SICAK KALPLER +18 {SARA VE EVAN}Güncellenme zamanı Jan 6, 2026, 00:00
Ateş kadar gerçek ve yakıcı. İnkâr edilemezdi. İçime giriyor, yalnızca etimi değil ruhumu da kavrıyordu. Her nefeste biraz daha yayılıyor, beni ele geçiriyordu. Acı hiç bu kadar somut olmamıştı. Varlığıma adım adım hükmediyordu. Hissettiğim tüm o kasılmalar, içten çözülüp sonra daha da sıkı birleşen etim… Sanki biri bedenimi baştan sona bir iğneyle söküyor, sonra ilmek ilmek, bilerek ve isteyerek yeniden dikiyordu.
Çelik gibi, buz gibi binlerce iğne… Ateşi içimden söküp alıyor, yerine soğuk iplikler geçirerek beni tekrar bir arada tutuyorlardı. Ama bu bir onarma değildi. Bu, acının biçim değiştirmiş hâliydi.
Neler olduğunu anlayamıyordum. Olan biteni zihnim bir bütün hâline getiremiyordu. Ormandaydım. Bunu biliyordum. Ama neden? Yağmur yağıyordu; yapraklara, toprağa, omuzlarıma… Sakince yürüyordum—öyle hatırlıyordum—ama nereye? Elimde yeşil bir şemsiye vardı. Parmağımın altında sapının pürüzünü hissedebiliyordum. Gök gürlediğinde başımı kaldırmıştım; bulutlarla ağırlaşmış, kararmış gökyüzüne bakmıştım. Hatırladığım son net şey buydu.
Kırmızı ceketime düşen yağmur damlaları… Başımın üzerindeki yeşil şemsiye. Renkler vardı. Net olan tek şey belki de onlardı.
Bir de sesler.
Fısıltılar… Ama kulaklarımda değil; daha çok yankı gibiydiler, doğrudan zihnimin içinde. Ormanda yürüdükçe çoğalıyorlardı. Üzerime doğru eğiliyor, iç içe geçiyor, ayırt edilemez bir uğultuya dönüşüyorlardı. Dişlerimi sıktım. Çenemi kilitlemeye çalıştım. Ama yetmedi. Göğsüm kasıldı ve ağzımdan istemsiz bir çığlık koptu; ormanın sessizliğini yırtan, bana bile yabancı bir çığlık.
“Tanrım… lütfen. Buna bir son ver!”
Bedenim acıdan kurtulmaya çalışıyordu. Her hücrem kaçmak istiyor gibiydi. Ama kaçacak yer yoktu. Bu ıstırabı tekrar tekrar, saniyeler ya da belki dakikalar boyunca yaşıyordum. Zaman eriyip şekilsizleşmişti. Ne kadar süredir bu hâlde olduğumu tahmin etmek imkânsızdı. Bir süre sonra—ne kadar sonra bilmiyorum—yaşamak istemediğime karar verdim. Çünkü ölüm, o anda, tek mantıklı çıkış yolu gibi görünüyordu. Bir kapı. Bir sessizlik. Bir son.
Kime yalvardığımdan emin değildim. Aslında kim olduğumu bile bilmiyordum. Kimdim? Sesim… Evet, sesimden genç bir kız olduğum anlaşılıyordu. Bu bilgiyi bile acının arasından çekip çıkarmıştım. Hâlâ neden ormanda olduğumu bilmiyordum. Hiçbir anım net değildi. Parçalar vardı ama bir araya gelmiyorlardı. Gözlerimi açamıyordum; bu yüzden neye benzediğimi de bilmiyordum. Kendime dair her şey sisin içindeydi. Bir kez daha çığlık attım.
O an tüm acı tek bir noktaya toplandı. Kalbimin olduğu yere. Sanki bedenim, beni oradan kırmayı seçmişti.
O binlerce iğne şimdi atan kalbimin üzerine saplanıyordu. Her atımda biraz daha derine giriyorlardı. Buzdan iplikler sıkılıyor, ilmekler geriliyor, birbirine bağlanıyordu. O soğuk, her şeyi yutan his tek bir noktada yoğunlaşıyordu. Dayanamadım. Tırnaklarımı göğüs kafesimi saran derime geçirdim. Etimi kazıdım. Kalbimi dışarı çıkarmak istedim. Eğer acı böyle son bulacaksa… yapardım. Hiç tereddüt etmeden.
Nefes aldım. Belki yüzüncü kez. Ama kalbimdeki ateşin yerini ağır bir buzlanma alırken, soluduğum nefeste tattığım metalik tat; kandı.
Benim kanım.
Soğuk yayıldıkça düşüncelerim de donuyordu. Sanki zihnim, bedenimden bir adım geride kalmıştı. Kalbim hâlâ atıyordu—bunu hissedebiliyordum—ama her atış bir itiraz gibiydi, zayıf ve kararsız. Durmaya yakındı.
Nefes almak zorlaşmıştı. Göğsüm yükselip alçalıyor ama içeri giren hava bana ait hissettirmiyordu. Soğuktu. Islak. Metalik kan tadı olan... Yağmurun hâlâ yağdığını biliyordum, onu duymuyordum ama hissediyordum. Kafamın içinde dönüp duruyor, acıyla birleşip tek bir baskıya dönüşüyorlardı. Şakaklarım zonkluyordu. Dişlerimi yeniden sıktım ama bu sefer çığlık atmadım. Çığlık atacak gücüm kalmamıştı.
Benim için endişe edecek biri var mıydı?
Kimdim ben?
Bu soru, acının arasından sızıp geldi. İnce ama ısrarcıydı. Bir isim olmalıydı. Bir yüz. Bir başlangıç noktası. Hatırlamam için. Ama zihnim boştu. Sanki biri her şeyi kazımış, geriye yalnızca bu anı bırakmıştı. Bu yanmayı. Bu donmayı. Bu yarım kalmışlığı.
Kalbim bir an duracak gibi oldu ve durdu. Gözlerim kapalıydı ama bilincim olanların farkındaydı. O an—sadece bir an—her şey sessizleşti. Acı geri çekildi. Sesler sustu. Fısıltılar geri çekildi. Bitti. Belki ne olup bittiğini anlamadan öldüm.
İğneler yeniden saplandı. Buzdan iplikler tekrar gerildi. Acı, sanki kaybettiği zamanı telafi etmek istercesine geri döndü. Daha derin. Daha kişisel. Gözlerimin arkasında bir yanma hissettim. Ağlamak istedim ama gözyaşı gelmedi. Belki de çoktan tükenmişti.
Ölmek istemiyorum, dedim içimden aniden. Bu düşünce beni hazırlıksız yakaladı. Ama yaşamak da istemiyorum. Bu acıyla .