bc

Komik Hikaye

book_age12+
20
TAKİP ET
1K
OKU
fated
friends to lovers
sweet
kicking
city
small town
lies
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Daphne, Peter’ın onların hikayesini anlatış şekline her zaman bayılırdı, ta ki bu hikaye, Peter’ın çocukluk aşkı Petra ile olan asıl aşk hikayesinin sadece önsözü haline gelene kadar.

İşte tam da bu yüzden Daphne, kendisinin tam zıttı olan ve bu içinden çıkılmaz hali anlayabilecek dünyadaki tek kişiyle aynı evi paylaşırken buldu kendini. Petra’nın eski sevgilisi Miles ile.

Beklenildiği gibi, bu ikili hiç de "cennet" tablosu çizmiyordu ki bir gece, peş peşe tekilaları devirirken o planı kurana kadar.

Ve eğer bu plan, birlikte çıktıkları maceralardan kasıtlı olarak yanıltıcı fotoğraflar paylaşmayı içeriyorsa... Kim onları suçlayabilirdi ki?

Tabii ki tüm bunlar sadece kandırmacadan ibaretti.

Daphne yeni hayatına eski nişanlısının, yeni nişanlısının, eski sevgilisine aşık olarak başlayacak değildi ya... Değil mi?

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1
1 Mayıs, Çarşamba. Gitmeme Son 108 Gün.  Bazı insanlar doğuştan hikaye anlatıcısıdır. Sahneyi nasıl kuracaklarını, doğru açıyı nasıl bulacaklarını, ne zaman dramatik bir etki için duraksayıp, ne zaman pürüzlü detayların üzerinden ustalıkla geçip gideceklerini iyi bilirler. Hikayelere aşık olmasaydım kütüphaneci olmazdım. Gelgelelim, kendi hikayemi anlatmakta hiçbir zaman pek mahir olamadım. Anlattığım bir anıyı, acaba gerçekten salı mıydı, yoksa aslında perşembe miydi… diye kendi kendime tartışmak için her böldüğümde elime bir kuruş geçseydi, şimdiye en az kırk kuruşum birikmiş olurdu. Böylesine gülünç bir kazanç uğruna, ömrümden bu kadar büyük bir parçayı heba etmek gerçekten akıl karı değildi. Öte yandan Peter’ın ise cebinde tek bir kuruşu bile olmazdı belki ama karşısında büyülenmiş bir dinleyici kitlesi olurdu. Hele ki bizim hikayemizi, o ilk tanıştığımız günü anlatışına bayılırdım. Üç yıl evvel, baharın sonlarıydı. O vakitler Richmond’da yaşıyorduk, onun restore edilmiş İtalyan tarzı o şık dairesi ile benim salaş ama pek de şık olmayan aynı tipteki evimin arasında arasında topu topu beş blok vardı. İşten eve dönerken, normalde hiç adetim olmadığı halde yolumu uzatıp parkın içinden geçtim, zira hava insanın karşı koyamayacağı kadar kusursuzdu. Üstelik başımda, normalde asla takmayacağım o geniş ve yayvan kenarlı şapkalardan biri vardı. Annem bir hafta evvel postalamıştı ve en azından bir kez denemeyi ona borçluymuşum gibi hissediyordum. Bir yandan yürüyor, bir yandan da kitap okuyordum, oysa daha haftalar evvel neredeyse bir bisiklet kazasına sebebiyet verdiğim için bunu yapmamaya tövbe etmiştim. Tam o sırada, ılık bir esinti şapkanın kenarından yakalayıverdi. Şapka kafamdan havalandı ve bir açelya çalısının üzerinden süzülerek tam da uzun boylu, yakışıklı ve sarışın bir adamın ayaklarının dibine kondu. Peter, bunun bir davet olduğunu hissettiğini söylerdi. Sonra, neredeyse kendine gülen o mahcup tavrıyla eklerdi. “O güne dek kadere hiç inanmamıştım.” Şayet bu kaderse, o vakit kaderin benden pek de hazzetmediğini varsaymak yerinde olurdu, zira Peter, şapkayı almak için tam eğilmişti ki bir başka rüzgar şapkayı yeniden havalandırdı ve ben de peşinden koşarken kendimi dosdoğru bir çöp tenekesinin içinde buldum. Üstelik şu metal olanlardan. Yere sımsıkı vidalanmış, yerinden kımıldamayan cinsten. Şapkam bir yığın Çin eriştesi artığının üzerine düştü, teneke kutunun kenarı kaburgalarıma