Apartman kapısının açıldığı o anın yarattığı şok hâlâ Ecrin’in bedenindeyken, içeri giren kişinin Suna Teyze değil de Cem olduğunu fark etmesiyle duygu bir anda yön değiştirdi.
Karşısında dikiliyordu. Aynı apartmanda oturan, onu her gördüğünde gözlerini fazla uzun tutan, o yapışkan ilgisiyle Ecrin’i her defasında rahatsız eden Cem.
Elinde o poşet vardı.
Ve o tanıdık, sinir bozucu sırıtış yüzüne yayılmıştı.
“Buyur,” dedi uzatarak. “Poşetiniz, Ecrin Hanım.”
Ecrin’in gözleri poşete kilitlendi. Kalbi bir an duracak gibi oldu. İşte buydu. Dün gece sakladığı, şimdi kaybolduğunu sandığı poşet.
Hiçbir şey söylemeden poşeti aldı. Parmakları hafif titriyordu ama belli etmemeye çalıştı. Başını eğip geçip gitmek istedi.
Tam merdivene yönelmişti ki Cem’in sesi arkasından geldi.
“Neler karıştırıyorsun? Bu poşeti neden buraya saklama gereği duydun?”
Ecrin durdu. Sırtı hâlâ ona dönüktü.
Cem bir adım yaklaştı.
“Yoksa,” diye devam etti, sesi daha da alçaldı, “Suna teyzeden bir şeyler mi gizliyorsun?”
Kısa bir duraksama.
“Elbise baya zevkliymiş. Kimle buluştun gizli gizli?”
Bu sorgu, Ecrin’in en nefret ettiği şeydi. İçine girilmesi, köşeye sıkıştırılması… İçindeki panik büyüdü ama yüzüne yansımasına izin vermedi. Yavaşça döndü. Gözlerini Cem’e dikti.
Ve hiç düşünmeden konuştu.
“Sema’yla klübe gittik,” dedi. Sesi şaşırtıcı derecede düzgündü. “Oldu mu? Rahatladın mı?”
Cem kaşlarını kaldırdı. İnanmamıştı. “Yani,” dedi ve duraksadı. “Bir erkekle buluşmadığını mı söylüyorsun?”
Ecrin’in sabrı o noktada tükendi.
“Sanane?” dedi keskin bir tonla. “Sevgilim misin? Abim mi?”
Bu cümle Cem’in yüzündeki gülümsemeyi değiştirdi. Daha karanlık bir şeye dönüştü.
Elini uzattı. Ecrin’in saçlarına dokundu. Parmakları saç tellerinde yavaşça kaydı.
“İstersen,” dedi, sesi neredeyse fısıltıydı, “Aramızda kalabilir bu elbise mevzusu.”
Ecrin dondu. İçinde bir tiksinti yükseldi.
“Ne demek istiyorsun?” dedi dişlerini sıkarak.
Cem eğildi, yüzü biraz daha yaklaştı. “Sadece bir buluşma yeterli.”
O an Ecrin’in içindeki korku, yerini ani ve sert bir öfkeye bıraktı.
Elini kaldırdı.
"Şak! diye tokat sesi Cem'in yanağında yankılandı.
Tokatın sesi merdiven boşluğunda yankılandı. Sessizlik bir an kesildi, sonra tekrar ağırlaştı.
Cem’in yüzü yana döndü. Birkaç saniye olduğu yerde kaldı. Sonra yavaşça başını tekrar Ecrin’e çevirdi. Gözlerindeki ifade artık bambaşkaydı.
Ecrin’in göğsü hızla inip kalkıyordu ama geri adım atmadı.
“Git,” dedi. “Teyzeme söyle. Korkmuyorum.”
Ama korkuyordu. Bu, sesinden değil ama ellerinden, bakışındaki o kısacık titremeden belliydi.
Poşeti daha sıkı kavradı ve arkasını dönüp merdivenlere yöneldi. Adımları hızlıydı, neredeyse kaçıyordu.
Cem’in sesi arkasından geldi, bu kez daha sert, daha tehditkâr:
“Günah benden gitti." Sonra sesi ş daha da yükseltti. "Bu tokatın hesabını ödeyeceksin.”
Ecrin durmadı. Yukarı çıktı. Kapıya ulaştığında anahtarı zar zor kilide soktu. Ellerinin titremesi artık saklanacak gibi değildi.
Kapıyı kapattı.
Ve sırtını kapıya yasladı.
O ana kadar tuttuğu her şey bir anda çözüldü. Nefesi bozuldu. Gözleri doldu. Poşet elinden kayıp yere düştü.
Yavaşça aşağı kaydı. Dizleri çözüldü.
Ağlamaya başladı.
Sessiz değil… ama bastırılmış. Sanki biri duyacakmış gibi kendini tutmaya çalışarak. Gözyaşları yanaklarından akarken dudaklarını ısırdı.
Dün gece…
Koralp…
Mezarlık…
Otel…
Ve şimdi Cem.
Her şey üst üste gelmişti.
Kendini güçlü göstermeye çalışmıştı ama içindeki o ince çatlak artık saklanamıyordu.
Ve Ecrin ilk kez şunu düşündü:
"Belki de hiçbir şey gerçekten benim kontrolümde değil."
Kapının kilidini kapatıp yere çöktüğü o birkaç dakikanın ardından Ecrin bir anda toparlandı. Dış kapının açılma ihtimali zihnine çarpınca kalbi yeniden hızlandı. Gözyaşlarını kolunun tersiyle aceleyle sildi, derin bir nefes aldı ama nefesi hâlâ titriyordu.
Ağladığım belli olmamalı."
Hızla yerden kalktı. Poşeti alıp yatağın altına itti; düzgün yerleştirmeye bile vakti yoktu. Aynaya baktı—gözleri kızarmıştı. Lavaboya koştu, avuçlarına su alıp yüzüne çarptı. Soğukluk tenini yaktı ama iyi geldi. Göz kapaklarını bastırarak kızarıklığı azaltmaya çalıştı.
Tam o sırada dış kapının açılma sesi geldi.
Anahtarın kilitte dönmesi, kapının ağır ağır açılması…
Suna Teyze...
Ecrin’in kalbi bir an duracak gibi oldu.
Hiç vakit kaybetmeden odasına koştu. Kapıyı kapatmadı; kapalı olması şüphe çekerdi. Yatağa uzandı, yorganı üstüne çekti. Gözlerini kapattı. Nefesini düzenlemeye çalıştı.
Ama bu en zor kısmıydı.
Kalbi hâlâ hızlı atıyordu. Nefesi hâlâ düzensizdi. Kendini zorladı… yavaş, derin nefesler…
Salondan gelen ayak sesleri yaklaştı.
Poşet hışırtısı, anahtarların bırakılma sesi…
Sonra koridorda yankılanan o tanıdık adımlar.
Ecrin göz kapaklarını sabit tuttu. Kirpiklerinin titrememesi için kendini zorladı.
Kapı aralığında bir gölge belirdi.
Suna Teyzesi.
Kapının eşiğinde durdu. Ecrin’i izledi. O an, saniyeler uzadı. Ecrin onun bakışını hissediyordu. Sanki gözlerini açsa yakalanacaktı.
“Ecrin?” dedi teyzesi, alçak bir sesle.
Cevap yok.
Ecrin nefesini biraz daha yavaşlattı. Göğsünün inip kalkışını kontrol etmeye çalıştı.
“Uyuyor…” diye mırıldandı Suna Teyzesi.
O an Ecrin’in içindeki gerginlik biraz gevşedi ama hâlâ hareket edemezdi.
Teyzesi bir süre daha baktı. Sonra elini uzatıp yorganın kenarını hafifçe düzeltti. Bu dokunuş, çocukluğundan kalma bir alışkanlık gibiydi. Ne kadar sıkı, ne kadar kontrolcü olursa olsun… içinde hâlâ o bakım veren taraf vardı.
“Yorulmuş,” dedi kendi kendine.
Sonra geri çekildi. Adımları yavaşça odadan uzaklaştı. Kapı aralığı aynı kaldı.
Sessizlik geri geldi.
Ecrin gözlerini hemen açmadı. Bir süre daha öylece yattı. Kalbinin ritmi yavaşladı, nefesi normale döndü.
Ancak birkaç dakika sonra, emin olduğunda, gözlerini araladı.
Tavanı gördü.
Ve içinden tek bir şey geçti:
"Yine kurtuldum… ama ne zamana kadar?"
Ertesi sabah Ecrin’in gözlerini açması bile zordu. Gece boyunca zihni susmamıştı. Yine de kalkmak zorundaydı. Sınavı vardı.
Üniversite kampüsü her zamanki gibi kalabalıktı ama Ecrin için her şey bulanık gibiydi. Amfiye girip yerine oturduğunda kâğıt önüne bırakıldı. Sorulara baktı.
Tanıdıktılar. Ama uzak.
Sanki zihni başka bir yerdeydi. Kalemi eline aldı, birkaç satır yazdı, sonra durdu. Dakikalar geçtikçe sıkıntısı arttı. İçine bir daralma çöktü. Ne okuduğunu anlamıyor, ne yazdığını toparlayabiliyordu.
"Yapamıyorum."
Bir süre sonra kâğıdı boşluğa bırakmış gibi hissederek teslim etti. Amfiden çıktığında derin bir nefes aldı ama rahatlamadı.
Telefonunu çıkardı.
Bir an düşündü.
Sonra yazdı:
"Beni alır mısın?"
Gönderdi.
Cevap beklemeden merdivenlere oturdu. Kampüsün uğultusu etrafını sarıyordu ama o sesler ona ulaşmıyordu sanki. İçinde tek bir beklenti vardı.
Ve çok geçmeden o ses geldi.
Bir motorun tok, dikkat çeken sesi.
Başını kaldırdı.
Siyah bir motosiklet kampüsün önünde durdu. Üzerinde o vardı. Koralp. Güneş gözlüğü takmıştı, üstünde yine dikkat çeken ama abartısız bir tarz… ve o kendinden emin duruş.
Sema muzipçe gülümseyip arkadaşının sırtına vurdu. "İşi ilerletmişsiniz. Çok da yakışıklı."
Yanındaki kızların odağı anında ona döndü. Fısıldaşmalar başladı.
“Kim o?”
“Of çok iyi…”
Ecrin ayağa kalktı. Kalbi hızlanmıştı.
Koralp motoru durdurdu, başını hafifçe ona çevirdi. Sonra elini uzatıp arkasından bir kask çıkardı.
Pembe.
Ecrin istemsizce gülümsedi.
Koralp kaskı ona uzattı.
“Bin arkama,” dedi. “Sana bir şehir turu yaptırayım.”
Etraflarındaki bakışlar yoğunlaşmıştı. Sema’nın gözleri kocaman açılmış, diğer kızlar neredeyse nefeslerini tutmuştu.
Ecrin kaskı aldı. Takarken elleri hafif titredi ama bu korkudan çok heyecandı. Motora yaklaştı, bir an durdu… sonra bindi.
Arkasına geçtiğinde Koralp’in beline sarıldı. O kaslı bedeni deri ceketten hissediliyordu. Genç kızın içi gıdıklandı. Sonra daha sıkı sarıldı. Parmakları onun ceketine tutundu.
Motor çalıştı.
O titreşim Ecrin’in içinden geçti. Kalbi bir an duracak gibi oldu, sonra hızlandı.
Ve hareket ettiler.
İlk ivme anında Ecrin refleksle daha sıkı sarıldı. Rüzgar yüzüne çarptı, saçlarının uçlarını savurdu. Kampüs geride kaldı; kalabalık, sesler, sınav… hepsi uzaklaştı.
Şehir akmaya başladı.
Binalar, ağaçlar, insanlar… hepsi bir film şeridi gibi geçiyordu. Ecrin başını hafifçe yana eğdi, rüzgarın yüzünü kesmesine izin verdi. İçindeki sıkışmışlık yavaş yavaş çözülüyordu.
Kalbi hâlâ hızlıydı ama bu kez korkudan değil.
Özgürlük gibiydi.
Koralp ara ara hızlandı, sonra yavaşladı. Her hareketi kontrollüydü. Ecrin onun arkasında kendini garip bir şekilde güvende hissediyordu. Bu his mantıklı mıydı, bilmiyordu. Ama gerçekti.
