9. BÖLÜM / YENİ HAYAT
“ALİZE TABAKÇI”
Hayallerimi ve deli gibi sevdiğim hayatımı arkamda bırakıp yeni bir hayata yelken açtım ben. Herkesi, her şeyi bir kenara itip yüreğimin dediği olmayınca kaçtım. Allah’ı var iyi de kaçtım. En iyi ben kaçarım. Beni var ya bi kaçarken bi de ağladığımda görmeniz lazım mutlaka.
Tesise hiç gitmediğim ve bile isteye Deniz’in karşısına hiç çıkmadığım bir yaz geçirdim. Uğur birkaç defa şehir dışından gelen akraba ve arkadaşlarını raftinge götürdü bizim tesiste ama ben onlara da katılmadım. Deniz’i görmek istemedim. Güçsüzlüğümden değil ama beni reddeden birine haram olmalıyım düşüncesi bütün benliğimi ele geçirdi adeta.
Deniz Atı, Uğur’a sormuş beni. “Neden hiç gelmiyor” ya da “bugün gelecek mi” gibi şeyler sorup son gördüğünde de “Ona ayıp ettim. Ne diyeceğini bile dinlemedim. Özür dilemek istiyorum ama fırsat vermiyor” demiş.
Uğur da “Alize böyle şeyleri dert etmez takmıyor bile seninle olan muhabbeti. Diğer kızlar gibi değildir Alize. Her saçma şeye bozulmaz. Salla sen de” diye geçiştirmiş. Beğendim Uğur’un bu cevabını ve onu kutladım da bunun için.
Eylül ayı gelip çattığında ayrılık çanları da çalmaya başladı bizim ev için. Evde hummalı bir göç çalışması yapılıyor. Benim yurtta kalamayacağımı düşünen canım ailem yine bana olan güvenleri ile gözlerimi yaşartıyor. Güvenlikli, sadece öğrencilerin kalabildiği ve yalnızca kız öğrencilere kiraya verilen bir apart ayarladılar abimler bana. Annem ve babam benimle birlikte İstanbul’a kadar geldiler. Yuvadan uçan dişi kuşlarına yeni bir yuva kurmak için çalışan koca yürekli ailem benim…
Uğur da bana çok uzak olmayan bir yerde kendine 1+1 ev tuttu. O ailesinin onunla gelmesini istemedi. Artık büyümüş ve her şeyi kendisi halledebilirmiş. Ailesi ile Trabzon’da vedalaştı. Annem ve babam iki hafta kadar benimle kalıp döndüler. İki haftalık süreçte de ben baya baya alışmıştım.
Sınıfta çok kimseyle görüşüp konuşmuyorum şimdilik. Sosyalleşmek için de Uğur yetiyor da artıyor. Uğur bazen sınıf arkadaşları ile oluyor ve onlarla ben de tanıştım. Gül ile Kerem. Liseden beri sevgililermiş ikisi. Birlikte aynı üniversiteyi kazanabilmek için de çok çabalamışlar. Hatta ikisi aynı üniversiteye yerleşemez diye bir sene mezuna kalıp yine hazırlanmışlar. Mezuna kaldıkları yıl ikisi de birbirlerine çok yakın puanlar alınca tek tercih yapıp İTÜ yazmışlar. Birbirlerini o kadar seviyorlarmış ki farklı yerlerde okumak zorunda kalmayalım diye ikinci bir tercihi bile yapmamışlar. Bence kesin evlenirler ve çok mutlu bir aileleri olur. Çünkü daha şimdiden belli birbirlerine olan aşkları.
Uğur da ben de ikisini çok seviyoruz. Tahminen onlar da bizi çok seviyor. Bunu her fırsatta dile getiriyorlar da zaten. Sık sık birlikte vakit geçirip bir şeyler yapıyoruz. Yine böyle onlarla takılacağım bir gün okuldan çıktım ve çok aç olduğum için önce yemek yemeye gittim.
Benim yaşadığım her yerde kendime ait izler bıraktığım dükkanlarım vardır mutlaka. Mahallenin bakkalını, çaycısını, otobüs bileti satanını ne bileyim dükkanı olan herkesi tanımak isterim. Bana kendimi oraya ait hissettiren bir şey çünkü bu.
Bakkala girdiğimde “Bir ekmek” deyip çıkmak benlik bir şey olmadı hiç. Bakkaldan içeriye girer girmez “Mehmet amca günaydın bugün nasılsın?” demek gerek bence. Ben böyle rahat edebiliyorum ve yaşadığım yerleri böyle anlamlı hale getirebiliyorum. Onların da bana ismim ile hitap etmeleri, milyon tane müşterileri olan İstanbul’da beni tanımaları çok hoşuma gidiyor. Gurbette değil de evimde gibi hissediyorum. Kuaförüm Necla abla mesela birkaç hafta üst üste gitmesem arayıp iyi olup olmadığımı sorar hemen. Ben böyle ilişkiler kurunca içim rahat oluyor. Karadeniz insanı olduğum için belki de çok konuşkan ve sıcak kanlıyım.
Annemler beni tek başıma İstanbul’a gönderirken hemen herkes ile sohbet edeceğimi herkesi kendim gibi görüp seveceğimi çok iyi biliyorlardı. Bu yüzden beni sıkı sıkı aylarca tembihlediler aslında.
“Bak kızım sen sıcak kanlısın çabuk kanarsın. Orası büyük şehir, kendin gibi sanma herkesi. Herkesle tanış olmaya uğraşma. İyisi var kötüsü var beni yüreğim ağzımda bekletme yavrum” dedi durdu annem sürekli.
Ama ben sokaktan geçenleri durdurup tanışmıyorum ki. Her gün gördüğüm insanlar ile tanış olmak sohbet etmek kötü bir şey değil bana göre. Bilemedim tabi o zamanlar annemin içine doğuyormuş da beni o yüzden uyarıyormuş.
İşte yine bir gün ben yemek yedikten sonra Gül, Kerem, Uğur ve ben buluştuk. Gül’ün gittiği değişik değişik bir sürü kurs isminden ve kendini nasıl daha fazla geliştirebileceğinden bahsettik. Bu konuşma bende de değişik meraklar yarattı ve benim de kafamda gideceğim kursları şekillendirmemi sağladı.
O sırada okul açılalı da 7 hafta olacak ve vize sınavları denilen bir sınav haftasına gireceğiz. Şimdilik bir sorunum yok okul ile de İstanbul ile de. Ama sadece ailemi çok özlüyorum. Buna da çözüm bulmak için kendime hiç boş zaman bırakmamaya karar verdim. Ehliyete ve piyano kursuna yazıldım. Buraları bitirince ya da kolaylayınca pastacılık kursuna da gideceğim. İşleyen demir pas tutmaz misali kendimi oradan oraya atmaya başladım artık.
Evde boş kalmak bana hiç iyi gelmiyor. Bomboş pineklemek hem psikolojimi bozuyor hem de sürekli Deniz’i düşünmeme neden oluyor. Bizim bakkalın önlerinde sürekli piyano kursu için broşür dağıtan bir çocuk vardı. Her gün o çocuğu görünce piyano ile ne alakası olduğunu anlayamayıp onunla da tanıştım tabi. Anketörlük işi yapıyormuş ve dağıttığı broşür kadar kazanıyormuş. Artık ne zaman görsem onunla da selamlaşıyorum. Çünkü sıcak kanlı olmak…
İşte piyano kursunu keşfetmem tamamen o çocuk sayesinde oldu. Birkaç broşür aldım ki işi erken bitsin. Ertesi gün gidip kaydolacaktım. Abimlere piyano kursunu söylediğimde;
“Özünü unutuyorsun sen Londralı mısın? Kemençe kursuna git” diye benimle dalga geçtiler. Ama ders çalışırken falan dinlediğim Vüsal Namazlı ile Evgeny Grinko beni piyano aşığı yapmışlardı galiba. Belki ileride kemençe de öğrenirdim emin değilim. Şimdilik bu iki kurs ile başlayacaktım.
Abimler de annem ile babam ve kardeşim de sık sık arayıp nasıl olduğumu soruyor yaptığından ettiğinden gittiğin her yerden haberimiz olsun diye ısrarla söylüyorlardı. Ben yanlarında yaşarken böyle kıskanılmaya alışkın değildim çünkü beni saldım çayıra Mevla’m kayıra diye büyüttüler. Ama şimdi gözlerinin önünde olmadığım ve büyük şehirde olduğum için sanırım sürekli başıma bir şey mi geldi diye merak ediyorlardı.
Deniz’den kaçıp gelmiştim ama sürekli ondan da haber almak istiyordum. Ne yapıyor, nerede, nasıl bilmek istiyordum ama sorabilecek kimsem yoktu. Sosyal medya hesabına gitti birkaç kez elim ama eklemedim de yazmadım da. Dedim ya aşkından ölsem bir daha bir şey demem zaten o ego yığınına. Kendini peşindeki asalaklar ile tatmin eden biri o. (Kalbim hiç öyle düşünmüyor ama şimdi konumuz bu değil!)
Bir cumartesi sabahı yine ailemi görüntülü arayıp şen kahkahaları ile karşılıklı kahvaltı yapıyorduk. Herkes birbirine sataşıyor sanki ben de oradaymışım gibi sohbet ediyorduk. Kapı zili çaldı annemlerin evinin. O zilin sesini bile özlemişim inanır mısınız? Normalde evdeyken sürekli biri geliyor ya da kardeşim sürekli zile basıp su istiyor diye sinirleniyordum. Kırıp atmak istiyordum o zili. Ama şimdi uzaklaşınca o kapı zilini bile özlemişim. Telefonda konuşurken arkada çalınca fark ettim özlemimi ama kimseye çaktırmadım tabi.
Ben özlem duygularım ile harmanlanırken telefonun görüntü açısına Deniz girdi birden ve benim elim ayağım sanki aylar geçmemiş gibi buz kesti aniden. Kımıldayamadım. Ama kendisinin yedi sülalesi rahat olduğundan beni görür görmez “Oooo hasret gidermece mi var? Selamlar Alize nasılsın?” dedi.
Adım onun ağzından çıkınca sanki benim boğazıma bir şeyler batıyor gibi oluyordu. En acilinden kendimi toparladım ve “İyi Deniz ABİ” dedim. Her seferinde abi kısmını bastıra bastıra, inlete inlete söylüyorum. “Bano Denoz demo bano abo de” dediği için ona her hitabımın arkasına ABİ ekliyorum mutlaka.
Bir anda kımıldanmaya da başladım ve “Ben şimdi piyano kursuna gideceğim geç kalıyorum. Öpüyoruuummm herkesiiiii” dedim kapatmak için.
Ama annem kapatmama izin vermeyip hemen lafa atıldı “Dikkat et güzel kızım. Bak aklım hep sende. Ne olur kendine çok dikkat et annem” dedi. Normalde oğlanları harekete geçirmemek için bu kadar insanın içinde demezdi bunu. Çünkü abimler zaten dön yeter artık demek için bahane arıyorlardı. Annem tek dayanağım olarak hep ‘ben kızıma güveniyorum’ mesajı verirdi ama bugün ne olduysa dayanamadı ve bunları söyledi.
“Merak etme annecim. İsterseniz piyano kursunun adresini de atayım size başıma bir şey gelirse beni bulacağınız yeri bilirsiniz” dedim gülerken. Aslında onlar da güler zannettim ama Deniz dahil hiçbiri gülmüyor aksine sinirli bakıyorlardı.
Hemen durumu toparlamak için “Uzaya gitmiyorum Allah aşkına bakışlarınızın haline bakın. Piyano kursuna gideceğim ve telefonum hep yanımda. Alışın artık biraz. 4 sene nasıl geçecek böyle” dedim.
‘Tamam sen dikkat et, bak kimseye güvenme, insanlarla fazla muhabbete girme, üstüne vazife olmayan işlere karışma, geç saatlere kadar dışarıda kalma’ nasihatlerinden sonra kapattık telefonu ve ben hemen tek kişilik kahvaltımı toplayıp kursa kayıt olmak ve belki ilk dersimi de almak için evden çıktım.
Annemin dedikleri biraz canımı sıktı. Eli yüzü de bembeyaz ve solgun duruyordu. Ben İstanbul’a geldiğimden beri rahat uyuyup yemek yiyemiyormuş öyle dedi babam. Ben de alışır elbet diye hep bekledim ama bugün bir farklı baktı bana. İçime dert oldu bakışları. En yakın zamanda biraz gidip görsem iyi olacak diye düşündüm yürürken. Deniz’i görmek de tüm dengemi alt üst etmişti zaten yine.
Bu piyano kursunu seçmemin bir nedeni de yürüme mesafesinde olmasındandı. Hafta sonları böyle temiz hava alarak yürüyecektim. Bana da hem hareket olacak hem de müzik ruhuma iyi gelecekti. Bir taşla iki kuş…
Müziğimi açtım kulaklıklarımı taktım ve yürüdüm. Yolda bir kedi yavrusu görünce durdum çantamda hep taşıdığım küçük ödül mamalarından çıkarıp verdim ve devam ettim. Telefonumdan baktığım kadarıyla navigasyon beni eski köhne bir binanın önüne getirince acaba yanlış mı geldim diye durup etrafa bakındım. O broşür dağıtan çocuğun içeriden çıktığını görünce yüzümde gurbette Türk görmüş gibi bir sevinme oldu.
“Semih merhaba. Kurs bu binada mı, hiç iyi görünmüyor bina” dedim.
“Abla sen bir de içeriyi gör ya çok güzel. Mekan İstanbul kural bir: Dış görünüşüne göre yargılama” dedi.
“İyi peki görelim bakalım” derken en kötü bir daha gelmem ya ne olacak diye düşünüyordum ki onun gittiğini fark edip “Nereyeeee beni bir kursa soksaydın ya” dedim. Neden bilmiyorum binaya tek girmeye korktum galiba. Ama Semih’in dediği gibi içerisi iyiyse diye de girmeden edemedim. Sonuçta İstanbul’da kiralar çok pahalıydı ve onlar da içine yatırım yapmış olabilirlerdi.
“Abla benim işe yetişmem lazım ekstra var bugün parası da iyi. Sen bir alt kata ineceksin. Korkma içeride bir sürü kız var” dedi ve hızlı hızlı gitti.
Bu çocuğu da bayadır bizim mahallede görüyordum. İhtiyaç sahibi bir gariban gibi duruyordu. İçimden neden bana yamuk yapsın ya abartıyorsun diye düşünüp köhne binaya girdim.
Işıklar yanmadı beni görünce ve telefonumun fenerini açıp alt kata doğru inmeye başladım. Aşağıda sarıya boyanmış bir kapı görünce durdum elimle çaldım ama hafif aralıktı kapı. İttirip iyice açınca tam da Semih’in dediği gibi ferah ve aydınlık bir yere açıldı kapı.
Hem “Kimse yok muuuu” diye bağırıyor hem de minik adımlarla ilerliyordum ki arkamda elektrikli bir ses duydum. Hızla ve korkuyla arkama dönünce tekerlekli sandalyede oturan ve bacağının biri olmayan bir adam gördüm.
“Merhaba. Ben piyano için gelmiştim” diyebildim tedirgince gözlerine bakıp.
Arkasından üç tane daha iri yarı adamın odaya girdiğini gördüm ve birinin elinde morarmış kesik bir bacak vardı. Bacak gerçek miydi, neden yanlarında taşıyorlardı, bu ne iğrençlik ve koku diye düşünürken yavaşça kapıya doğru adımladığımı hatırlıyorum. Ağır bir koku ve genzimde bir yanma hissi ile felaket bir karanlığa doğru çekildim.
Gözlerim kapanırken aklıma annem geldi. “Acaba bacağımı kesip adam için mi alacaklar ben donör müyüm” diye saçmaladığım da hayal meyal aklıma geliyor.