6.bölüm

1261 Kelimeler
Gözlerim mi bozuldu diye düşündüm ama hayır, karşımdaki kişi bana doğru yaklaşıyordu. Tam önünde durdum. "Kayra, inanamıyorum hayattasın! Ama nasıl olur, şehit olmuştun, haberlerde öyle duydum. Nasıl, ama nasılsın? Bırakalım, seni çok özledim Kayra." Kardelen’den devam... Karşımdaki kişi kollarını boynuma dolamış, adeta sarmaşık gibi sarmıştı bedenimi. Elimdeki silahla birlikte kollarını bedenimden çekmiştim. Bir adım geri çıkıp: "Bana Kayra demekten vazgeçin, ben Kayra değilim." deyip geri odama döndüm. Derin bir nefes alıp kendime gelmek için yüzümü yıkadım. Aynadan gözlerimin ta içine baktım. Hayat gerçekten çok garipti ama toparlanmalıydım. Yüzümü kurulayarak giyinmeye başladım. Siyah kamuflajlarımı giyip saçımı sıkı at kuyruğu yapıp siyah şapka taktım. Siyah postallarımı da ayağıma geçirip hazırdım. Siyah çantama harita, dürbün gibi araç gereçleri koyup belime silahımı taktım. Çantaya yedek şarjör de ekleyince odadan çıktım. Salona geçtiğimde oturuyorlardı, herkesin gözü benim üzerime dönmüştü. "Asaf’ın bekle, ben de hazırlanıp geleyim." Elimle dur işareti yapıp: "Gerek yok, tek başıma hallederim." İtiraz etmeyen sesiyle konuşan Asaf: "Beraber gidelim, ben hazırlanıp geleceğim." Adımlarım kapının dışına çıkmadan, az önce bana sarılan kişi tekrar karşıma dikildi. "Kayra, bana kızgınsın biliyorum ama lütfen otur konuşalım." "Ben Kayra de—" "Bak, sadece dinle, konuşmadan kesmeden dinle beni. Lütfen Kayra, biz bunu hak ediyoruz. Her şeyi anlatacağım." deyip kolumdan çekip beni koltuğa oturttu. Karşıma kendisi geçti, Asaf da salona geri geçip tekli koltuklardan birine oturdu. Ben de dinlemeye başladım. "Evet, biliyorum kaç yıl geçti, söyleyemedim, sana anlatamadım. Ameliyattan sonra size öldü denildi çünkü bana özel görev geldi ve gitmek zorundaydım. Görev 3 yıl sürdü. Bu süre zarfında aklımdan senden, annemden ve Aslan’dan başka hiçbir şey geçmedi. Yaşadığımız onca şeyi film gibi tekrar tekrar hatırladım, sürekli zihnimde döndüler ama mecburdum. Haber veremedim, sonra korktum Kayra, yemin ederim seni kaybetmekten korktum. Sonra Issız Timine alınmışsın, eskisi gibi hala çok başarılı bir kadın olmuşsun sen." Devamını dinlemek istemedim. Karşımda oturan kişinin sesi titriyordu ama gözleri hâlâ benden bir onay, bir affediş arıyordu. Ben ise ifadesiz bir yüzle ona bakıyordum. Ne söylediği değil, neyi sakladığı daha çok ilgimi çekiyordu. “Beni tanımıyorsun,” dedim soğuk bir sesle. “Ve tanıdığını zannediyorsun. Aramızda geçen her şey, düşlediğin her anı… o benim değil.” Onun yüzündeki şaşkınlık, sessizlikte daha da büyüdü. Dudakları aralandı, bir şey söyleyecek gibi oldu ama sözleri boğazına takıldı. Başımı yana eğip gözlerinin içine baktım. “Bak, buradan sonra ne dersen de, benden Kayra çıkmaz. Ben Kardelen’im. Bunu kabullen.” Asaf’ın sessizce izlediğini, ama kaşlarının çatıldığını fark ettim. O, kelimelerden çok beden dilini okuyan bir adamdı. Bu yüzden dudaklarımı sımsıkı kapatıp gözlerimi ondan kaçırdım. Kalktım, üzerimdeki siyah kamuflajın