çarptı ve nefesim kesilerek çimlerin üzerine komik bir şekilde kapaklandım. Peter ise bu halimi “sevimli bir sakarlık” diye tarif ederdi. Arka arkaya bir dizi küfür savurduğum o kısmı ise hep es geçerdi. “Bakışlarımı şapkasından ayırıp da ona çevirdiğim an Daphne'ye vurulmuştum,” derdi ve saçlarımın arasına karışmış o çöp tenekesi erişteleri hakkında tek kelime etmezdi. Bana iyi olup olmadığımı sorduğunda, “Bir bisikletçiyi mi öldürdüm?” dedim. Kafamı bir yere çarptığımı sanmıştı. (Oysa hayır, sadece ilk intiba bırakma konusunda iflah olmaz bir beceriksizliğim vardı, o kadar.) Geçtiğimiz üç yıl boyunca Peter, her fırsat bulduğunda bizim hikayemizin şöyle bir tozunu alıp yeniden anlatırdı. Bu hikayeyi hem evlilik yeminlerimize hem de düğün resepsiyonundaki konuşmasına bir şekilde dahil edeceğinden emindim. Fakat sonra o bekarlığa veda partisi geldi çattı ve her şey bir anda tepetaklak oldu. Hikaye bir anda yan yattı, kendine yepyeni bir bakış açısı buluverdi. Ve bu yeni anlatıda ben artık o başrol oyuncusu değildim. Aksine, onların hikayesini biraz daha süsleyip püslemek için ebediyen kullanılacak o küçücük, tatlı bir pürüzden ibarettim. Peter’ın çöplerin arasından çekip çıkardığı, az kalsın evleneceği, sonra da bekarlığa veda partisinin ertesi sabahı o “platonik” “yegane” “dostu” Petra Comer uğruna kapının önüne koyuverdiği kütüphaneci Daphne Vincent... İşte o, bendim. Öte yandan, zaten onların hikayesini anlatmaya ne zaman ihtiyacı olacaktı ki? Peter Collins ve Petra Comer'ın etrafındaki herkes onların geçmişini biliyordu. Üçüncü sınıfta, alfabetik sıraya göre oturmaya zorlandıklarında nasıl tanıştıklarını ve ortak Pokemon sevgileri sayesinde nasıl bağ kurduklarını... Kısa bir süre sonra, bir akvaryum gezisinde refakatçilik yaparken annelerinin, ardından da babalarının nasıl arkadaş olduklarını... Çeyrek asırdır Collins ve Comer aileleri tatillere birlikte çıkıyordu. Doğum günlerini beraber kutluyor, Noel sabahı kahvaltılarını birlikte yapıyor ve evlerini, Peter ile Petra’nın gülen yüzlerinin üzerinde SONSUZA DEK EN İYİ ARKADAŞLAR ifadesinin farklı versiyonlarının yazılı olduğu el yapımı çerçevelerle süslüyorlardı. Peter'ın bana anlattığına göre bu durum, onu ve hayatımda gördüğüm o en muhteşem kadını arkadaş olmaktan ziyade kuzen gibi yapmıştı. Bir kütüphaneci olarak yan yana büyüyüp yetişkinliğe adım atan ve birbirlerine olan ölümsüz aşklarını haykıran iki başkarakterin anlatıldığı o aşk hikayelerini, o çapraşık Gotik hikayeleri, yani Mansfield Park’ı veya Uğultulu Tepeler’i durup bir düşünmeliydim. Ama düşünmedim. Şimdi ise küçücük bir dairede oturmuş, Petra'nın herkese açık sosyal medya hesaplarında geziniyor, eski nişanlımla yaşadığı o yeni flörtün her bir ayrıntısını izliyordum. Yan odadan yükselen Jamie O'Neal yorumlu “All by Myself” orta sehpayı titretecek kadar gürültülü çalıyor, yan komşum Bay Dorner ise hınçla duvara vuruyordu. Onu zar zor duydum çünkü tam o sırada Michigan Gölü kıyısında, Peter ve Petra’nın her iki tarafın ebeveynleri arasına sıkıştığı bir fotoğrafa denk geldim. Fazlasıyla çekici altı insanın, fazlasıyla beyaz gülümsemelerini sergilediği fotoğrafın altında şu açıklama yazıyordu, “Hayattaki en güzel şeyler, beklemeye değer.” Sanki komut almışçasına, müziğin sesi bir kademe daha yükselip doruğa ulaştı. Bilgisayarımı sertçe kapatıp kendimi kanepeden zorlukla kazıdım. Bu bina küresel ısınma öncesinde yapılmıştı, o zamanlar Kuzey Michiganlıların klimaya ihtiyacı yoktu. Ancak şimdi, henüz Mayıs’ın biri olmasına rağmen, öğlene doğru daire tuğla fırının içine dönüyordu. Koridoru geçip Miles’ın yatak odasının kapısını çaldım. Jamie’nin sesi yüzünden beni duymuyordu bile, ben de vites yükseltip kapıyı yumruklamaya başladım. Müzik bir anda kesildi. İçeriden yaklaşan ağır ayak sesleri duyuldu. Kapı ardına kadar açıldı ve dışarıya kesif bir ot dumanı dalga dalga yayıldı. Ev arkadaşımın koyu kahverengi gözleri kıpkırmızı kesilmişti. Üzerinde sadece bir baksır, omuzlarında ise hüzünlü bir pelerin niyetine kuşandığı rengarenk örgü bir battaniye vardı. Evimizin o fırın sıcağını düşününce, omuzlarındaki o battaniyenin tek amacının edep yerlerini örtmek olduğunu varsaydım. Oysa daha dün gece, benimle aynı evi paylaştığını kapıyı ardına kadar açıp bir güzel duş alacak kadar uzun süre unutan bir adam için bu kadarı biraz fazla kaçıyor doğrusu. Çikolata kahvesi saçları her bir yana karışmış, darmadağınık duruyordu. Genel hali tam bir kaos abidesiydi. Boğazını temizleyip, “N’aber?” dedi. “Her şey yolunda mı?” diye sordum çünkü harap bir Miles görmeye alışık olsam da, onun dünyanın en hüzünlü şarkısını son ses dinlemesine pek aşina değildim. “Aynen,” dedi. “Her şey yolunda.” “Müziği biraz kısabilir misin?” dedim. “Müzik dinlemiyorum,” dedi, son derece ciddi bir ifadeyle. “Şey, az önce durdurdun ya,” dedim, gerçekten üç saniye öncesini bile hatırlayamayacak kadar kafası iyi mi diye yoklayarak. “Ama sesi gerçekten çok yüksekti.” Kaşları çatılıyken, elinin tersiyle bir kaşını kaşıyıp yüzünü buruşturdu. “Film izliyorum ben,” dedi. “Ama sesi kısarım. Kusura bakma.” Niyetim bile yokken, neler olup bittiğini daha iyi anlayabilmek için omuzunun üzerinden içeriye göz attım. Geldiğimde pırıl pırıl olan ve hala öyle kalmaya devam eden evin geri kalanının aksine, onun odası tam bir felaketti. Plaklarının yarısı, ait oldukları süt kasalarının içine girmek yerine üstlerinde gelişigüzel yığılmıştı. Yatağı darmadağındı. Yorganı buruş buruş olmuş, çarşafı ise her köşesinden dışarı fırlamıştı. Neredeyse kapalı duran şifonyer çekmecelerinden sarkan iki eski flanel gömlek, sanki kaçmaya çalışırken orada kıstırılmış hayaletler gibi asılı duruyordu. Odamdaki krem ve vizon tonlarının tam zıttı olan bu oda, pas rengi, hardal sarısı ve yetmişlerin o kendine has yeşillerinden oluşan dağınık ama sıcak bir karmaşası gibiydi. Benim kitaplarım kitaplığımda ve pencerenin üzerine monte ettiğim rafta nizam içinde diziliyken, onunkiler (ki zaten topu topu birkaç taneydi) kapakları yere bakacak şekilde, sırtları çatlamış vaziyette yerde sürünüyordu. Masasının üzerinde elektronik cihaz kılavuzları, ortalığa saçılmış alet edevat ve ağzı açık bir paket ekşi yüz aromalı jelibon darmadağınık duruyordu. Pencere pervazında ise, şaşırtıcı derecede canlı görünen birkaç ev bitkisinin arasında bir tütsü çubuğu usul usul yanıyordu. Asıl gözüme çarpan ise televizyonu oldu. Ekranda otuz yaşlarındaki Renée Zellweger, üzerinde kırmızı pijama takımı, elinde rulo yapılmış bir dergiyle avazı çıktığı kadar şarkı söylüyordu. “Aman Tanrım, Miles,” dedim. “Ne?” dedi. “Bridget Jones’un Günlüğü’nü mü izliyorsun?” “İyi bir film!” diye bağırdı, biraz savunmacı bir tavırla. “Harika bir film,” dedim, “ama bu sahne topu topu bir dakika falan sürüyor.” Burnunu hafifçe çekti. “Ne var yani?” “Ee, yani, neden en az...” telefonuma baktım, “...son sekiz dakikadır aynı sahne çalıp duruyor?” Koyu renk kaşları çatıldı. “Başka bir şey var mı, Daphne?” “Sadece sesini biraz kısar mısın?” dedim. “Dolaptaki bütün tabaklar zangır zangır titriyor, Bay Dorner da oturma odasının duvarını aşağı indirmeye çalışıyor.” Bir kez daha burnunu çekti. “İzlemek ister misin?” diye teklif etti. İçeride mi? Tetanos riski çok yüksekti. Acımasızca bir düşünce, kabul ediyordum ama son zamanlarda nezaket depomu tamamen tüketmiştim. Hayat arkadaşınız sizi Michigan eyaletinin en nazik, en neşeli, en güzel kadını için terk ettiğinde olan tam da buydu işte. “Ben böyle iyiyim,” diyerek Miles’ı yanıtladım. İkimiz de öylece durduk. Normalde etkileşimimiz tam da bu kadardı, daha fazlası değil. Neredeyse rekor kırmak üzereydim. Boğazım gıcıklanıyor, gözlerim yanıyordu. “Bir de,” diye ekledim, “içeride sigara içmesen olur mu, lütfen?” Aslında bunu daha önce isterdim ama teknik olarak ev onundu. Taşınmama izin vererek bana çok büyük bir iyilik yapmıştı. Öte yandan, onun da pek seçeneği olduğu söylenemezdi. Kız arkadaşı evden yeni taşınmıştı. Benim daireme. Nişanlımla birlikte. Petra’nın ortak kiralarının yarısını ödemesi gerekiyordu, benimse uyuyacak bir yere ihtiyacım vardı. Uyuyacak mı dedim? Ağlayacak demek istemiştim. Ama üç haftadır buradaydım ve artık işe, sanki Grateful Dead’in o hiç tanınmamış yan gruplarından birinin konserinden fırlamışım gibi kokarak gitmekten yorulmuştum. “Kafamı pencereden dışarı çıkarıyorum ya,” dedi Miles. “Ne?” dedim. Gözümün önüne anında ağzı açık, rüzgardan gözlerini kısmış arabada giden çikolata rengi bir labrador geldi. Tüm bunlar yaşanmadan önce, artık birbirine eş olan sevgililerimizle çıktığımız o tuhaf çiftli randevularda, Miles bana hep bunu anımsatırdı. Dost canlısı, zayıf ama fit vücutlu, ona muzip bir hava katan kalkık burnu ve o kirli sakallı yüzüyle tezat oluşturacak kadar kusursuz dişleri vardı. Son üç haftanın bedeli ona hafif vahşi bir hava katmaktı, sanki bir kurt adam tarafından ısırılıp barınağa geri bırakılmış bir labrador gibi görünüyordu. Dürüst olmak gerekirse, bu fazlasıyla tanıdık bir histi. “Sigara içerken kafamı pencereden dışarı çıkarıyorum,” diye açıkladı. “Peki,” dedim. Söyleyebileceğim tek şey buydu. Gitmek için arkamı döndüm. “Film izlemek istemediğine emin misin?” diye sordu. Ah, Tanrım. İşin aslı, Miles iyi birine benziyordu. Gerçekten iyi biri hem de! Ve şu an hissettiklerinin, benim kendi duygusal enkazımla kıyaslanabilir düzeyde olduğunu tahmin edebiliyordum. Teklifini kabul edebilirdim, gidip o toplanmamış yatağın üzerine tüneyip, gözeneklerim aracılığıyla bin beş yüz gram ot dumanını bünyeme çekerken bir romantik komedi izleyebilirdim. Hatta güzel bile olabilirdi, bu ayrılık kabusunun içine birlikte hapsolmuş iki yabancı yerine, bir süreliğine arkadaşmışız gibi davranabilirdik. Ama çarşamba gecemi değerlendirmek için çok daha iyi yollarım vardı. “Belki başka bir zaman,” dedim ve Peter’dan, Petra’dan ve Michigan, Waning Bay’den çok uzaklarda yeni işler aramaya devam etmek için bilgisayarımın başına döndüm. Acaba Antarktika’nın bir çocuk kütüphanecisine ihtiyacı var mıdır? Yüz sekiz gün. Sonra buradan defolup gidiyordum.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

MENZİL 🧭🧭🧭

read
4.6K
bc

ÖTEKİNİ SEVMEK

read
1.6K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
572.8K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
95.1K
bc

AŞKLA BERDEL

read
95.1K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
70.2K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
60.9K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook