43. Bölüm Part:2

4517 Kelimeler
Üzerine eğilip onu cam ile aramda kıstırırken aynı öfkeyle ona karşılık verdim, "Bende Asparşah aşiretinin Ağası Boran Ağa isem seni konağıma gelin getirir, altıma alıp inlete inlete bağırtırken bunları sana hatırlatırım!" Dişlerim arasından dile getirdiğim sözleri sonradan algılasamda çok geçti. O öfkeliyse ben daha öfkeliydim iki baskın karakter bir araya gelince ne bekliyorlardı ki. İkimizde çok zor alttan alırdık. Dudakları inanamazca bir parça açılmıştı, ancak çenesini kaldırıp yanan gözlerle bana baktığında, daha çok böyle karşı karşıya geleceğimizi biliyordum."Konağını başına yıkacağım, zerre kadar huzur bırakmayacağım sana! Benimle evlendiğin güne lanet ettireceğim seni, duydun mu Boran Ağa!" Dişlerimi sıkarken yutkundum bakışlarım sözlerin tek tek çıktığı dudaklarına kaydı ah, benim güzel meleğim. Gözlerinin içine bakarak yavaşça boynuna doğru eğildim. Kalbinin nasıl attığını duyumsayabiliyordum. Ve en başından beri hiç yabancı gelmemesinin sebebi buydu. Derin sesli bir soluk aldım, gözleri kapandı yavaşça, "Ben senin kokunda şimdiye kadar tatmadığım huzuru tatmışken, sen bana nasıl seninle evleneceğim güne lanet ettirebilirsin ki, Gece'm." Dilimden dökülenler içimdekilerin yüzde biriyken gerçekleri dile getirsem kaçardı buradan. "Sen Asparşah, sen gözlerimin içine her baktığında yanacaksın, benim gözlerimde kendi ölümünü her defasında izleyeceksin ve her dakika pişmanlıklarla kavrulup yok olacaksın. Çünkü karşında Bir Riva var Gece Riva ve ben seni yok etmekten zevk alacağım. Seçim senin beni kuman olarak mı alacaksın, yoksa benimle birlik olup töreye karşımı geleceksin." Buz mavisi gözlerine bakarken ne derece büyük bir karar aldığımın o gün çok iyi farkındaydım. Canını yakacağımı biliyordum ama sevmediğin kişiden nefret etmek sevdiğin kişiden acı sözler duymaktan daha acısızdı. Hayatımızı belirleyecek olan kararı nasıl verdiğimi hatırlıyordum dün gibi, beklentiyle umutla bakan gözlerindeki ışığı nasıl söndürdüğüm hâlâ gözümün önündeydi. "Hayır! sana yardım etmeyeceğim ve bu evlilik olacak, kararımda hükmümde bu yönde. Unutmaki buranında seninde Ağa'n benim ve hükmümde bu evliliğin kesin bir şekilde olacağı. Sorun çıkarmayacaksın ve boyun eğeceksin. Kararlarıma itâat etmek zorunda olduğunu bil." Demiştim acımasızca. O gün akşama kadar düşünürken, ben töreye baş kaldırmamayı seçmiştim. Töre benim önümde eğilene kadar baş kaldırmamayı... Kimse ölümü haketmiyordu herkes bir ananın evladıydı ve ben birini öldürüyorsam o haketmiştir demekti. O günden sonra her gün canımı yakmıştı dediği gibi Gece, kimilerine göre ne yaptı denilebilirdi ama yapmıştı sevdiğin insanın sana nefretle bakması bile acıyken onun sözleri duruşu bakışları tavırları bile can yakıcıydı. Tüm bu katı ve acımasız tavırları evlendiğimiz gün birincisi onu kurtardığımda ikincisi çocukluğunun kahramanı olduğumda kırılmıştı. Yine canımı yaksa da öncesine göre şükreder hâle getirmişti beni. En azından genelinde kavga da etsek konuşabiliyorduk artık. Şimdiye gelecek olursak onca zamandır kendimi tutabilmişken şimdi nasıl hayvan gibi davrandığımdı. Ben hangi ara kontrolümü bu kadar kaybeder olmuştum. Bir öpüşme bu kadar duygulu ve her şeyi nasıl barındırır ilk defa öğrenmiştim. Dudaklarımı dudaklarına yasladığım an binbirtürlü duygu hissetmiştim koskoca adamdım ilk defa heyecandan bayılacak kıvama gelmiştim. Onu öperken nasıl hareket edeceğimi bile şaşırmıştım. Ama gözleri kapandığında kolları öylece kayıp düştüğünde kalbim duracak sandım. Belinden sıkıca tutarken diğer kolumu bacaklarının altından geçirerek kucakladım onu, düşmesine izin vermedim. "Gece!" Dedim endişeyle. "Gece ses ver gözünü seveyim!" Diye bağırdım sesimi kontrol etmeyerek. Başı geriye düşmüş ve kolu öylece sallanırken boşlukta ne yapacağımı şaşırdım. Sözde tıp okumuş staj yapmıştım biriydim bayıldığında neler yapılacağı ilk yardım derslerinde bile basitçe anlatılırken söz konusu Gece olduğunda elim ayağıma dolanıyor nasıl nefes alınır onu bile unutuyordum. Etrafımda bir tur döndüğümde koltuk ilişti gözüme. "Gece," diye seslendim yalvarır gibi. Allah'ım nolur zarar vermiş olmayayım. Dikkat ederek koltuğa uzattığımda başını dik bir halde düzelttim, ellerim titriyordu ve zaptedemiyordum, ne yapacağımı hızlı hızlı düşünürken ayaklarını