sert kumaşının çıkardığı hışırtı salonda yankılandı. Çantamı omzuma taktım. “Görev bekliyor.” dedim kısa bir tonla. Kapıya yöneldiğimde, arkamdan hâlâ bana Kayra diyen o sesi duydum. Ama bu kez dönmedim. Mert’in, “Üzülme Ömer, zamana ihtiyacı var, bize de Kayra değilim deyip duruyor. Sadece zaman gerek, görevinin ağırlığından olsa gerek ve seni görmenin şokundan olmalı.” dediğini işitmiştim. Kapıdan çıkarken Asaf’ın bakışlarının üzerimde ağırlaştığını hissettim. Onun da aklında sorular vardı ve ben biliyordum, bu soruların cevabını bulana kadar peşimi bırakmayacaktı. Dışarı çıktığımda gece soğuğu yüzüme çarptı. Adımlarım sertti. Önümdeki görev hem fiziksel hem de zihinsel bir savaş olacaktı. Ve belki de bu gece, geçmişle gelecek aynı yerde çatışacaktı. Ağır adımlarla merdivenlerden inmiştim. İnerken düşüncelerimle boğulmaktan kaçmak içindi belki de. Sonunda aşağı inmiş, arabamın yanına varmıştım. Kapıları açıp, ilk arka koltukta çantamı bırakıp şoför koltuğuna yerleştim. Arabayı çalıştırdıktan saniyeler sonra kapı bir anda açılıp içine Asaf binmişti. Çantasını arka koltuğa atıp iyice yerleşti. Gözlerimi ona çevirip: “Tek gideceğimi söylemiştim.” dedim, sesimin tonuna dikkat edemezken. Gözleri bana değip: “Ben de beraber gideceğiz demiştim. Çok konuşma da çalıştır da gidelim hadi.” Demesiyle “Hasbinallah” çekip gaza bastım. Aradan yaklaşık 3 saat geçtikten sonra arabayı çok görünmeyecek bir alana çekip sırt çantalarımızı alarak devamını yürüyerek gidecektik. Harita üzerinden en kısa mesafedeki yoldan gitmek makul geldiği için o yönden ilerliyorduk. Yol patika, çalılık ve kocaman dikenli bir yoldu. Yerdeki koca koca taşlar da cabası. Nihayet yolu bitirmiş ve aradığımız üssü bulmuştuk. Büyük kayalıkların arasına yapılmış bir üstü burası. Kayalıkların arkasına gizlenmiş durumdaydık. Asaf, benim gizlendiğim kayanın sağ tarafındaydı. Çantamı yanıma çekip içinden gece görüşlü dürbünümü alıp izlemeye aldım. Dışarıda sadece 5 adam bulunuyordu. Birkaç saat bu şekilde izledik. Dışarıdan içeriye, içeriden dışarıya çıkan hiç kimse olmamıştı. Çok enteresan bir durumdu. Sanki bizi yemliyor gibi bir düşünce dolanmaya başladı kafamın içinde. Eğer ana üs burası olsaydı, burada bit yavrusu gibi şerefsiz kaynardı ama bunun onda biri bile yoktu burada. Bir hareketlilik olunca dikkat kesildim. İçeriden biri çıkıyordu. Yanında biriyle konuşarak, yüzü bize dönük değildi. Konuştular, sonra ayrıldılar. Biri şerefsizlerden biriyle konuşmaya başlarken bize sırtı dönük olan orman tarafına, yani bizim o tarafa bakan yöne geliyordu. Böylece yüzünü net görecektik ve bingo! Yüzü net bir şekilde görüyordum artık. Bu, Asaf’ın “hain olamaz” dediği adamın ta kendisiydi. Gözleri etrafı tararken kayanın arkasına iyice sindim. Tabii ki Asaf da… Gözlerimiz Asaf’la kesişti. Gözlerime çok yoğun bakıyordu ve bu, kalbimde bir hareketlilik hissetmeme sebep oldu. Birkaç dakikanın ardından tekrar içeriye giren Osman ile biz de toplanıp kendi arabama doğru yol aldık. Bu kez arabayı Asaf kullanmak istediği için üstelemedim, kabul edip sağ koltuğa geçip oturdum. Radyoda çalan şarkı bana çok doğru gelmişti. Ne diyordu şarkıda: "Seni kalbimle sevmem çünkü durur Bedenimle sevmem çünkü çürür Bol bir tişörtle toplu saçlarımla Ruhumla sevemezsem seni Utanır insan böyle olunur mu Bir sözüyle dünya durur mu Tüm işin arasında eli saçlarımda Ruhumla sevemezsem seni Bana aşk olsun Bana aşk olsun Sana aşk olsun Sana aşk olsun" Ruhunla sevemezsen beni… Ne kadar doğruydu sözler. Kafam allak bullak olmuşken düşünceler arasında boğulmak üzereydim. Sonunda şehre tam anlamıyla girmiştik. Bildiğim yolda ilerlerken Asaf’a dönmeden: "Şu ara sokağa girsene." "Niye, ne oldu?" "Lütfen soru sorma, gir hadi." İki dakika geçmeden: "Tamam, dur burada." deyip arabadan inmiştim. İnerken, inmez içime derin nefesler çekerken rahatladığımı hissettim. Arabada aldığım her nefes beni boğacakmış gibi hissetmiştim. Biraz ileride olan banka bağdaş kurup oturdum. Arkamdan gelen Asaf da kendini yanıma bıraktı. Gözlerim bir karşıya dindi. Neredeyse tüm şehri görebilecek bir yerdi. Aşağıda sokak lambalarının ışığı varken bu kez gözlerim gökyüzüne tırmandı. "Ne çok yıldız var bu gece." dedim, yüzümde gülümseme varken. Sadece “Evet” demekle yetindi. Gökyüzüne bakarken: Babam hep söylerdi; gökyüzündeki her yıldız, birinin sevdiğine aitmiş. Herkesin bir yıldızı olurmuş ve o yıldız, her gece yukarıdan bize bakar, iyi miyiz diye kontrol edermiş. Bu gece sanırım hepsi orada ve bana bakıyor. Sesim güçsüz çıkarken, ağlamaklıydım da aynı zamanda. “Eğer beni görüyor ve duyuyorsanız… Ben çok yoruldum. Ben artık ayakta kalacak gücüm bile yok, anlıyor musunuz? Siz orada huzurla yatarken ben acı çekiyorum. İki kişilik acı çekiyorum, anlıyor musunuz? Beni duyuyor musunuz?” Artık gözyaşlarım kendini salmışken: “Benim yüzümden değildi… Ben değildim, ben masumum. Yeter artık kabuslarımdan gidin. Yeter artık, yeter!” Asaf beni kendine çekip sarılmıştı. Kokusu buram buram gelirken gözyaşlarım azaldı ve bir süre sonra durdu. Öfke patlaması geçirmiştim. Kokusu beni mayıştırmış ve son hatırladığım şey, Asaf’a kısık gözlerle bakıp: "Kimseye bundan bahsetme." olmuştu. Uykunun kollarına teslim olmak üzereyken bir çığlık beni kendime getirdi. Bedenimi Asaf’tan ayırıp hızla ayaklandım. Silahımı belimden çıkartıp bu tarafa koşan kadını kolundan tutup arkana çektim. Elinde içki şişesi ve bıçakla koşarak yaklaşan şerefsize gözlerimi dikip ona bir meydan dayağı atmam şart olmuştu. Kadının önüne geçmeye çalışırken elindeki şişe olan kolunu tutup geri çevirdim. Dökülen içki, gözlerinde şeytanı parlamaya vesile olmuştu. Kolunu benden kurtarmıştı. Bıçağı bana saplayacakken geri kaçmam üzerine karnına diz kapağımı geçirdim. Elindeki şişeyi fırlatıp üzerime gelmeye devam etti. Bu sırada kadını sakinleştirmeyi başaran Asaf bana yaklaşmıştı. Gittikçe düğüm olmuştuk artık, ben ve sarhoş piç kurusu… Kargaşa halindeyken Asaf, benden sarhoşu korumaya çalışıyordu. Elimdeki silah aniden ateşlendi…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE