1. KISIM SANCTA CUSTOS
Dinle, yolcu… ateşin başına otur da, rüzgârın uğultusunu sustur. Sana Sancta Custos'un doğuşunu anlatacağım; ama masalcıların anlattığı gibi değil, eski taşların fısıldadığı gibi, kanla ve dua ile yazılmış bir efsane gibi. Ben, o zamanlar Porziuncola'nın gölgesinde yaşayan bir kardeş, Aziz Francis'in ayak izlerini takip edenlerden biriydim. Gözlerimle gördüm, kulaklarım duydu, yüreğimde taşıdım.
Yıl 1217 idi. Dünya, Haçlı kılıçlarının çınlamasıyla, sultanların atlarının nal sesleriyle doluydu. Kudüs düşmüş, Kutsal Kabir'in kapıları yabancı ellerdeydi. Hristiyanlar hac için yollara düşüyor, ama çoğu yolda can veriyordu. Bizim küçük topluluğumuz –Francis'in yoksul kardeşleri– Assisi'nin tepelerinde, çıplak ayakla, eski bir kilisenin yıkık duvarları arasında dua ediyorduk.
Francis… ah, Francis. Gözleri gökyüzünden daha mavi, sesi kuşların şarkısından daha yumuşaktı. Bir gece, Porziuncola'da, haçın önünde diz çökmüşken, İsa'nın tahtadan inip ona konuştuğunu duydu. "Francis," dedi ses, "yıkık kilisemi onar." O günden sonra Francis, taşları değil, insan ruhlarını onarmaya başladı. Ama çağrı büyüyordu. Bir rüyada ya da belki uyanıkken, İsa'nın eliyle işaret ettiği yer Kutsal Topraklar'dı.
Toplantı yaptık. On iki kardeş, Francis'in etrafında diz çöktük. Mum ışığı titriyordu, rüzgâr kapıyı zorluyordu. Francis dedi ki:
"Kardeşlerim, İsa'nın ayak bastığı toprağa gitmeliyiz. Silahımız olmayacak, altınımız olmayacak. Sadece İncil'imiz ve yoksulluğumuz olacak. Bazılarınız batıya, kuzeye gidecek. Ben, eğer Tanrı izin verirse, Doğuya, Müslümanların topraklarına, Kudüs'e gideceğim. Orada dua edeceğiz, yaralılara bakacağız, düşman bile olsa kardeş diyeceğiz. Belki öldürürler bizi, belki taşlarlar… ama belki de bir kapı açılır."
Korku vardı içimizde. Haçlılar kılıçla gitmişti, kanla dönmüştü. Biz yalınayak, dua ile mi gidecektik? Francis güldü –o çocuksu, tertemiz gülüşüyle– ve dedi:
"Eğer sevgiyle giderseniz, korku sizi yenemez. Tanrı'nın sevgisi, en güçlü kaledir."
O yıl, 1217'de, Kutsal Topraklar'a ilk kardeşler gönderildi. "Provincia Terrae Sanctae" dedik ona –Kutsal Topraklar Eyaleti. Zamanla "Custodia" oldu; yani Koruyuculuk, Vesayet. Francis kendisi 1219'da Mısır'a geçti. Dimyat Kuşatması sırasında, Haçlı ordusunun ortasında, yaralılara su taşıdı. Sultan Al-Kamil'in çadırına kadar yürüdü –silahsız, yalınayak. Sultan şaşırdı. "Bu adam deli mi?" dediler. Ama Francis konuştu: "Ben İsa'nın yolundayım. Seninle savaşmaya değil, barış getirmeye geldim."
Sultan dinledi. Belki kalbi yumuşadı, belki sadece meraktan. Ama o görüşmeden sonra, bir söz verildi: Fransisken kardeşler Kutsal Topraklar'da kalabilecekti. Haçlı krallıkları yıkıldı, Memlükler geldi, Osmanlılar geldi… ama biz kaldık. Her sabah Kutsal Kabir'in kapısını açan, her akşam kilitleyen aynı eller oldu. Anahtar aynı anahtar, dua aynı dua.
Yüzyıllar geçti. Ateşler yandı, kanlar aktı. Ama Custos'un –Koruyucu'nun– sesi hâlâ aynı: "Biz buradayız ki, İsa'nın ayak bastığı taşlar unutulmasın. Biz buradayız ki, hacı kardeşlerimiz dua edebilsin. Biz buradayız ki, düşman bile olsa, Tanrı'nın sevgisi görünsün."
Ve ben… ben hâlâ o Porziuncola gecesini hatırlıyorum. Francis'in gözlerindeki ateşi. "Kardeşlerim," demişti, "dünya bize kılıçla gelecek. Biz dua ile cevap vereceğiz. Ve bir gün, belki asırlar sonra, insanlar diyecek ki: 'Sancta Custos… onlar Kutsal'ı koruyanlardı. Silahsız, ama yenilmez.'"
Şimdi rüzgâr sustu. Ateş sönüyor. Ama efsane bitmedi. Hâlâ devam ediyor –Kudüs'ün taşlarında, dua eden her kardeşin kalbinde.
Eğer dinlemek istersen, yarın yine anlatırım. Çünkü bazı hikayeler, anlatıldıkça büyür.