İstanbul,
Mayıs 2012.
Sevgili Tarabya,
Geçen günlerde yağmur çok güzel yağdı. Kara bulutları, kasvetli havaları sevmem ama artık yağmurlar bana seni anlatıyor. Hani demiştin ya, Sen beni ağlatan ilk adamsın İstinye, bunu değiştiremezsin. İşte o andan sonra yağmurlarla barışır oldum. Yağmur yağdıktan sonra topraktan yükselen o koku... Huzur gibi. Sen gibi. Bana papatyaları seven kadın hatırlatıyor.
Artık her şey bana seni hatırlatıyor.
Tarabya... Bir gün senle tanışmak, gün batıncaya dek konuşmak istiyorum seninle. Ve o bir gün, önümüzdeki ayın yirmi yedisi olabilir mi?
Yüreğimden akan sevgimle,
İstinye.
Hemen duvardaki takvimime baktım. 24 Mayıs. Sonraki ayın yirmi yedisi demişti İstinye. Neden yirmi yedisiydi? Ya da neden sonraki aydı? Bilmiyordum ama... Elbette ki istiyordum. Onunla konuşmak, tanışmak, Çamlıca'da bisikletle dolaşmak, günbatımını izlemek, bana armağan ettiği tekneyle boğaz turu yapmak... O bilmese de onunla Galata'ya çıkmak.
Ah sevgili İstinye, seninle yapacaklarımın sayısı öyle çok ki... Ömrüm uzasın istiyorum.
O kadar güzelsin ki İstinye, satırlarını okursam ölürüm sanıyorum.
"Oya?" Annemin sesiyle irkilirken alelacele mektubu katladım, zarfa koyarken kapım açıldı hemen arkama sakladım. "Ablanla pazara gideceğiz. Gelecek misin?"
"Hıı yok anne benim sınavlarım başlayacak, ders çalışmam lazım, siz gidin."
Kaşlarını çattı. Şüpheyle, "Senin sınavlarına daha vardı diye biliyordum annem?"
"Yok annem," Yutkundum. "Az zaman kaldı. Haftaya işte." deyiverdim sesim gitgide kısılırken.
"İyi madem, biz çıkıyoruz, geçe kalmayız baban da az evvel Remzi amcana gitti, birazdan gelir, kapıya aç tamam mı annem?"
Başımı salladım. "Tamam annecim, allahaısmarladık." Annemin şüpheli bakışları altında ezilirken kapım kapandı, derin bir soluk verdim. Zarfı arkamdan çekerken özenlice okşadım. "Ah be İstinye... Senin için ne yalanlar söylerim, ne tekneler yakarım, ne papatyalar solar... Ama sen bunların hiç birinden haberdar olmazsın."
İç çekerek mektup sonunda yerini buldu. Sandıkta.
Akşam olduğunda annemler beklediğimden erken dönmüş, iyi sebze bulamadıklarından az şey almışlardı. Şimdi de mutfaktaydık. Ablamla meyveleri yıkamış, dolaba yerleştiriyorduk.
"Şunu da patlıcanların yanına koy," Uzattığı fasulyelere bakarken anneme baktım göz ucuyla. Ocakta yemeği karıştırıyordu. Sırtı dönüktü. "Abla," dedi fısıldayarak.
Bana ne noldu dercesine baktı, yüzü yorgunluktan olsa gerek solgundu. "Annem... Biliyor mu?"
Kaşlarını çattı. "Neyi biliyor mu Oya?"
İç çektim. "O'nu işte." Gözlerimi kaçırdım. "İstinye'yi..." Ablam anlamışçasına gözlerini başka yere çektiğinde bir kaç saniye sessizlik oldu.
Çömeldiğim yerden kalkarak dolabı kapağını kapattım. Meraklı gözlerle kapları kurulayan ablama baktım. Ona baktığımı anlamış gibi durdu. Elindeki bezi tezgaha attı. "Söylemedim..." dediğinde yüzümde güller açtı. "Ama söyleyeceğim." ve o güller aniden soluverdi.
"Ama neden?!" dedim kısık sesimle feryat ederken.
"Siz ne fısıldaşıyorsunuz bakalım orda?"
"Hiç annecim," Ablama baktım. Sessizce bizi izliyordu. "Öylesine."
"Öylesine?" dedi sorgulayıcı şekilde. Kepçeyi soluna bıraktı. "Günay?"
"Bir şey yok anne. Oya," Bana döndü ablam. "Harçlığı bitmiş de. Para istiyordu."
Ablam ilk defa anneme yalan söylemişti.
"Kızım biz ne güne duruyoruz burada?" Vicdanım sızlarken elini önlüğüne sildi. "Biraz birikmişim var. Size verecektim zaten."
Hemen durdurdum. "Annecim dur ben yol parası için demiştim onu. Öyle yüklü para istemiyorum ben."
"Sus bakayım, zaten bir başına İstanbul'dasınız parasız kalmayın," Önlüğünü çıkardı. "Hem ben ablana da diyorum paran var mı rahatınız yerinde mi sıkıntınız varsa gizlemeyeceksiniz benden anlaşıldı mı?" Başımla onaylarken annem mutfaktan çıktı.
Aniden ablama dönüverdim. "Abla? Neden böyle söyledin bir anda? Şimdi ne var ne yok bize verecek!"
"Sakin ol Oya," dedi yorgunluğu sesine yansımış gibi. "Zaten lazımdı biliyorsun, işten de atıldım, para lazım."
Kaşlarımı çattım. "Bana bunu söylememiştin."
Gözlerini kaçırdı. "Ortada kesin bir şey yoktu da ondan." Kapları alta koydu. İç çekerek alnını sıvazladı. "Geçen gün de patron arayınca... Belli oldu netice."
"Yani... işsiz misin şimdi?" Başını salladı. İçimden oflarken, "Ama annemlerden sürekli para isteyemeyiz biliyorsun!"
"Biliyorum Oya!" Aniden sinirlenince donakaldım. "Üstüme gelme tamam mı!" dedi ve bir kaç saniye yüzüne bakakaldım. O da mutfaktan çıktığında yalnız kaldım. Tezgaha yaslanarak su doldurdum kendimi, kafaya dikerek bardağı tezgaha sertçe indirdim.
Ellerim tezgaha dayanırken gözümü yumdum. Ablamın son zamanlarda iyi olmadığını biliyordum. Beni korumaya çalıştığını biliyordum. Çünkü korkuyordu onun yaşadıklarını bende yaşarsam diye...
İç çektim. Başımı inkar edercesine iki yana salladım. "Hayır, yaşamayacağım."
Bir kaç dakika sessizlikten sonra telefonumun sesini işitmemle antreye indim. Vestiyerdeki montumun cebinden alırken ekrana baktım. Büşra.
Tuşa bastım. "Efendim Büş?"
"Napıyorsun canım benim?" Sandalyeye oturdum. Aynadan kendimle göz gözeydim. "Mutfakla uğraşıyorduk annemlerle, sen?"
"İnanmayacaksın ama dediklerim çıktı!" Gözlerim irileşti. "Ne diyorsun?! Tolga! Evlenme teklifi etti mi?!"
"Evvettt!!" Gülümsediğini buradan bile hissedebiliyordum.
"Canım benim," dedim tebessüm ederken. "Senin adına, sizin adınıza çok sevindim."
"Sağ ol biricik arkadaşım biz diyoruz sen ben Tolga bir de Aslı, akşama bir yere kutlayalım bunu. Ne dersin? Gelir misin?" Aslı, Tolga'nın kardeşiydi.
Olduğum yerde çökerken, "Güzel olurdu da Büşra... Annemler geldi nasıl çıkayım şimdi?"
"E bizi tanıyorlar zaten, anlatırsın durumu izin verirler."
Gülümseyerek, "Peki madem. Ben haber veririm size. Çok mutlu oldum çok." İstinye'yi karşında görsen bu kadar mutlu olmazdın Oya.
Sen çok biliyorsun desem de doğruydu. İstinye apayrıydı benim için.
"Ben de canımın içi ben de." dedi Büşra sonra vedalaşarak kapattık telefonu.
Merdivenlerden sevinçle çıkarken ablamın odasına çıktım ancak aralık kapıdan annemle ablamın birbirlerine sarılışını görünce duraksadım. Sakince pervaza yanaştım. Onları dinlemeye başladım.
"Kardeşin biliyor mu?" Ablam yüzünü anneme çevirdi. Onu görebiliyordum. Gözleri kıpkırmızıydı. Başını iki yana salladı. "Hayır, bilmiyor..." dediğinde annem onun başını bağrına bastırdı. "Ah benim ilk göz ağrım, kıyamam ben sana, ağlama nolur... Sen ağladığında benim canımdan can gidiyor be yavrum... Ben kızlarıma bir şey olmasına dayanamam."
Ablam geri çekilerek burnunu çekti, annemin ellerine dokundu. "Üzülme annem nolur, Oya'ya da bir şey söyleme. Ben... ben bir yolunu bulacağım."
"Ah yavrum bunun yolu mu var," Annem burnuna eşarbın örtüsünü bastırdığında onun da ağladığını fark ettim.
Bir süre hiç konuşmadılar. Arkama dönerek sırtımı duvara yasladım. Bana neyi neden söylemiyorlardı?
Sevgili İstinye,
Senin satırlarını okurken içim öyle bir gidiyor ki sanki nefes alamıyor gibiyim. Ama alıyorum. Sanki sen benim için hem zehir hem de panzehirsin İstinye.
Öyle mest ediyorsun beni kendine.
Önümüzdeki ayın yirmi yedisi. Ah İstinye... Nasıl hayır derim ki sana? Senin bana diyemediğin gibi.
O halde yirmi yedi haziran çarşamba Çamlıca diyelim mi?
Gelirken bisikletini unutma.
Papatyalar kadar sevgimle,
Tarabya.