Göle Doğru

1501 Kelimeler
İlk kez o gün ölümle tanışmıştım. Birisi son nefesini kollarımın arasında vermişti. O gün anladım ölmek hiç kolay birşey değildi.. O günden sonra en sevdiğim çiçek papatya olmuştu.. Her papatya gördüğümde aklıma hep o gelir.. "Neden papatya?" diye sormuştum "Papatyalar özgür yaşamayı sever. Dağda, bayırda her yerde vardır.. Kimsenin bakımına muhtaç değillerdir. İlgi beklemez sevgi istemez.. Güneş ve sudan başka kimseyle işi olmaz," demişti. Bazen aklıma geliyor.. Öncesinde ne yaşamış olabilirde bu hayatı özgürlük olarak görüyor diye.. Ama hiç bir zaman cevabını bulamadım.... * * * * Zeliha.. ah Zeliha.. Hayat senin sandığın gibi değil.. Senin cehennem gördüğünü cennet sananlar var.. Papatya... Evet o kadın benim annemdi.. Tesadüf.. Belki de değil bilmiyorum.. Ama Zeliha’nın üzülerek anlattığı kadın beni yedi yaşında öylece ortada bırakıp giden vicdansız kadındı.. Anne demeye bile dilim varmıyor... Onun yüzünden ben neler yaşadım. Onun yaptığının bedelini ben ödedim.. Ama Zeliha bir yerde yanılıyor onu ben öldürmedim.. Aslında ne yalan söyleyim öldürmeyi çok istedim.. Ama ellerimi onun pis kanıyla kirletmek istemedim.. Ben onun kadar vicdansız olamadım.. Yüzüme baka baka "Ben seni asla doğurmak istemedim, baban zorladı.." demişti.. Hiç bir pişmanlık ifadesi yoktu yüzünde.. Beş dakikayı bile bana çok görmüştü.. "İşim var seninle uğraşamam" diyerek aşığının kollarına gitmişti. Yada her hangi bir şerefsizin.. Onları bana tercih etmişti.. Çok düşündüm tamam babamı sevmedi zorla doğurdu ama beni neden sevmedi? Sonuçta ne olursa olsun ben onunda canının bir parçasıydım.. Selvi'ye en büyük kızgınlığım bu.. Anneni bul diye tutturmasıydı.. Bulunca ne olacağını düşünmüştü acaba? Onun aklına uyup bulmuştum.. Ama keşke hiç bulmasaydım.. Bir kez daha hayatımın içine etmişti... "Tuhaf bir isimmiş Papatya... Neyse boşver o kadını ölmüş gitmiş.. İstersen bugünlük bu kadar yeter sonra devam ederiz.. Hem yatalım yarın sana sürprizim var." dediğim de hiç itiraz etmeden kabul etti. Zeliha'ya karşı hala tam olarak ne hissetmem gerektiğini çözemiyorum.. Anlatırken herşeyi kabul ediyorum. Ama sonra düşününce bir şeyler eksik kalıyor.. Zeliha odasına gidince yine o boğuk sessizlik çöktü üzerime. Uykum yok. Zaten uzun zamandır yok. İnsan her gece kabusuna uyanıyorsa, uyku ne demek unutuyor… Benim kabuslarım kimseye anlatılmayacak kadar sırlarla dolu.. Yatağa uzandığım da zihnim hâlâ yedi yaşında bir çocuğun gözlerinden bakıyor hayata. Bir kadın… benim annem olduğunu söyleyen bir yabancı… bir kez bile saçımı okşamamış. Bir kez bile “oğlum” dememiş. Ama bende bıraktığı yara bir ömür kanamış. Cehennemden kurtulmak kolay aslında.. Bilmedikleri kendi cehennemini kendi ellerinle yaratman.. Benim ateşim neleri kül etti haberleri yok.. Yazdıkça zihnim susuyor. Yazdıkça insan olduğumu hatırlıyorum. Zihnimin içindeki binlerce düşüncenin en masumlarını kaleme döküyorum. Kendi zihnimdekileri yazmaya kalkarsam korku filmlerine konu olacak karakterler çıkar. Ama ben ne yapıyorum? başkalarının hikayelerini olması gerektiği gibi yazmayı tercih ediyorum.. Ama bir gün kendi hikayemi yazacağım.. Belki de yazdığım son kitap olacak... Ama benim gerçek hikayemin de bilinmesi gerekiyor değil mi? * * * * Zeliha Üç ay oldu buraya geleli ne kadar çok şey değişti hayatımda.. Üç aydır kendimi farklı biri gibi hissediyorum.. Daha doğrusu