Şehrin içinden geçerken Ecrin’in aklından tek bir şey geçti:
"Dün geceki her şey gerçek miydi?"
Ama o an bunu sorgulamak istemedi.
Kollarını biraz daha sıkı sardı.
Ve rüzgara bıraktı kendini.
Motor yavaşlayarak sahil yoluna girdiğinde rüzgârın sertliği azaldı, yerini tuzlu bir serinlik aldı. Deniz kokusu daha uzaktan kendini hissettirmişti bile. Ecrin başını Koralp’in omzuna hafifçe yaklaştırdı; hız düşerken kalbinin ritmi de yavaşlıyordu ama içindeki o tuhaf heyecan hâlâ canlıydı.
Koralp motoru sahil kenarında, küçük balık ekmek teknelerinin olduğu yerde durdurdu. Motor sustuğunda dünya bir anda sessizleşmiş gibi geldi. Az önceki hızın uğultusu yerini dalga seslerine bıraktı.
Ecrin kaskı çıkardı. Saçları rüzgârla dağılmıştı. Denizden gelen hafif nem yüzüne yapışıyordu. Etrafına baktı; martılar çığlık çığlığa uçuyor, tekneler hafif hafif sallanıyordu. Ufuk çizgisi soluk bir maviyle gökyüzüne karışıyordu.
“Acıktın mı?” diye sordu Koralp.
Ecrin hafifçe gülümsedi. “Evet.”
Birlikte küçük bir teknenin önüne yaklaştılar. Izgaranın üstünde balıklar cızırdıyordu. Yağın ve denizin kokusu birbirine karışmıştı. Ekmekler açılıyor, içine sıcak balıklar yerleştiriliyor, soğan ve yeşillik ekleniyordu.
Koralp iki tane balık ekmek aldı, birini Ecrin’e uzattı.
Ecrin ilk ısırığı aldığında sıcaklık diline yayıldı. Limonun ekşiliği, balığın tuzu… O an, her şey basitti. Ne Cem vardı, ne teyzesi, ne de o karmaşık gece.
Sadece bu an vardı.
Bir süre ayakta yediler. Sonra Koralp başıyla ileriyi işaret etti.
“Gel.”
Sahilin biraz ilerisinde kayalıklar vardı. Düzgün değildi, dikkatli basmak gerekiyordu. Ecrin bir an tereddüt etti ama Koralp elini uzattı. Ecrin tuttu.
Kayaların üzerine çıktılar. Altlarında dalgalar kayalara çarpıyor, köpükler oluşuyordu. Suyun sesi burada daha güçlüydü, daha gerçek.
Bir kayanın üzerine oturdular.
Ecrin ayaklarını uzattı, ellerini arkasına koyup hafifçe geriye yaslandı. Rüzgâr saçlarını savuruyordu. Gözlerini ufka dikti. Deniz sonsuz gibiydi.
Bir süre konuşmadılar.
Bu sessizlik rahatsız edici değildi. Aksine… doluydu. Söylenmeyen ama hissedilen bir şey vardı aralarında.
“Dün gecekş deneyim hoşuna gitti mi?” diye sordu Koralp aniden.
Ecrin o an utançla kızardı. Böyle cesur bir sor beklemiyordu. Hafifçe başını çevirdi.
“Evet,” dedi dürüstçe."
Koralp ona baktı. Gözlerinde kısa bir parıltı belirdi.
“Fark ettim.”
Ecrin daha da kızardı. Belli olmasın diye tekrar denize döndü. Parmakları hâlâ hafifçe onun dokunuşunu hatırlıyordu. İçinde bir çekim vardı ama aynı zamanda bir sınır hissi de.
“Sen…” dedi Ecrin yavaşça. “Gerçekten tehlikeli biri misin?”
Rüzgâr bir an daha sert esti. Koralp cevap vermedi hemen. Sadece denize baktı.
“Bazen,” dedi sonunda. “Ama özümde iyiyim. Hakedene tehlikeliyim.”
Bu cevap, Ecrin’i rahatlatmadı.
Ama ilginç bir şekilde, onu uzaklaştırmadı da.
Bir dalga kayalara sertçe çarptı. Sıçrayan su damlaları Ecrin’in yüzüne kadar ulaştı. Ecrin hafifçe güldü.
O an, her şey çok gerçekti.
Rüzgâr.
Deniz.
Yanındaki adam.
Ve Ecrin, tüm karmaşaya rağmen ilk kez şunu hissetti:
Belki de bazı riskler… yaşadığını hissettirir...
Genç kız tüm bakışlarını Koralp'in yüzüne odakladı. Onun keskin bakışları, rüzgarda dalgalanan simsiyah saçları, keskin çenesi. Adamın gülümsemesiyle utançla başını çevirdi. Tam o sırada telefonu titreşti.
Küçük bir titreşimdi ama Ecrin’in içini anında gerdi.
Ekrana baktı.
Cem!!!
Kalbi sıkıştı. Mesajı açtı:
“Benimle buluşmazsan, o kırmızı elbise olayını teyzene anlatırım.
Bu sefer şaka yapmıyorum.”
Ecrin’in yüzündeki ifade bir anda değişti. Az önceki hafif gülümseme silindi. Dudakları gerildi. Parmakları telefonun etrafında kasıldı.
Sanki denizin sesi bir anda uzaklaşmıştı.
“Ne oldu?” dedi Koralp.
Ecrin cevap vermedi hemen. Gözleri mesajda takılı kaldı. Bir şey söylemeye çalıştı ama boğazı düğümlendi.
Koralp ona biraz daha yaklaştı.
“Yüzün düştü,” dedi dikkatle bakarak. “Kötü haber mi?”
Bu soru, Ecrin’in tuttuğu her şeyi kırdı.
Gözleri doldu.
Başını iki yana salladı ama kelimeler kendiliğinden dökülmeye başladı.
“Cem…” dedi, sesi titriyordu. “Aynı apartmanda… yaşıyoruz. Dün…”
Telefonu uzattı. Koralp mesajı okurken Ecrin konuşmaya devam etti.
“Dün o elbiseyi teyzem görmesin diye apartmanın dolabına saklamıştım… oO bulmuş. Bana… şantaj yapıyor.”
Gözyaşları yanaklarından süzüldü. “Onunla buluşmazsam teyzeme söyleyecekmiş. Ben… ben böyle bir şey istemiyorum.”
Sesindeki çaresizlik saklanamıyordu artık. Omuzları hafifçe titriyordu. Az önceki güçlü duruşundan eser yoktu.
Koralp telefonu aldı. Mesajı okudu.
Ve yüzü değişti.
Çenesi sıkıldı. Gözleri sertleşti. Elindeki telefonun kenarını biraz fazla bastırdı. İçinde bir şey anında yükselmişti.
Koralp bir süre konuşmadı. Gözleri hâlâ ekrandaydı ama aslında başka bir şey düşünüyordu. Öfke yüzüne yavaş yavaş yerleşti. Sakin ama tehlikeli bir öfke.
Sonra bir anda telefonu Ecrin’e geri uzattı.
“Bana bak,” dedi.
Ecrin gözlerini kaldırdı.
“Takma kafana,” dedi Koralp, sesi netti. “Ben ona dersini veririm.”
Ecrin’in kalbi bir an daha hızlı attı.
“Ne demek istiyorsun?” dedi, korkuyla karışık bir merakla.
Koralp hafifçe eğildi, gözlerini ondan ayırmadan.
“Kimse sana böyle konuşamaz,” dedi. “Özellikle o.”
Rüzgâr yeniden sert esti. Deniz dalgaları kayalara vurdu.
Ecrin içinden bir şeyin değiştiğini hissetti.
Bir yanda rahatlama vardı, biri onun yerine duruyordu.
Diğer yanda ise yeni bir korku büyüyordu.
Çünkü Koralp’in gözlerindeki o ifade…
sadece koruyucu değildi.
Tehlikeliydi. Sonra cebinden silahını çıkardığında Ecrin'in gözbebekleri kocaman açıldı.
"O herif bunun bedelini ağır ödeyecek."
Ecrin korkuyla kekeledi. "Koralp, lütfen... Başını belaya sokma."
Ama adam onu dinlemedi bile. "Sen karışma. Bu benimle onun arasında."