Acı… Bir acı hissetmiyordum. Gözlerim Asaf’a döndü ama odada bir acı belirtisi yoktu. Sarhoşta da bir şey yoktu. Kız bizden uzaktaydı ve silah boşa patlamıştı. Tekmemi sarhoşun karnına indirip yere yuvarlanmasını sağladım. Pislik, yere düşer düşmez sızmıştı.
Kızın yanına yaklaşıp,
— İyi misin? Bir şey yaptı mı bu pislik sana? diye sordum.
Kızın gözlerinden yaşlar süzülürken kekeleyerek:
— H-hayır… Bir şey yapamadı. Kaçtım ama çok korktum, dedi.
Kollarını bedenime sardı. Ben de sarılmasına karşılık verip,
— Geçti, geçti… Korkma artık, dedim.
Asaf çoktan yanımda belirmişti. Dudaklarımı oynatıp “su” dedim. Az önce oturduğum yere kızı oturttum. Asaf’tan aldığım şişeyi kıza uzatıp:
— Al, iç biraz. İyi gelir, dedim.
— Teşekkür ederim… dedi ve kana kana içti.
— Biraz ensene sür, rahatlarsın, diye ekledim.
Dediğimi birebir uyguladı. Daha iyi misin, diye sordum. Başını sallayarak onayladı ama sadece eve gitmek istediğini söyledi.
Peşime takıldı, evimi öğrenmesin diye koştum, koştum, buraya kadar gelmişim.
— Tamam, daha fazla düşünme, kendini üzme. Gel, seni evine bırakalım, dedim.
Kafasıyla onayladı. Arabanın arka kapısını açıp oturdu. Asaf çoktan direksiyona geçmişti. Ben de ön kapıyı açıp bindim.
Kızın evine geldiğimizde kapının önünde durduk. Kız mahcup bir sesle:
— Şey… Ben sizin de gecenizi mahvettim. Ama çok yakışıyorsunuz abla, dedi.
“Öyle bir şey yok” diyecektim ki sözleriyle dumura uğradım.
— Bu arada abi, ablamı üzme. Bir an önce evlenme teklifini et bence. Ona bakarken gözlerindeki aşk her halükârda belli oluyor. Bence o da kabul eder. Çocuklarınız olursa dünyanın güzellik ve yakışıklılık oranı artar, dedi.
Asaf gülümsedi.
— Eyvallah kardeşim, dedi.
Kız teşekkür edip evine girdi. Bir dakika sonra ışıklar yanmıştı. Oradan uzaklaşmaya başladık.
Kafamı Asaf’a çevirip:
— Niye gülüyorsun sen? diye sordum.
Sakallarını kaşıyor gibi yapıp:
— Hiç, gülmüyorum, dedi.
— Gülüyorsun, görüyorum Asaf!
— Hoşuma gitti, olamaz mı?
— Olamaz tamam mı! Gitmesin hoşuna falan!
Asaf arabayı sağa çekti, kafasını bana yaklaştırdı. Aramızda beş santim ya vardı ya yoktu. Gözleri dudaklarıma kaydı, sonra tekrar gözlerime… O an ortamda çalan zil sesiyle kendimi ondan geri çektim.
Telefonumu açarken Asaf arabayı tekrar çalıştırıp yola devam etti. Arayan Naime’ydi.
— Alo?
— Kardelen, neredesiniz siz? Kaç saat oldu, hâlâ ortada yoksunuz!
— Geliyoruz Naime, bir şey mi oldu?
— Yoo, olmadı. Kardeşimi merak edemez miyim? Ama arkadan Samet’in komutanım diye bağırışını dinlemekten kulaklarım çınladı. Allah rızası için çabuk gelin, karnım açlıktan öldü!
Arkadan Meyra’nın sesi geldi.
— Komutanım, vallahi bu Samet on tane havuç yedi, zor tutuyorum. Acil gelin, yoksa bu manyak yine zehirlenerek başımıza bela olacak!
Araba, gecenin sessiz yollarında ilerlerken camdan dışarı baktım. Karanlık şehrin ışıkları birer birer kayıyordu gözlerimin önünden. Az önceki yakınlığı düşünmemek için kendimi zorluyordum ama nafileydi. Asaf direksiyona odaklanmış gibi görünse de bakışlarının ara sıra bana kaydığını hissediyordum.
— Ne düşünüyorsun? diye sordu aniden.
— Hiç… dedim kısaca.
Göz ucuyla bana baktı. Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
— Sen beni fazla gözlemliyorsun, dedim.
— Mecburum. Bir şeyleri saklıyorsun gibi hissediyorum.
— Belki de saklamıyorumdur… Belki de, dedim alçak bir sesle.
Eve vardığımızda içeriden kahkaha sesleri geliyordu. Kapıdan içeri girer girmez Naime elindeki bardağı masaya vurdu.
— İşte geldiler! Hepimizi öldürecekti bu ikisi, komutanım! diye isyan etti Mert.
Samet elinde koca bir havuçla ortaya çıktı.
— Komutanım, yeminle biraz daha gelmeseydiniz, bu Mert dümbeleğini havuç gibi kıtlardım ya!
Mert kaşlarını çatıp:
— Valla komutanım, bu denyodan beklerim ben. Kıtlayabilir de, güvenmiyorum, dedi.
Asaf kahkahayı bastı. Ben de istemsizce güldüm.
— Samet, senin midene kuyu açsak hâlâ doymayacaksın!
Naime gözlerini devirdi.
— Ömer, vallahi doğru diyorsun Asaf. Bu çocuk birazdan tavşana dönecek.
— Tavşan dediğin hızlıdır, ben de hızlıyım, diye atıldı Samet.
— Sen hızlı değilsin, çok konuşkansın, dedim sert ama gülerek.
Meyra araya girdi:
— Komutanım, ciddi söylüyorum. Samet birazdan patlayacak. Mutfağa girin de şuna adam gibi yemek hazırlayın, nolur! Yoksa geceyi hastanede bitireceğiz.
Asaf ceketini çıkartıp sandalyeye bıraktı.
— Hadi bakalım, görevimiz Samet’i doyurmak!
Herkes gülmeye başladı. Gerginlik dağılmış, yerini sıcacık bir samimiyet almıştı.
Mutfakta Naime’yle yemek hazırlarken bana sessizce yaklaştı.
— Kardelen, biraz önce telefonda sesin garipti… Bir şey mi oldu?
Gözlerimi yere indirdim.
— Bir şey olmadı, dedim kısaca.
Yemekler hazırlanıp sofraya konuldu. Samet öyle bir saldırdı ki hepimiz kahkahaya boğulduk.
— Bu çocuk açlık değil, bildiğin kıtlıktan çıkmak, dedim gülerek.
O sırada Asaf gözlerimi yakaladı. Masanın karmaşası içinde bana öyle bir bakış attı ki… Sanki her şey dondu. Yalnızca o bakış, yalnızca kalp atışım vardı. Yüzümde sıradan bir tebessüm duruyordu.
Gece ilerlediğinde kızlar odalarına çekildi. Erkekler yukarı çıktı. Ev sessizleşmişti. Balkonda demirlere yaslanıp gökyüzüne baktım. Yıldızlar parlıyordu. Ömer yanıma geldi. Bir süre sessiz kaldık. Sonra boğazını temizleyip:
— Kayra… Eskisi gibi olalım istiyorum. Neler oldu bilmek istiyorum. Artık aynı görevdeyiz. Hem… gözlerime bakıp, lütfen anlat, dedi.
— Daha görevle ilgili bana bilgi verilmedi, dedim.
— Yarın gelir. Ama sen bana, bensiz neler oldu, anlat. Merak ediyorum…
Cevap veremedim. Sessizlik boğazımda düğüm oldu. O da sustu, sadece yanımda durdu. Ve ben, yıldızların altında içimdeki fırtınayı bastırmaya çalıştım.
— O zaman… bir şarkıyla anlatayım sana. En başından…
Sincan da bir tim doğdu
Adını aslan koydun
Can dostumdun ama şehit oldun
Kalbimde can buldun ama şehit oldun
Alınacak kanım intikamım oldun
Bayrakta kendine yer buldun
Güneşken buz oldum
Artık kayboldum
Issız bana Yuva olmuş
Kurdum ,yurdum ,yuvam olmuş
İntikam buzlu bulunmuş
Benmiydim yoksa
Zamanla geçer sanma
Şahitliğin geride kalanı
Kaybolmadımm
Ben burdayım
Rüzgar almış savurmuş
Bizde böyle yok olmuşuz
Sabah olmuştu. Karargâhta toplantı odasında toplandık. Ömer’in bizimle çalışması üstler tarafından onaylanmıştı. Asaf ciddi bir ifadeyle:
— Yarın görevimiz var, dedi.
Ortam bir anda sessizleşti. Herkes ona döndü.
— Hedef, sınır hattına yakın bir bölge. İstihbarata göre büyük bir sevkiyat yapılacak. Bize düşen, sevkiyatı engellemek ve içerideki isimleri tespit etmek. Bu sevkiyat, görevimizin ilk adımı olacak.
Ömer söz aldı:
— Bölgeyi iyi biliyorum. Dağlık alan. Pusuya yatarlarsa çıkışımız zor olur. Dikkatli olmalıyız.
Naime masaya doğru eğildi.
— İHA desteği var mı?
— Var. Ama sadece ilk etapta. Radara yakalanmamak için gece görüşünden faydalanacağız, dedi Asaf.
Samet bir an ciddileşti.
— Komutanım, ben öncü gidebilirim. Arazide hızlı hareket ederim. meyra lafa atlayıp bende geleyim daha çabuk haraket ederiz bende iyi bir yere mevzilenir sizi korurum, dedi mert.
Asaf başını salladı.
— Önce keşif yapacağız. Gereksiz kahramanlık yok. Bu işte hata kabul edilmez.
Ömer bana baktı. Kayra onu
— Kardelen diyerek düzelttim peki kardelen, senin görevin içerideki şüpheliyi teşhis etmek. Kimliğini ortaya çıkarmamız çok önemli.
Başımı salladım.
— Anlaşıldı.
Plan netleştikçe ortam ağırlaştı. Hepimiz yarının kritik olduğunu biliyorduk.
Asaf son cümleyi kurdu:
— Hepiniz dinlenin. Yarın gece uzun olacak.
Toplantı bitince herkes dağıldı. Mert Samet’le uğraşıyor, Naime Mert’e kızıyor, Meyra gülüyordu. Ömer sessizce balkona çıkmış, sigarasını yakmıştı. Asaf ise odasına çekilmeden önce bana kısa bir bakış atıp üst kata geçti.
Kafamda binbir düşünceyle odama girdim. Yarın yine ölümle burun buruna geldiğimiz bir gün olacak alaska...