koltuğun kolçağın üstüne koydum ayakkabılarını çıkardım ve yere attım, havada kalması gerekliydi ayaklarının. Koltukta kalan azıcık yere oturduğumda yüzüne eğildim, önce nabzını ölçmeye çalıştım... Ama stresten yapamadım ikinci kere tekrar denediğimde dakikada kaç attığını hesaplamaya çalıştım derin bir nefes alıp sakince yapmaya çalıştığımda sonunda alabilmiştim. Atışlarının hızı normalken nefesnini kontrol ettim, parmağımı burnuna yaklaştırarak. Gayet olağan ve normal alıyordu zaten astım krizi geçirse bayılmazdı ki önce kriz geçirirdi, normal olarak direkt bayılması tek bir şey getiriyordu aklıma o da tansiyonunun düşmüş olmasını. Telefonumu hızla aldığımda Merih'i aradım ama gerizekalı açmadı. Kafayı yiyecektim! Sakin ol Boran sakin. Başkası olsa çok profesyonelce davranabilirdin ama Gece'yse nolmuş biraz sakin ol yine kontrol et bir şeyi yok göreceksin. İçten içe kendimi telkin ettim. Kötüyse hemen hastaneye gidecektik bu kadar basit. Nefesimi tutup onu kontrol etmeye başladım. Neydi kural önce nefes ve nabız kontrolü... İkisinide tekrar kontrol ettiğimde gayet normaldi, eğer normalse sırt üstü yatırılır ve ayakları havaya kaldırılır biraz. Onu da yapmıştım zaten. Onu daraltan bir şeyde yoktu üzerinde. Dayanamayarak ellerimi yüzüne yaslayıp avuçladığımda alnına dokundurdum dudaklarımı, "aç gözlerini bebeğim hadi, korkuyorum Gece!" Dedim kısık baskın bir tonda. Doğrulduğumda saçlarını yuzünden ve boynundan çektim, üfledim yüzüne biraz hava gelsin diye sonra yelledim. "Gece, özür dilerim," dedim dudaklarımı ıslatarak, hâlâ tadını alıyordum sanki. Siktir, kız benim yüzümden bayılmış aklıma gelene bak. "Açsana lan şunu artık!" Diye bağırdım telefona. Açmıyordu salak herif. Sinirle bırakıp bileklerini ovmaya başladım, teni soğumuştu artık... "Beş dakika doldu," diye mırıldandığımda hastaneye gitmem gerektiğini biliyordum. Koltuktan kaltığım gibi kucağıma alacaktım ki. Göz kapakları kıpırdanmaya başladı, anında yanına oturup yüzünü tuttum ve sarsmaya başladım hafif hafif. 🗝️🔗🗝️ Bir uğultu bissediyorken aralamaya başladım gözlerimi. Öyle bitkin ve yorgun hissediyordum ki ağzımı acaçak halim bile yoktu. Ne olmuştu şimdi bana. "Gece sakın kapatma!" Diye bir ses duyduğumda yüzümü buruşturarak araladım gözlerimi. "Bana bak yavrum, iyi misin? Derin derin nefes al gözlerini kapatma sakın." Diyerek uyarılarda bulunan adama anlamayarak baktım kısa bir süre. Midemin bulandığını hissediyordum ufak ufak, Boran Ağa sürekli endişeyle konuşup dururken gözlerim etrafa gitti anlamazca, burası bizim odamız değildi, neredeydik şimdi böyle! Sertçe yutkunurken yanağımdaki koca eli kavrayıp tutarak kendimden uzaklaştırdım hızla ve olduğum koltukta hızla sarsılarak doğrulduğumda gözlerim karardı anında. Boran Ağa hızla kollarımdan tutmuştu. "Ne yapıyorsun Gece, hareket edemezsin böyle!" Diyerek kızdığında anlamayarak baktım ona. Bakışlarım etrafıma kaydığında, üzerime kaydığında her şey boşalan zihnime yeniden yüklenmeye başladı yavaş yavaş. Ağırca yutkunurken dudaklarım bir parça açıldı, ben... Bayılmıştım. "Gidip su falan getireceğim iki dakikaya buradayım sakın kıpırdama yerinden!" Diye ikaz eden Boran Ağa omuzlarıma baskı uygulayıp koltuğa sırtımı yasladığında alnıma bir öpücük bırakıp gitmişti. Öyle bir durumdaydım ki hâlâ kavrayabilmiş değildim. Bunaldığımı hissettiğimde titreyen ellerimi zaptedemeyerek elbisemin kollarını çıkardım ağırca, zaten ayrı oldukları için kolayca çıkmışlardı, onları alıp yanıma koyduğumda ayaklarımın çıplak olduğunu ayakkabılarımın yerde olduğunu farkettim. Sıkıntıyla nefeslendiğimde Boran Ağa dediği gibi iki dakika içersinde içeri girdi elleri dolu. Su ve kolonya vardı ellerinde. Yanıma oturduğu gibi suyu açarak uzattı, "iç hadi kendine gel." Dedi. Suyu aldığımda bakışlarımı ona çevirmeden yavaş yavaş içtim. "Sakin ol, titreme." Dediğinde elinin tersiyle koluma dokundu omzuma doğru sürterek çıkardığında az daha su boğazıma kaçıyordu ki kendimi tutttum. "Tenin iyice soğumuş," diye düşünceli bir sesle konuştu, anlamıştım niye dokunduğunu. Yanımdan yine kalkıp yerdeki ceketini alarak bir kere sirkeledi, yanıma geldiğinde ceketini sırtımdan geçirerek omuzlarıma örttü. Sesimi çıkarmadan suyu ona verirken iyice sarındım ceketine, gerçekten üşümüştüm. Suyu yere bırakırken kolonyayı açarak, "biraz ferahla." Dedi. Eline döktüğü kolonyayı bana yaklaştıracakken geri çekildim. "Midem bulanıyor," dedim kısık bir tonda, eli havada asılı kaldı. "Kolonya daha kötü yapar." Başımı çevirerek ondan, derin nefesler almaya başladım. Ayaklarımı da koltukta kendime çektim, bakışlarım o şeyleri yaptığımız duvarın önüne gittiğinde hızla kapadım gözlerimi ama boşaydı yaşadıklarımız bu sefer gözümün önünde canlandı. Cekete daha sıkı sarınırken aldığım koku yardımcı olmuyordu ama mide bulantımı geçirmişti neredeyse sanki... "Gece," diye sessiz bir sesleniş duyduğumda kalbimin atışları hızlandı, konuşmak istemiyordum, bu konu burada kapanıp gitse olmuyor muydu? Sesli bir nefes verdi, sonra birden kendime çektiğim ayaklarımı tutup kendine çekmesiyle ister istemez dönmek zorunda kalmıştım ona. Şaşkınca ona bakarken ayaklarımı dizlerinin üzerine koydu ve ovmaya başladı, geri çekmek istediğimde bileklerimden tutarak izin vermedi. "Ne yapıyorsun?" Dedim hayretle. "Kendine gelmeni sağlıyorum, iyi gelecek biraz gevşe rahat bırak kendini." Dediğinde ayağımı ovmaya başladı tekrar. Dumura uğramış gibi hiçbir şey diyemeyerek baktım sadece ona. Eteğimi düzelterek çekiştirdiğimde bunu farketsede bakmadı, "lütfen bırak iyiyim ben." Dediğimde diğer ayağıma geçti bu sefer. Sıkıntıyla bir nefes verdiğimde başımı yanımdaki koltuğa yasladım yorgunca. "Kan basıncı bir kaç saniye beyne ulaşmadığında, aşırı sevinç ya da üzüntü yaşadığında ya da aç kaldığında bir insan bayılabilirmiş," dedi bakışlarını bana çevirerek ancak bakamadım ona. "Bilin bakalım kim aç kaldığı için bayılmış." Diye imayla konuştuğunda sesinden bastırmaya çalıştığı öfkesi belli oluyordu. Yinede cevap vermedim bir kaç saat aç kaldım diye bayılmam saçmaydı, ilk defa bu kadar uzun süre aç kalmıyordum, bence stresten ve bir hayvanın beni nefessiz bırakması yüzünden olmuştu ama beyimiz kendinde asla suç bulmazdı tabi. "İçine atma bana söyle ne diyeceksen, kaşlarını çatma öyle." Dediğinde kaşlarımı düzelttim. "Gitmek istiyorum buradan artık." Dedim dediklerinden bağımsız. Ayaklarımı çekmek istediğimde tutarak bırakmamıştı yine. "Konuş Gece! Böyle davranma konuş benimle ne olmasını istiyorsun söyle yeterki böyle gözlerini benden esirgeme... Olanların suçlusu benim kendi üzerine atma suskunlaşma bu yüzden." Dediğinde hayretle dinledim onu. Ayaklarımı bu sefer sertçe çektiğimde kurtardım ondan ve yere koydum. "Evet tek suçlusu sensin kendini bilmen ne güzel." Dedim acımasızca, gözlerim deminden beri ilk defa gözlerine değerken hayalkırıklığına uğramıştı ama bunu öksürerek duygusuz bir ifadeye bürünerek kapatmaya çalıştı. "Evet, haklısın bu yüzden öfkelenme kendine uzaklaşma benden." Dediğinde daha da sinirlendim. "Gerçekten suçlu mu arayacağız şimdi. Kendime niye öfkeleneyim? Otuza merdiven dayayan sensin kendini kontrol edemiyorsan bu senin suçun, bayılan benim nerde durup duramayacağını kavraman gerekirdi! Hayvan gibi abanman değil!" Diye öfkeyle bağırdığımda hâlâ ellerim titriyordu. Aslında sakin olmam gerekirken niye böyle dengesizce bağırıyordum ki. Karmaşık kehribarlarına bakarken, "Yani öyle demek istemedim." Diye mırıldandım bu sefer. Bir anda yanıma iyice yaklaşarak bedenime kollarını sararak kendine çekti, yüzüm omzuma yakın şekilde göğsüne yaslandı. Bir kolu belimi kavrarken diğeri enseme ulaştı. "Tek istediğim iyi hissetmen o kadar. Haklısın kendimi kaybettim..." Nefesi boynuma vurduğunda ürperdim, derin nefesler alıyordu. "Çok korktum Gece sen gözlerini kapatıp bana tepkisiz kalınca korkudan neler yaşıyorum haberin yok senin." Gerçekten sakinleştiğimi hissettim. Bir elim kucağımda aramızdayken diğerini sırtından omzuna kaydırarak tutundum ve sakin sakin soluklandım. Belimdeki kolu sıkılaşarak daha da doladığında bana ensemi hafif hafif ovdu parmakları. Garip ama sakinleştirici bir sessizliğin içindeydik, bir süre sonra. "Yaşananlardan pişman mısın?" Diye sorduğunda derince bir iç çektim. Bunu niye soruyordu ki ne önemi vardı olmuş gitmişti, ne duymak istiyordu ona ne söylersem doğru olurdu. Derin bir nefes aldığımda gözlerimi kapadım. "Değilim..." Dedim. "Kolay kolay pişman olacağım şeyler yapmıyorum... O an istedim ve oldu o kadar." Bedeni anında gevşedi sevinmişti bu boynuma vuram soluklarımdan bile belli oluyordu. Yanlış düşünmüyordum sadece kendimi geri tutamamış ve ona karşılık verdikten sonra pişmanım demek sadece kendimi kandırmak olurdu. Saçımla uğraştı kulağımın ardına koyup uçlarına doğru okşayıp duruyordu, "daha iyisin değil mi?" Diye sordu kısıkça kulağıma. "Evet," dedim mırıldanırcasına. Belime sardığı kolunu gevşeterek elini sırtıma yerleştirdi, "öyleyse derin bir nefes çek içine bakalım." Dediğinde oflayarak geri çekilecektim ki baskı uygulayarak izin vermedi. "Nefes al dedim Gece!" Diye uyardı. Omzuna parmaklarıma batırarak ciğerlerime kadar derin bir nefes aldım ve tuttum. "Aferin... Bırak şimdi." Dediğinde bıraktım nefesimi. Eli sırtımı okşadı. Sadece tıkanıp tıkanmadığımı kontrol etmişti. Dudaklarımı ıslattım yavaşça, "karnım çok acıktı." Dedim. Bu sefer geri çekildiğimde izin vermişti, "canın ne istiyorsa söyle." Dediğinde aklıma ilk gelen hamburger olmuştu, şöyle bir kaç tane olsa bol ketçap mayonez yanında da patatesleri... "Aklına getirip dudaklarını yalama Gece söyle bana." Diye uyaran Boran Ağa ile gerçektende kendime geldim. Ufak bir öksürdüğümde kehribar gözleri dudaklarımdan ayrılıp bana baktı, dudaklarım hâlâ daha sızlıyorken nasıl bu şekilde gözünü dikebilirdi utanmadan bu adam! "Hamburger istiyorum saat kaç açık bir yerler vardır umarım, ya da buranın restaurantı yapıyor mu?" Dediğimde kaşlarını çattı düşünürcesine. "Harbiden hamburger mi çekti yani?" Dedi hayretle. "Ne var bunda çekemez mi neyi var?" Diye sordum. "Yok yavrum, çeker tabi çeker de ben senden kebap falan beklerdim." "Canım bunu istiyor bulmak zorunda değilsin ben hallederim şimdi, telefonumdan bakarım." Dediğimde, "saçmalama ben hallederim sen yeter ki iste." Dedi ciddiyetle. Ne vardı şimdi bende bulabilirdim elbette. Ayaklarıma bakındığımda farketmişti bunu, koltuktan kalktıktan sonra ayakkabılarımı getirip önüme koydu, "bana kalırsa giyme başın dönebilir." Dedi ciddiyetle. Ayağa kalktım birine ayağımı sokacakken kolumu tuttarak destek oldu. "Bir şey olmaz çıplak çıkamam düğün devam ediyor gören falan olur." Dedim diğerini giymeye çalışırken. "Zaten yeterince dağıldım sayende." Diye mırıldandım onun anlamayacağı şekilde. Ceketi çıkaracakken engelledi, "Çıkarma kalsın üşürsün iyice." Dediğinde başımı salladım sadece. Koltuğun üstündeki elbisemin kollarını toplayarak eline aldığında çantamı da aynı eline aldı, almak için bir şey yapmadım. Kapıya yavaşça ilerlediğimde kolumdan tutarak durdu adımı söyleyerek. Ona sorgularcasına baktığımda yutkundu niye şimdi böyle ne diyeceğini bilmez kararsız gibi duruyordu ki? "Gece..." Dedi ve parmağıyla dudağımın çevresini gösterdi. "Rujun hep dağılmış, kötü durmuyor bence yani ama temizlemek isteyebilirsin." Dediğinde elimi direk dudağımın çevresine atarak silmeye çalıştım. "Bunu şimdi mi söylüyorsun, deminden beri bakıyorsun birde!" Diye sitemle konuştum. "Yok ama güzel duruyor." Dedi. Bakışlarımı ona çevirdiğimde gözlerini çevirerek sustu. "Tamam gitti artık tahriş edeceksin!" Diye uyardığında, silmeye devam ettim çevresini. "Telefonumu ver kendime bakacağım." Dediğimde pes dercesine baktı. Pantolonunun cebinden kendi telefonunu çıkararak bana verdiğinde ön kamerasında yüzüme baktım, kötü görünmüyordum bu yüzden kapatıp ona vereceğim zaman ekrana çağrı düştü. "Merih arıyor," diyerek ona uzattım. "Şerefsiz daha yeni mi farketmiş!" Diye söylenerek telefonu kulağına yasladığında yavasça odadan çıktık. "Zıkkımın kökü oldu Merih, otelin otoparkına gel arabayı ver bana hadi... Ulan bir şey olmuş ki senden istiyorum demi, hadi bekliyorum." Diye konuştuğunda anlamamıştım. Arabasıyla gelmemiş miydi ki Merih'in arabasını istiyordu. Telefonu cebine koyduğunda kolunu bana dolayarak kendine yaklaştırdı. "Hâlâ iyi değilsin," diye açıklama yaptı kendince. "Araban ile gelmedin mi?" Diye sordum ona bakarak. "Hayır." Dedi net bir ifadeyle daha fazlasını sorma cesareti bulamadım. Asansöre binip aşağı kata indiğimizde otoparka girdik. Karşıma geçtiğinde gözlerini üzerime dikti, dönerek yönümü değiştirsemde bakışları benden ayrılmıyor yoğun baskı altına sokuyordu beni. O odada olanlar kesinlikle kolayca sindirebileceğim şeyler değildi çünkü karşımdaki adam çok fazla ileri gitmişti aklımın alamayacağı kadar, öyle ki bu bayılmama bile neden olmuştu. İki insanın öpüşmesi her zaman abartı gereksiz ve mide bulandırıcı gelirken o buna yelteneceği zaman bile böyle bir şey hissetmemiştim... O dilini utanmazca kullandığında bile. Artık hiçbir şey öyle eskisi gibi olmayacaktı bunu o da bende anlamıştım ama şu an düşünmek istemiyordum. Bir araba yanımızda durduğunda Merih olduğunu anladım. O arabadan arabayı çalışır vaziyette bırakarak indiğinde hafif bir endişesi var gibiydi. Ela gözleri üzerimizde daha çok bana değdiğinde göz kırptı hayırdır diye. Ona cevap veremeyip gözümü yere diktiğimde. "Bana bak Merih!" Diye uyardı odağı kendine çeken Boran Ağa. "Bizimkilere dikkat et kızlardan gözünü ayırma, çokta kalmayın konağa dönün." Merih kararsızca tamam dedi. Arabaya yerleşip otoparktan çıktığımızda konuşmamıştık. Bir ara durup yemek almıştık, ikimizede paket yaptırmıştı ama neden oturup orada yememiştik anlamadım sormadım da bana yiyebileceğimi söylemişti ama her nereye götürüyorsa orayı beklemeyi tercih etmiştim. Başımı cama yaslamış ayakkabılarımı çıkarmış ceketi omuzlarımdan atmıştım çünkü klima çalışıyordu, radyoda kısıktan kürtçe şarkı çalıyorken sadece dinleniyordum. Bir ara telefonumu kontrol ettiğimde abim aramıştı bir kaç kere Hevdem'de yazmıştı, merak etmesinler diye mesaj atmıştım onlara sadece. Araba sonunda durduğunda etrafımıza baktım, her yer karanlıktı ancak önümüz harikaydı. Doğrularak baktığımda daha da emin oldum, tüm Mardin karşımızdaydı sanki, yüksek bir uçurum kenarındaydık etraf karanlıktı ama şehrin ışıkları ve gökyüzü öyle bir aydınlatıyordu ki bir kez daha hayran kalmamak imkansızdı. "Dışarı çıkmak ister misin?" Diye sorduğunda Boran Ağa, aşağı yukarı salladım başımı. O indiğinde kapımı açtım ayakkabıları giymek istemiyordum bu yüzden çıplak ayak indim aşağı. Kapımı kapattığımda yanıma gelen Boran Ağa ayaklarımı anında farkettiğinde bir şey demesine izin vermeden arabanın ön tarafına geçtim etrafına bakınarak. "Ayağına bir şey batacak şimdi," diye uyarıp yanıma geldi kolumu tutarak. "Bir şey olmaz ya, dikkat ediyorum." Dedim kolumu elinden çekerek. Seslice nefes verdiğini işitsem de umursamadım ayaklarımın ucunda yavaşça ilerledim uçurumun kıyısına. Burayı ilk görüşümdü ama mükemmeldi, bir adım geriye doğru attığımda arkamı döndüm. Döndüğüm gibi Boran Ağa'nın göğsüne çarptım, belimden tutarak destek olduğunda yutkundum, ne ara bu kadar yakınıma girmişti? "Ne istiyorsun," diye sordu sıcak nefesi yüzüme çarparken. "Telefonu mu," dedim sessizce. "Fotoğrafını çekecektim manzaranın, resimini yapacağım." Çekici bir bakış attığında bana, kıpırdamadan kendi telefonunu çıkarıp verdi yine. Telefonumu yanımda tutmak gibi bir alışkanlık yapsam iyi olurdu. Elindeki telefona bakış atarak aldığımda kilitini açmıştı arkamı dönüp biraz ilerledim ve kamerayı ayarladım manzaraya göre, en iyi açı için biraz gerilediğimde bir anda belime baskı uygulayarak durmamı sağladı. "Dikkat etsene yavrum! Sanki düz yolda ilerliyor." Diye söylendiğinde umursamadım yine. Üst üste bir kaç fotoğraf çektim, çok güzel olacaktı. "Tamamdır," dediğimde galerisine girdim fotoğraflara bakmak için güzel olduklarına emin olduğumda kapatarak geri verdim ona. Arabaya yürüdüm bu sefer, "burada yiyelim," dediğinde adımlarım yavaşladı, "gel sen buraya." Diyip kolumdan çektiğinde bu sefer belimden tutatak kaldırdı ve arabanın önüne oturttu bir anda. "Ne yapıyorsun," heyecanla nefes aldım. Ellerini belimden yavaşça çektiğinde ellerimi arabaya yasladım, yutkunarak nefes verdiğimde dudaklarımı ıslattım böyle ani hareketleri iyi gelmiyordu derken elleri bu sefer ayaklarımın altını buldu, ayağımın altını ilgiyle temizlediğinde ne desem boş olur biliyordum. Sesimi çıkarmadan her ikisini de temizlediğinde bacaklarımın arasından çıktı, "yemeklerimizi yiyelim artık." Dedi ve arabaya gitti. Başımı gökyüzüne kaldırdım, gözlerimi kapatarak sessizce bekledim. Geldiğini hissetiğimde yavasça araladım gözlerimi, yemek poşetini yanıma bıraktı sonra da getirdiği ceketi kucağıma bıraktı. "Esiyor hava soğuk, omzuna at." Dedi kısaca ve önce içeceklerimizi çıkardı. Doğrularak geriledim arabanın önü kalkık olduğundan kaymıyordum neyseki, ceketini omzuma attığımda üşümüş olduğumu farkettim. Ona yardım edip poşetin içindekileri çıkardım kendisine dürüm yaptığını farkettim dürümünü açıp ona uzattığımda aldı, bende poşetteki hamburgerleri çıkarayım derken dilimi yutacaktım neredeyse ne kadar çok almıştı böyle... Pateteslerimi açıp hazırladığımda kolama da pipet takarak arabanın üstüne bıraktım. Boran Ağa ayranını aldığında yanımda belini yasladı arabaya ve dürümünü yemeye başladı, bende kendimkileri. Birincisini yedikten sonra saç telimi çekerek diğerini açtım, kolamı yudumladıktan sonra ve patatesimi ağzıma attıktan sonra bir tane daha alıp ketçapa batırdım tam yiyecekken yan profili görünen adama baktım, elimdeki patatesi omzunun üstünden ona doğru uzattım. Buna duraksadı yandan bir şekilde bana baktığında tekrar önüne dönerek uzattığım patatesi tek seferde aldı ağzıyla. Parmağımı hızla çektim az daha onu alıyordu resmen! Bunu farkedip güldü, sarsılan omzundan ses çıkarmamaya çalışsada anlaşılıyordu. Kısa sürede doyduğumda çöplerimi topladım, Boran Ağa da bitirdiğinde bana döndü elindeki çöpü poşete koyacakken açılmamış hamburgerleri farketmişti. "Bunları niye yemedin şimdi?" Diye sordu kaşlarını çatarak. Kolamın pipetini ses çıkararak yudumladıktan sonra, "doydum napayım daha fazlası olmaz." Dedim karnımı tutarak. "Üç tane yemişsin, ufacık ulan bunlar neyini yiyemedin, kibarlık yapmasaydın keşke." Dediğinde sona doğru alaylı konuşmuştu. "Doydum diyorum, açken neyin kibarlığını yapacağım! Senin gibi duble döner gömemiyorsak suç bizim mi." Kehribar gözlerini kısarak süzdü beni ters ters, "bu cüsseye yediğim bile az, hâlâ doymuş değilim biraz daha konuşursan seni bile yiyebilirim tatlı için her zaman yerim var." Dediğinde aç aç süzdü beni bu sefer. Kızgın bakışlarımı gördüğünde dudağını yalayarak kendini geri çekti. Orada bir süre daha pek bir birimize karışmadan kaldıktan sonra arabaya binmiştik ancak bu sefer yorgunluktan bitkin düşmüştüm. En son gözlerim kapanmış ve üzerimdeki cekete iyice sarınıyordum sıcak olmasına rağmen mayışmıştım arabada. Araba bir ara durduğunda adım seslenmişti ancak umursamamıştım, "şunları alın siz, önden ilerleyin kapıyı açın. Kimse yok değil mi etrafta?" Diye Boran Ağa'yı duyumsadığımda ince sesli bir kadında cevap vermişti. "Yok efendim, haber verdim ben odayı da hazırlattık." Demişti. Bedenimi kucakladığında soğuk hava anında temas etmişti bedenime, çocuk gibi mırıldanarak, "üşüyorum," diye mızıldanmıştım. Yanağımı olduğum yere sürttüm. "Isıtacağım ben seni şimdi." Gelen ses kulağıma çok yakın temas etmişti. Bir süre sonra ise hiçbir şey hatırlamıyordum. Sabah olduğunda kıpırdandım yatakta, yastığıma daha da sarındığımda kalkmam gerektiğini hissediyordum bayadır uyuyor gibi hissediyorken uykumu almıştım sanki ama yinede bütün kemiklerim ağrıyordu. Yüzüstü yatıyorken gözlerimi araladım. Bune be! Kaşlarımı çatarak diğer tarafa çevirdiğimde başımı, saçlarım önümü kapatsada görüşüm açıktı. Dağınık saçlar gevşemiş kirli sakallı yüz, çıplak yapılı omuzlar kalçaya kadar kaymış yorgan ve ortaya serilen sert bir sırt. Boran Ağa her zamanki yüzüstü pozisyonunda yatıyorken ilk defa üstü çıplaktı. Sadece üstümü çıplaktı? Yatakta hızla kalktığımda yorgan iyice kaydı ve bakstırını görmemle hızla çevirdim başımı, çığlık atmamak için ağzımı kapadım. Dün geceye dair hiçbir şey hatırlamıyordum, olduğumuz oda bizim odamız değildi üstümde beyaz ipek bir gecelik vardı içim çıplaktı ve dün gece toplu olan saçlarım açılmıştı... Yanlış bir şey yapmamıştım değil mi? İçki içmediğimize emindim en son arabadayken bu olanlarda neydi böyle! "Günaydın, karıcım." Gelen sesle sıçradım yerimde ve açılan bacaklarımı düzelterek yataktan sarkıttım. "Burası neresi, niye bu haldeyiz? Ne yaptık biz?" Diye sordum hızla arkam ona dönükken yatakta. Ben gözümü her açtığımda niye farklı bir yerde oluyorduk hep?! "Ne demek ne yaptık biz? Kafan mı güzel senin Gece olan onca şeyi yaşadıklarımızı unutmuş olamazsın!" Diye sertçe konuştuğunda korkuyla yutkundum. "Yaptığın onca şeyi yutabilirim ama bunu asla, benimle oynamayı kes artık!" Sesimi çıkarmadığımı farkettiğinde kalbime inecek şekilde konuştu. "Git aynaya bak belki hatırlarsın sana dün gece neler yaptığımı..." Dediğinde kalbim korkuyla atmaya başladı. "Saçma sapan konuşma, hiçbir şey yapmadık hatırlamıyorum ben." Dedim karşı çıkarak. Kalbim hızla atarak verecegi cevabı bekledi ve sonunda konuştu, "Vallahi bende hatırlamıyorum bir şeyler." Umursamaz gelen sesiyle kaşlarımı çattım. "Benimle dalgamı geçiyorsun sen! Şaka mı bu ya kalbime iniyordu burada." Dedim sinirle. Yatakta bana yaklaştığını hissettiğimde gerildim. "Gerçektende..." Dedi kısık bir tonda, nefesi saçlarımda hissetmeye başladım. "Kalbine inebilirdi, neticede öperek bayılttık si- ah sikerler." Diye inlediğinde dirseğimi karnına geçirmiştim güçlü bir şekilde. "Senin ben elinin ayarını öpeyim Gece!" Dedi öfkeyle gelen sesi. "Dalga geçmeyi kes artık." Dedim ciddiyetle. "Sen şaka yapınca sorun yok bize gelince hep bir şiddet, " diye söylendiğinde geri çekildiğini yatağın sarsılmasından anladım. "Sen şaka yapma mümkünse!" Güldü. Sonra, "Yüzünü niye dönmüyorsun sen bana?" Diye sordu. "Çıplaksın çünkü üzerine bir şeyler giy hemen." Diye ikaz ettim. "Tabii biliyorsun bakınca nefesini keseceğimi bir daha asla giyinmemi istemeyeceğini ondan bakmıyorsun." Dediğinde bir takım sesler geliyordu anlamadığım. "Aynen ondan evet, giyindin mi." Dedim geçiştirerek. Birden yürüyerek önüme geldiğinde yüreğim ağzıma geldi çıplak çıkacak diye ama dünkü pantolon ve gömleğini giymişti. Yanımdaki yorganı onun gözleri daha üstüme kaymadan tutup çektim üzerime ve kapattım, gecelik beyaz ve inceydi içim belli oluyordu, iç çamaşırım vardı ama sütyenim yoktu şimdi asıl soru bu geceliği bana nasıl giydirmişti? Gözlerimi yorganın altından göğüslerime diktiğimde geceliğin önü fazla açık değildi Allah'tan. Gerçi Boran Ağa değiştirdiyse Allah benim belamı vermişti zaten. "Üzerini ben kendi ellerimle değiştirdim." Dedi aklımda soru işareti bırakmayarak. Gözlerimin seğirdiğini hissettim. "bunu niye yaptın! Uyandırsaydın sana mı kaldı üstümü değiştirmek!" Sinirle yutkundum. Ellerini ceplerine koyduğunda yarısı kapalı olan gömleği gerildi üstünde. "Kime kalmış üstünü değiştirmek peki? Ben sana o göğüş çatalını bile kimse göremez diyen biriyim kadının tekine seni giydirir miyim?!" Diye öfkeyle konuştu geri kalmayarak. "Sende değiştirmeseydin o zaman!" Gözlerini kapadı sabırla, "hem niye buraya geldik, konağa niye dönmedik?" Dediğimde tekrar tekrar yutkundum. Gelip önümde diz çöktü birden ve ellerini dizlerime yerleştirdi, yumuşak bakışlarıyla baktı bana, "konağa gitmek istemedim bizde otele geldik, uyuyordun uyandırmaya çalıştım ama uyanmadın bende kıyamadım. Sonrada buraya taşıdım seni, geceliği üstüne elbiseyi indirmeden giydirdim o şekilde yatamazdın çünkü... Geceliği giydirdikten sonra her taraf karanlıkken sadece yüzüne bakarken indirdim elbiseni biraz olsun inancın varsa sorgulamazsın zaten bunu." Rahat bir nefes verdim. O kadar şey birden bire olunca buda olmaz diyememiştim ki. "Saçlarını da ben açtım tokaların dolabın üstünde," dedi göstererek. Gözlerimi kaçırdım yorganı üstüme bastırarak. "Duş almak istiyorum, giyebileceğim hiçbir şey yok burada." Dediğimde yanağımı okşadı. "Sen duşunu alana kadar ben getirtirim sana bir şeyler." Diyerek göz kırptı. "Hadi git banyo orada her şey var." Dediğinde yatağın öteki tarafına geçerek oda telefonunu aldı arkası dönükken vakit bu vakit diyerek hızla banyoya koştum adeta. Kapıyı ardından kontrolsüzce sert kapadığımda Boran Ağa'nın homurdanmaları duyulmaya başlamıştı. 🗝️🔗🗝️ Üzerime Boran Ağa'nın verdiği poşetteki kıyafetleri geçirdiğimde kendime hayran kaldım çok güzel olmuştu çünkü. Ankara'da çok olmasa da giyerdimde burada çekinmiyor değildim. Beyaz yüksek bel bol paça pantolon ve kırmızı uzun kollu krop giymiştim. Bunları kim seçip almışsa aferin ona Vallahi.  Buharlaşan aynayı tekrar sildiğimde, yüzüme baktım bakışlarım boynuma kaydığında gözlerimi kısıp tekrar tekrar baktım. Parmaklarım bağımsızca boynumdaki kırmızı ve morun karıştığı ize gittiğinde ne tepki vereceğimi şaşırdım. Boynumu nasıl emdiğini ve ısırdığını hatırladığımda karnım kasıldı. Bunu nasıl saklayacaktım şimdi, burada sadece nemlendiriciler vardı. Kapatmazsam olmazdı çünkü tenimde fazlasıyla belli oluyordu, belkide bu yüzden aynaya bakmamı söylemişti Boran Ağa. Sıkıntıyla oflayarak geri çekildim aynanın karşısından. Saçlarımı havluyla kurutarak odaya girdiğimde Boran Ağa telefonla konuşuyordu odanın balkonunda. Komodine ilerleyerek tokalarıma baktım, saçlarımı iyice kurutmaya başladım havluyla. "Napayım yani anne, bir şey bilmiyorsun ama... kontrol edemedim kendimi bir an," kendini bastırmaya çalışarak konuşan Boran Ağa yumruk yaptığı elini yavaşça demire vurdu. Burada olduğumun farkında değildi belliki. Toplanan yatağa oturduğumda havluyu kucağıma atarak saçlarımı taramaya başladım, "pişman falan değilim az bile yaptım!" Nolmuştu şimdi annesiyle neyi konuşuyordu da az bile yaptım diyordu. "Gelmiyoruz biz siz gitmişsiniz zaten güzelce eğlenin yapın pikniğinizi kalın bir hafta bizde kafamızı dinleyelim." Dedi bu sefer, elini saçlarına sokarak geriye attı, parmaklarıyla taramaya başladı sanki ama huzursuz gergin ve öfkeli olduğu belliydi. "Anne bak sen beni dinlemiyor musun? Söyle babama gelmiyoruz biz Boran'ın da bir bildiği var ki yapmış de." Diye parladığında öfkeyle karşı tarafı dinledi bir süre. Elimdeki tarakla duraksadım bende, bir şeyler olmuştu yine belliki. "Anne-" dediğinde duraksayarak telefonu kulağında çekti ve baktı. Ekrana bakarken dişlerini sıktı yumruk yaptığı elini telefona indirecek gibi dururken bana doğru döndü. Sanırım Lalezar hanım lafını söylemiş telefonu yüzüne kapatmıştı. Beni görmesiyle duraksadı. "Sen ne ara çıktın," diye sordu. "Az önce, bir şey mi oldu niye öyle konuşuyordun?" "Bir şey olduğu yok," dedi tersçe, hâlâ sinirliydi. "Emin misin?" Diye sordum saçımı taramaya devam ederek. Telefonu yatağa attı ve yavaşça yanıma gelmeye başladığında nefes alışverişim hızlandı. Arkama oturduğunda elimdeki tarağı aldı, ne yapacağını anlamıştım ve bu küçümsenecek bir şey değildi. "Mis gibi kokuyorsun yine..." Dudaklarını saçlarıma bastırdı. "Tıpkı yeni banyo yapmış bebekler gibi." Pantolonumu avuçladım sıkıca, parmakları önümdeki saçlarımı yumuşakça kavrayarak geriye doğru çekti ve topladı. Gözlerimi istemsizce kapadığımda boğazım düğümlendi. Benim saçlarımı babam hiç taramamıştı, belki okşamıştı öylesine ama hatırlamazdım şimdi okşasa çok boş hissederdim... Ama başka bir adamın, kolay kolay kimsenin dokunamadığı saçlarıma dokunması taraması çok fazlası olurdu. Tarayacağını anladığım an elimi saçlarıma, başıma koyarak engelledim onu. Eli havada asılı kaldı, "bu yapacağın şey benim için çok ilerisi olur," dedim titreyen bir sesle. "Senin için sadece bir saç taraması olabilir ama benim için değil... Dün akşam olanlar bile bu yapacağın şeyin yerin dolduramaz. Altından kalkamayacağın yüklerin altına girme bana kalırsa." Elimi saçlarımdan çektikten sonra onu bekledim. Saçlarım değerliydi bir erkek olarak saçlarımı tarayacak olması ona ilk defa sunduğum şans olacaktı. O şansı kullanacak kadar cesaretli miydi peki. "Her teli," dedi şefkatli bir sesle. Saçlarımı avucunda toplayıp okşadı. "Her teli benim için cennete uzanan bir yol iken onlara nasıl kıyabilirim." Dedikleri içime işledi. Omzumu tutup başıma öpücük kondurdu, üst üste koklayarak öptü saçlarımı. "Ne kadar sevdiğimi biliyorsun." Dediğinde tarağı yavaşça geçirdi saçlarımdan. O kadar dikkatli ve yumuşakça taradı ki ben bile tararken bu kadar ilgi göstermedim şimdiye kadar saçlarıma. O böyle davrandıkçada göstermeyecektim galiba... Saçlarımı her tarayışında öpüyordu ve bıkmıyordu bundan, mırıldanarak iç çekişlerini de duyuyordum. Ve bu hoşuma gitmişti. Kolunu karnıma dolayıp kendine çekmesiyle irkildim, karnımdaki koluna koydum elimi. Burnunu kulağımın altına sürttü nemli saçlarımın ardından, "Sana bir soru soracağım, bana net bir cevap ver." Dediğinde ağırca salladım başımı tamam dercesine. "Dün midem bulanıyor demiştin ya hani... Orada benden mi tiksindin o yüzden mi miden bulandı yani benim yüzümden miydi?" Diye sorduğunda hayretle kaldım. Bunu içine dert etmiş olamazdı değil mi, dahası takılacak bir nokta bile yoktu ki bunda. Başımı omzumun üstünden ona çevirdiğimde burun buruna geldik, zehir sarısı gözleri merak ve korkuyu barındıyordu. Derin bir nefes aldığımda karnımdaki kolunun üstünde parmaklarımı hafifçe sürterek ellerine getirdim, kaya gibi sertleşen göğsüne sırtımı daha da yasladığımda önüme döndüm. "Dün senin yüzünden midem bulanmadı... Boran." Dediğimde nefes almayı kesti sanki. Parmağımdaki gümüş yüzüğe bakarak derin bir soluk daha aldım, tırnaklarımı elinin tersine sürttüğümde bir anda batırdım. Kısık bir inleme geldi hafif bir acıyla. "Bu bulanmayacağı anlamına gelmez!" Dedim sertçe. "Bundan sonra canımı yakacak bir şey yapacak olursan eğer Boran Asparşah, eline kazıdığım izler sızlayan yaran şahidim olsun dokunurken bile yanmak neymiş gösteririm sana!"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE