İstanbul,
Haziran 2012.
Sevgili Tarabya,
Senin mektubunu okurken ben de seninle aynı duygular içerisindeyim. Farklı satırlarda aynı ruhu barındırmak... Paha biçilemez.
Bugün yanlışıkla vapura biniyordum. Aslında bindim. Ama sonra sana verdiğim söz aklıma gelince... vapur harekete geçmişti bile. Artık iskeleyle aramda en az üç metre vardı. Naptım dersin? Atladım.
Şaşırdığını bile hissedebiliyorum. Aslında ben her şeyini hissedebiliyorum. Üzüntünü, sevincini, hüznünü, kederini... Ben bile kendimden beklemiyordum ama boş verseydim sana haksızlık etmiş olacaktım. Kendime sana... Bize.
Biz dedim ama... Biz diye bir şey var, öyle değil mi Tarabya?
Ben... sana papatya diyorum ama Tarabya. Senin ismini öğrenmek istiyorum. Eğer ismini söylersen... ben de sana söyleyeceğim.
Yüreğimden akan sevgimle,
İstinye.
Gülümseyerek mektubumu bitirdiğimde göğsüme bastırdım, kendimi geriye attım. Tavanla bakışırken bir yandan gülüyordum. Atlamıştı. Sırf bana verdiği sözü için vapurdan atlamıştı. Haziran ayındaydık ama denizin yeterince ısındığını düşünmüyordum.
Umarım hasta olmamışsındır Sevgili İstinye.
Ve ismimi öğrenmek istiyordu...
Ona cevabı verecektim.
Ama mektupta değil... Onunla Çamlıca'da buluştuğumuzda söyleyecektim adımı, yeniden tanışacaktım İstinye'yle.
"Oya! Büşra geldi seni bekliyor!"
"Geliyorum!" Mektubu her zamanki yerine koyup kol çantamı omuzuma astığımda çoktan odamdan çıkmıştım. Döner ahşap koyu yeşile boyanmış merdivenlere inerken kapıda Büşra'yı gördüm. "Büş! Hoş geldin!"
"Hoş buldum Oya, hazırsan çıkalım."
"Bir saniye..." deyip ona elimle beklemesini söylediğimde gözlerini kapatıp açtı. Mutfağa doğru seslendim. "Anne! Abla! Ben Büşralarla çıkıyorum!"
"Tamam kızım geç kalma tamam mı?!"
"Tamam anne!" deyip sandaletlerimi giydim ardından duvara montelenmiş boy aynasından kendime bakıp saçımı üstümü düzelttim. Büşra'ya bakarak, "Hadi çıkalım." dediğimde koluma girdi ve kapıyı kapattım.
Arabaya bindiğimizde Büşra öne, Tolga'nın yanına ben ise arkaya Aslı'nın yanına oturmuştum. Emniyet kemerimi takarken Tolga'ya baktım. "Naber Tolga?"
Aynadan baktı. "İyidir Oya senden?"
"Nolsun işte bildiğin gibi." Ardından yanımda oturan kıza döndüm. Ona baktığımı fark edince gülümsedi. Elimi uzattım hemen. "Oya."
"Aslı."
"Memnun oldum."
"Ben de." Kibar naif hoş bir kızdı.
"Gençler nereye kaçalım?" diyen Tolga'ya kararsızca baktı Büşra. Dudaklarını büzdü. "Bilmem ki..." Bana döndü. "Nereye gidelim?"
"Valla bana hiç fark etmez..." dedim en nihayetinde.
"Abi geçerken Emir'i alsak da olur mu? Lütfen o da katılsın bize?" Tolga sinirlenmişe benzemiyordu. Hoş o öyle bir adam değildi. Erkeklerle konuşma bacaklarını kırarım diyenler olurdu ya hiç onlardan değildi işte. Medeni bir insandı Tolga. Her zaman uzlaşmacı davranır, anlık kararlar verirdi.
Biraz düşündükten sonra Aslı'ya baktı. "İyi tamam gelsin o da, neredeymiş?"
Aslı'nın yüzünden birden güller açmıştı. "Süpersin abi! He şey İstinye İskelesi'nde bekliyor bizi..."
İstinye İskelesi.
İstinye.
Yüzümü cama dışarıya döndürdüğümde gülümsedim istemsizce. Ah İstinye keşke sen de burada olsaydın seni arkadaşlarımla tanıştırırdım. Seni severlerdi eminim sen de onları severdin...
İstinye... Ben seni çok seviyorum.
"Oya?" İrkilerek bana seslenen Büşra'ya dönüverdim. "Ha, efendim Büşra?"
"Nerelere daldın? Sabahtan beri sesleniyorum duymadın?"
"Düşünüyordum..." Büşra bir şey demeyip devam etti. "Emirgan'a gidelim diyoruz... Sen ne diyorsun?"
Omuz silktim. Fark etmezdi benim için. "Olur."
Emirgan yakındı zaten İstinye'ye. Ve de Tarabya'ya.
Emirgan'ı severdim ama mesela Yeniköy'ü sevmezdim. Tarabya ve İstinye'nin arasında bir engeldi Yeniköy.
Ya İstinye koşa koşa Tarabya'ya gelmek istiyorsa? Ya Tarabya İstinye'sine kavuşmak istiyorsa? Bunlara neden engel olsun ki Yeniköy?
Olmasın. Engel olmasın.
İstinye... Sabırsızlıkla ayın yirmi yedisini bekliyorum.
*
Akşam olmuş, hava kararmıştı. Annemlere çok gecikmeyeceğimi söyleyerek Büşraların yanından ayrılmıştım. Tolga her ne kadar da beni bırakacağını teklif etse de ısrarla reddetmiştim. Onların eğlencesini bozmak istemiyordum.
Ve o kadar mutlulardı ki... Canlarım benim umarım bir ömür boyu hep mutlu olurlar, bu mutlulukları hep süregelir.
Bahçeye girdiğimde demir kapıyı yavaşça kapattım. Saat sekizi geçmişti, çok geç değildi ama yine de gürültü yapmak istemiyordum. Bahçenin içinden geçecekken annemlerin çardakta oturduklarının farkına vardım.
Kaşlarım çatıldı.
Eve girmektense onların yanına gitmeyi tercih ettim. Çardağın altında örtü serilmiş kare masa vardı ve annem babam karşılıklı oturmuşlardı.
Çantamı boynumdan çıkardım, anahtarlarımı avucuma hapsederken, "Anne baba!" dedim ve aniden bana döndüler. Yüz ifadelerinden beni beklemedikleri belli oluyordu.
"Kızım hoş geldin," dedi annem.
"Hoş buldum da..." Annemin yanına oturdum. Çantamı da kenara koyarken babama baktım. Pek sessizdi. "Siz ne yapıyorsunuz burada?"
"Hava güzeldi oturalım dedik. Çay içtik sonra. Öyle kızım, asıl sen naptın?" Ellerimi masaya koydum. "Ne yapayım anne işte, Büşralarla Emirgan'a gittik, evlilik haberlerini kutlamak için."
"Büşra evleniyor mu?" dedi şaşkınca annem.
Başımla onayladım. "Tolga yok mu, onunla." İkisi de çocukluk arkadaşımdı. Çok seviyordum onları çok. "Ayy canım benim ay çok sevindim Oya, yarın hayırlı olsuna gidelim."
"Olur anne de sabahtan okula gideceğim ben, sınavım var."
"Hah doğru senin sınav haftandı. Bitmedi mi hâlâ?"
"Merak etme annecim yarınki son," Babama döndüm. "Onu bunu bırakın da, sizin bir derdiniz mi var? Hayır ben anladım zaten derdiniz var da dermanınız yokmuş gibi karalara bağlamışsınız." Annemle babam bakıştılar.
Anneme döndüm. "Ha anne?"
"Yok anneciğim," Avuç içini elimin üstüne yerleştirdi. Gözlerimin içine baktı. "Yok derdimiz falan sana öyle gelmiştir."
Endişlenmeye başlıyordum. "Anne... Lütfen." Gerilmişti. "Artık çocuk değilim bazı şeylerin farkındayım. Söyle lütfen. Hem..." Yüzüne yaklaştım. "Derdini söylemeyen derman bulamaz." Annem beni dinliyordu dinlemesine de çaresiz bakışlar atmasına anlam veremiyordum.
Babama döndüm. "Baba?"
Babam iç çekti. "Buraya taşınmaya karar verdik Oya."
"Gerçekten mi?" Anneme döndüm hızla. "Anne?"
Başıyla onayladı. İkisine de baktım. "E bu harika haber. Böylece uzak olmayız birbirimizden. İstanbul Konya git gel yapmak zor oluyordu. Sorun da kalmamış olur burada yaşarız hep beraber." Babama bakıyordum. Yalnız mutlu olması gerekirken pek değildi. "Değil mi... Baba?" Anneme döndüm. Bana bakmıyordu. "Anne?"
"Ablan kanser."
Dedi babam.
Donakaldım.
"Bir kaç aydır sık sık doktora gitmiş, kan tahlillerini, testlerini yaptırmış," Babama baktım gözlerim dolarken. Hareket edemiyordum sanki olduğum yere mıhlanmıştım. "Geçen hafta da..." Sustu birden. Gözlerini yumduğunu daha fazla kelam edemediğini biliyordum. Ağırca başımı anneme çevirdim. Babamdan farkı yoktu. Başı eğikti. Elleri kucağındaydı ama ellerini görmediğini biliyordum.
"Ablam... Ablam yani. Günay... Kanser? Bildiğimiz kanser mi?" Cevap yok.
"Ablam kanser yani benim. Ölecek yani-"
"Şıştt!" Annemin ağlamaklı kızgın sesini duydum birden. "Ne o ölmek falan, ölmeyecek ablan! Duydun mu beni Oya? Ölmeyecek, yanında olacağız biz, destek olacağız ona, yalnız kalmayacak..."
Artık gözyaşlarım dayanamamış, yanaklarımdan akmaya başlamıştı bile. "Anne!" Haykırarak anneme sarıldım. Ağlamam gitgide şiddetlenirken babamın çoktan çardaktan kalkıp gittiğini biliyordum.
Annem kollarını bedenini sımsıkıca bana sardı.
"Anne... Lütfen ölmesin ablam... lütfen anne."
Sevgili İstinye,
Senden her mektup alışımda içimde amansızca dolaşan kelebekler ortaya çıkıyor sanki. Nedenini sorsan bana inan cevap veremem.
Bu kelebekler bir tek senden mektup aldıklarında canlanıyorlar İstinye.
İstinye... Benim adım...
Tarabya.
Senin deyişinle papatyaları seven kadın.
Bu değişmeyecek ki İstinye. Sen benim kimlikteki ismimi öğrendiğinde de ben senin için hâlâ Tarabya olacağım. Papatya olacağım.
Ama gerçek ismimi illa da öğrenmek istiyorsan seninle ufak bir anlaşma yapalım.
Buluştuğumuzda yani Çamlıca'da ayın yirmi yedisinde... o vakit geldiğinde isimlerimizi söyleyerek seninle yeniden tanışalım İstinye.
Bence buna hayır demezsin.
Papatyalar kadar sevgimle,
Tarabya.