KADER
KADER
ECRİN CELALİ
Benim adım Ecrin Celali. Annem tarafından sevilen ama babam tarafından hor görülen, henüz 18 yaşında bir kızım. Benim kaderim, ben daha doğmadan belirlenmiş. Demişler ki, "Bedel diyeti olacak." Çünkü dediklerine göre vaktinde amcam Ezman Celali, Mehmet Sincar’ı öldürmüş; sonrasında da onlar amcam Ezman’ı öldürmüş. Bakmışlar kan davası devam ediyor, Sincarların en büyüğü Mahmut Sincar aşireti toplayıp berdel kararı çıkarmış. Ölen Mehmet Sincar’ın yeğeni Mirza Sincar ile —karar verildiğinde 10 yaşındaymış— Ezman Celali’nin yeğeni ben, yani şahsım için berdel kararı verilmiş. Ben 18 yaşına ulaştığımda bu karar gerçekleşecekmiş.
Ölenlerin çocuğu yokmuş. Amcamın karısı doğum yaparken, ölüm haberiyle zaten fenalaştığından doğumda kurtulmamış; bebeğiyle birlikte ölmüşler. Mirza’nın amcası da zaten çok gençmiş ve duyduğuma göre Mirza’nın annesi Dildar Hanım, Mehmet Ağa ile düğün kurmuşlar ama o ölünce kaynı yani Mestan Sincar ile evlenmiş; sonra zaten Mirza oluyor, kız kardeşi Mısra oluyor. Sonra da Mirza 10 yaşındayken amcamı vuruyorlar işte. Mısra bile benden iki yaş büyük ama ben daha doğmadan berdel hükmü veriliyor hakkımda. Ve sanki bir cezaymışım gibi görülüyorum babam tarafından bu yaşıma kadar. Aslında bir nevi kurtuluş olarak görüyorum bu berdeli. Çünkü Mısra’yı liseden tanırım; hep bana göz kulak olmuştur, bana bir abla olmuştur. Ama abla dememi istemez, "İsmimle seslen," der. Ben liseyi bitirince daha fazlasını okutmadı babam. Neymiş, zaten berdel kızıymışım; ne gerek varmış diyerek beni köle gibi çalıştırdı. Annem kaç defa önüme geçti, yediğim dayağa siper oldu ama her seferinde o da nasibini aldı. Anneme her seferinde "Kaçalım," dediysem de, "Bizi bulurlar kızım. Çaremiz yok. Kader böyleymiş. Kınalı kuzum benim," dedi. Doğru söylüyordu; arkan yoksa bu töre illetinden kurtulmak mümkün değildi.
Babamın neden beni ve annemi bu kadar hakir gördüğünü de anlamadım hiçbir zaman. Hali vakti de yerinde hani... Ama niyeyse konakta o kadar hizmetçi varken yine de biz köleyiz, sanki onlar evin hanımı gibi. Anneme küçükken "Niye Dilber ablanın odasından çıktı?" diye sormuştum bir gün babamın. Annemse, "Yanlış görmüşsündür," demişti. Ama ben emindim ne gördüğüme. Şimdi aklım erdikçe babamın ne yaptığını tabii ki anlıyordum ve tiksiniyordum. Ama insan ailesini seçemiyordu.
Yine işlerden yorgun düştüğümüz bir günün ardından akşam olmuştu. Annem panikle mutfaktan çıktı. Çünkü bugün benim doğum günümdü. Bugün aşiret, 18 yıl önce verdikleri hüküm gereği yeniden toplanacaktı. Berdeli isteyen Derbas Ağa ölmüştü ama oğlu Mestan Ağa yaşıyordu ve onun yerine hükmü uygulayacak, oğlu Mirza ile evliliğimizi onaylayacaktı. Ve beklenen kişi geldiğini belirtircesine kapı sert bir yumrukla çalındığında, Dilber abla koşarak gitti kapıyı açmaya. Babam gelmişti. İçeri bir hava ile girdiğinde sanki "Küçük dağları ben yarattım" dercesine kasım kasım kasılıyordu. Gören de Sincarlar buna dünyayı bağışlamış sanır. Avluda sedirde otururken, onun içeri girmesiyle ayağa kalktık annemle. Hazır olda beklerken babam bana doğru yanaştı. Ben yine vuracak diye ellerimi siper aldığımda, "Korkma artık, dayak yok. Yarın bu evden gidiyorsun. Mestan Ağa araba gönderecek. Seni Sincarların konağına götürecekler. Orada imam nikâhın kıyılacak ve artık onlara ait olacaksın. Böylece ödenmesi gereken bedel de sayende ödenmiş olacak. Ben de rahat rahat ticaretime bakabilirim artık," dedi. Hep kendi çıkarıydı.
Annem dayanamayıp lafa girdi: "Ejder ağam, Ecrin’e bir gelinlik alsaydık. Düğün konvoyu olmayacak belli ki ama en azından kızımızı telli duvaklı uğurlasaydık."
Babam anında hiddetlendi ve elini kaldırdığı anda önüne geçtim. "Tamam baba, ben istemiyorum zaten. Kızma anneme ne olur. Son günüm, izin ver annemle bu gece birlikte uyuyayım," dedim. O da "Ne haliniz varsa görün," diyerek Dilber ablanın omzuna kolunu atıp kendine çekerek misafir odalarından birine gittiler. Ne için gittikleri belliydi. Tiksiniyordum ondan ama gücüm yetmiyordu. Belki gittiğim yerde farklı bir hayatım olurdu. Ama nereden bilebilirdim ki bugünlerimi arayacağımı...