kendimi tanımaya çalışıyorum. İnsan kendi hakkın da hiçmi bir şey bilmezmiş? Ben bilmiyor muşum... Neleri sevip, neleri sevmediğimi bilmiyorum. Sadece yaşamak için yemek yemişim mesela.. Şimdi yediğim herşeyin lezzeti çok farklı geliyor.. En küçüğü ben çayı zif gibi içerdim.. Oysaki şeker koyunca tadı çok güzel oluyormuş.. Önceki kadar sigara içmiyorum mesela. Onun tadıda güzel değilmiş, sadece alışkanlık olmuş.. Hep siyah giyerdim ama renkler insanın tenine değince sanki ruhuna da değiyormuş… İlk kez aynaya baktığımda gözlerimin altında morluklar yerine umut gördüm. Çok garip bir his… Sanki yıllardır kim olduğumu gizleyen bir maske varmış yüzümde ve o maske yavaşça düşüyor. İlk kez kendimi güzel bulmaya başladım mesela.. Buraya geldiğimde hiçbir şeye ait değildim. Kendime bile… Ama şimdi… Sanki yavaş yavaş bir yere kök salıyorum. Kendi içimde bir yerlere. Her sabah kalktığımda dün olduğum kişiden biraz daha uzağım. Azalıyorum… Belki de bu iyi bir şeydir. Çünkü ben, geçmişteki Zeliha’dan korkuyorum. O kız… O kız çok acı çekti. Ve bazen aynada o onu görüyorum hâlâ. Bana bakıp fısıldıyor: “Bunlar geçici… Mutluluk seni hep yarı yolda bırakır.” Ben ise inatla sus diyorum ona. Bu kez öyle olmayacak.. Bu kez yarım kalmayacak. Bu kez mutluluk beni terk etmeyecek.. Kapıyı hafifçe çalan sesi duydum. “Zeliha!! uyanık mısın?” Onun sesiydi. Bu evde bana güven veren tek ses… Adı gibi kendisine güvendi benim için.. “Evet, girebilirsin.” İçeri girdiğinde yüzünde o hep takındığı ilgisiz ama aslında her şeyi gören ifade vardı. “Hazırlan. Dışarı çıkıyoruz.” “Nereye?” "Gidince görürsün.." İtiraz etmedim. Çünkü içimde bir yer inanmak istiyor… İyi şeylerin artık bana da olabileceğine. Hazırlanırken kendimi izledim aynada. Saçlarım omuzlarıma dökülürken bir süre baktım… “Gerçekten ben miyim bu?” Evet galiba gözleri ilk kez bu kadar ışıldayan bu kadın bendim.. Arabada sessizlik hakimdi. Ama kötü bir sessizlik değil… İlk kez sessizlik içimi sıkmadı. Bir süre sonra müzik açtı.. Birlikte çalan şarkılara eşlik ettik. Güven'le birlikte şarkı söyledik. Korkmadan çekinmeden.. Yol ilerledikçe şehir arkada kaldı. Dağlar, ağaçlar, yeşilin her tonu yapraklar…. “Buraya neden geldik?” diye sordum arabadan indiğimizde. Tam karşımda, göz alabildiğine uzanan bir göl vardı. Sessiz… Saf… Sanki dünya ile benim aramda bir sır gibi.. O kadar güzel duruyordu ki sanki gerçek değilmiş gibi.. “Burası iyileşmek için en iyi yer,” dedi. Rüzgar saçlarımı yüzüme savururken derin bir nefes aldım. Temiz hava ciğerlerime dolarken kalbimde bir şey hareket etti… Acı mıydı yoksa umut mu? Karar veremedim. “Zeliha… İnsan bazen geçmişi bırakmazsa geleceği hiç olmaz,” dedi birden. Sanki aklımdan geçenleri okumuştu. “Neyi nasıl bırakacağımı bilmiyorum ki…” dedim kısık bir sesle. “İşte onu öğreneceğiz birlikte. Sadece senin değil, benim de geçmişte bırakmam gerekenler vardır belki de” Öğretecekmiş… Keşke bu kadar kolay olsa. Keşke kalbimin içindeki o kapkara yük bir düğme gibi kapanabilse. Hafızamdan silinse. Kolay değildi belki ama neden olmasındı.. Arabanın bagajından çıkardığı sandalyeleri gölün kenarı koyup oturduk. Güven o kadar hazırlıklı gelmiş ki bir an şaşırdım. Aynı evde yaşıyoruz ve bunları hangi ara aldı hazırladı kesinlikle bilmiyorum. Ortaya koyduğu küçük masanın üzerine bir sürü şey koydu.. En son ise şarap çıkarttı. "Rakı dert için, şarap mutluluk içinmiş." Bunu söylerken gözlerime baktı. “Ben bugün derdini değil… mutluluğunu görmek istiyorum.” Ne diyeceğimi şaşırdım. Biri, benim mutluluğumu görmek istediğini en son ne zaman söylemişti? Yada hiç söylemiş miydi??… Kadehleri doldurdu. Göle doğru kaldırdı. “Geçmişin küllerine…” dedi. Ben de fısıldadım: “Ve yeniden doğanlara…” Şarabın boğazımdan geçişi bile başka hissettirdi. İçimde bir yerler ısındı sanki. Üşüyen bir yanım battaniyeye sarılmış gibi… “Biliyor musun Zeliha,” dedi Güven, “Bazı insanlar çok küçük yaşta büyümek zorunda kalır. Çocuklukları elinden alınır. Ama… o kaybettikleri çocuk bir yerlerde yaşamaya devam eder.” Derin bir nefes aldı. “O çocuk bazen korkar. Bazen saklanır. Bazen öfkeden delirir. Ama asla tamamen ölmez. Ölmemek için direnir.. Öldü sandıkça bir yerlerden hortlayıp geri döber..” O an kalbimin içine doğru bir bıçak saplandı. Çünkü biliyordum… Benim içimdeki küçük kız hâlâ bir battaniyenin altında titriyordu. Elini her uzattığında güvenli bir el arıyordu.. “Peki ya sen?” dedim ona… “Senin çocukluğun nerede kaldı Güven?” Gülümsedi… Öyle buruk bir gülümsemeydi ki… İçinde yılların ağırlığı vardı sanki.. “Benim çocukluğum, sevmediği bir kadın tarafından çöpe atıldı.” Sesi yankılandı gölün üzerinde. Acısı, suyun yüzeyinde bir dalga gibi büyüdü. Bakamadım yüzüne. Çünkü o acıyı kendi içimde de bir yerlerde tanıyordum. O acı çok tanıdıktı.. “Elimden geldiğince uzaklaştım o geçmişten,” diye devam etti. “Çünkü bazen hayatta tek kurtuluşun… Kaçmak oluyor.” Başımı usulca salladım. “Ben kaçmayı beceremedim,” dedim. “O bataklık beni yuttu. Ben de kendimden nefret etmeyi öğrendim.” Güven bana döndü. “Bak Zeliha… Artık nefret etmeyi bırak. Kendine merhamet et.” Merhamet… Ne kadar yabancı bir kelimeydi bana. O kelime benim hayatıma hiç uğramadı. Hiç kimse bana merhamet etmedi.. Merhamet nasıl bir şeydi?? Hiç bilmedim ki. Şimdi bilmediğim bir şeyi kendime nasıl yapardım.. Tam o anda rüzgar biraz daha sert esti. Saçlarım savruldu. Kalbim de savruldu sanki. Güven hafifçe ayağa kalktı. Elini bana uzattı. “Gel, bir şey göstereceğim.” Elini tutarken içimde bir kıpırtı… Korku mu? Yoksa güven mi? İkisi bir aradaydı. El ele yürüdük göl kenarından biraz daha ileriye. Çimenlerin üstü çiğ damlalarıyla parlıyordu. Güneş, gölün yüzeyinde kocaman bir göz gibi bize bakıyordu. “Buraya her geldiğimde,” dedi, “Sanki yeniden doğuyorum.” Sonra durdu. Avuçlarının arasına yüzümü aldı. Dokunuşu öyle yumuşak, öyle temkinliydi ki… Kırılacağımı bile bile dokunuyordu bana. “Zeliha… Sana bir söz vereyim mi?” Gözlerimin içine baktı. “Kimsenin sana bir daha zarar vermesine izin vermeyeceğim.” Kalbim bir anlığına durdu. İnanmak istedim. Çok istedim. Ama kelimeler boğazıma düğümlendi. Sadece başımı eğdim. Güven dudaklarıma değil, alnıma küçük bir öpücük kondurdu. Sanki “korkma” diyordu… “Ben buradayım.” İçimdeki sessiz çığlıklar dinmeye başladı. Belki de… Belki de mutluluk gerçekten beni terk etmeyecek bu kez. Gölün kıyısında, ağaçların gölgesinde.. Biri ilk kez kalbime dokundu. Ve ben ilk kez kaçmadım. Belki de bir kez daha hata yapıyordum.. Ama hata bile olsa en güzel hatam olarak kalırdı.. İlk hatamın kırıntıları hala kalbimin bir yerlerini acıtsada, ben vazgeçmek istemiyorum. Bu hayattan alacağım bir mutluluk var.. Bana borçlu olduğu bu mutluluğu bu kez vermek zorundaydı..
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE