5.bölüm

1001 Kelimeler
Herkes çil yavrusu gibi dağılmış oturuyordu. Naime ile biz de odalarımıza çekilip, valizlerimizi hazırlamak için odacığımıza geçmiştik. Eşyalarımı valizime yerleştirmiş, yatağıma bağdaş kurup oturmuştum. Çaprazımda kalan aynama gözlerimin değmesiyle, gözlerimdeki yorgun ama güçlü duran o kadınla bakıştım. Yaptığımdan pişman değildim. Bana karşı saygılı olmalıydı; aksi takdirde olacakları tahmin edebiliyordum. Benim konuşmamın ardından Naime, yapacağımı bildiğinden bir şey söylememişti. Kafamın içinden geçen onlarca şeyin ardından bir de bununla kafamı yormak istemesem de kafam bu konuda takılı kalmıştı. Üzerimi değiştirmek için gardırobumun karşısına dikildim. Gözüme kestirdiğim bordo kare yaka tişörtüm ile gri kumaş pantolonumu giyip, saçlarımı rahat bir topuz yaptım. Makyajımı tazeleyip odadan çıktım. Naime benden önce çıkmış, Meyra ile sohbete dalmıştı. Benim aksime pudra pembe üst ile keten beyaz pantolon giymiş, saçlarını sıkı bir topuz yapmıştı. Makyajını sadelikten yana kullanmıştı. Benim çıktığımı gören herkes ayaklanmıştı. Mustafa Başkanı aradım: — Alo, Başkanım, biz hazırız. Saati erkene alabilir miyiz? — Tamam kızım, hemen jeti yönlendiriyorum. Buradan geçeceksiniz. Gitmeden yanıma uğra kızım. — Emredersiniz Başkanım, uğrarım yanınıza. Demiş ve telefonu kapatmıştım. Yine aynı sistemle yuvaya gelmiş, Başkan’la konuşarak jetle gelmiştik yeni görev yerimize. Bizim için ayarlanmış lojmanlar mevcuttu. İki lojman ayarlanmıştı; altlı üstlü kalıyorduk. Kızlar olarak yerleşmiş, akşam yemeğini dışarıdan söylemiştik. Ekip olarak ilk yemeğimiz olacaktı. Kapının çalmasıyla, “İçeriye ben açarım!” diye seslenip açmıştım. — Hoş geldiniz, buyurun... Masayı kurduğumuzdan herkes masadaki yerini aldı. Herkes sessizce yemeğini yerken, Samet’in “Komutanım?” demesiyle masada iki baş kafasını havaya kaldırdı. Kardelen yaptığı hatayı fark edip: — Pardon... Sürekli bana da ‘Komutanım’ deyince ve dalgın olduğumdan... Oldu, kusura bakmayın. Deyip yemeğine döndü. Yemeye devam ederken: — Size dedim zaten, Kayra Komutanım. Siz benim için Kardelen değilsiniz. Kayra ablam, Kayra Komutanımsınız. Bu değişmeyecek, alışsanız iyi olur. — Her neyse, bunu geçelim de... Neden MİT’e geçtiniz? Sorusu gelince Kardelen’in gözleri bir anlığına dolup uzaklara gitmişti. Yüzümde buruk bir gülümseme takılı kaldı. — Komutanım için bir şey demiyorum ama bu bana “Kayra” dememeniz gerektiği anlamına gelmez. Ve annem... Annem de MİT personeliydi. Asaf’tan gelen soruyu beklemiyordum: — Ne oldu annene, şehit mi olmuştu? — Evet. Kaza süsü verilip şehit edildiler. Gözlerim öfkeden kısılırken: — Bu konuyu kapatalım lütfen... Herkes yemeğini yedikten sonra sohbet ederek dinlenmeye çekilmişti. Ben araştırma yaparken Asaf da bölge ile ilgili harita üzerinden plan yapıyordu. Bulduğum şey görevle ilgili işimize çok yarayacak bir bilgiydi. Karşılıklı oturduğumuz koltuktan hızla kalkıp Asaf’ın yanına oturdum, tableti Asaf’a doğru uzatıp: — Bulduğum şeye bak, Binbaşım. Asaf gözlerini haritadan kaldırıp Kardelen’in uzattığı tablete baktığında, gördüğü yüz önceden birlikte görev yaptığı bir yüzbaşının görüntüleriydi. Ve bu yüzbaşı, şu an peşinde oldukları kişilerin arasındaydı. Parmağıyla işaret edip: — Osman Sarıca. Yüzbaşı. Bayburtlu. Evli, bir kızı var. Eşini kaybetti. Gözlerimi gözlerine dikip: — Tanıyor musunuz, Binbaşım? — Tanıyorum. Beraber görev yapmışlığım var. Ülkesine ihanet edecek biri değildir. — Demek ki öyleymiş, Binbaşım. Buradaki görüntüler yalan söyleyecek değil ya... Neyse... Haritayı gösterip işaretlenen yerlere baktım. Atladığı bir nokta vardı. Kırmızı noktayı parmağımla gösterip: — Buraya sadece iki yol işaretlemişsiniz. Bana bakıp: — “Siz” demene gerek yok. “Sen” diyebilirsin. Aramızdaki ilk adımı atmıştı böylelikle. — Peki... Buraya gidilecek iki yol daha var. (Parmağımla ileriki dağı gösterip, sürükleyerek) Buradan daha kısa mesafe olmasına rağmen çok bilinen ve kullanılan bir yol değildir. Ve diğer yol ise bunun tam aksine, en uzun yol. Tahminen dört saatlik bir yol ve nadir kullanılan bir yol. Yine yarın keşfe çıkacağım. — İkimiz gideriz. Tek gitme. — Peki, bana fark etmez. Saat gece üçü gösteriyordu. Artık Asaf da saatin geç olduğunu fark edince kalkmış ve üst kata uyumaya gitmişti. Mert burada, en son balkonda oturuyordu. Ona baktığımda balkonda uyuya kaldığını fark ettim. Bunun üzerine: — Uyumuş... Burada kalsın. Bu gece salonda yatar. “İyi geceler.” demiş ve gitmişti. Samet çoktan çıkmıştı yukarı. Naime ve Meyra da uyumaya gideli bayağı olmuştu. Asaf çıkınca, kalacağım odadan bir battaniye alıp Mert’in üzerini örttüm. Balkondaki koltuğa oturup: — Asaf gitti. Bunu demem üzerine gözlerini açmış, bana bakmıştı. — Nereden anladınız uyumadığımı? Bu tavrına gülümsedim: — Uyuyan bir insana göre hızlı nefes alıp veriyorsun, kalp atışların düzensiz, nefesini burundan alıp burnundan veriyorsun. Ve gözlerini hareket ettirdin. Anlamama yeterli sebepler bunlar. — Özür dilerim. Böyle konuşmak istemiyordum. Sadece... sadece... Bu yaptığınız şey çok saçma geliyor bana. Söyleyebilirdiniz. — Bak Mert, insanlar birbirine benzerler ama bu, o kişi olduğumuz anlamına gelmez. Ve yargısız infaz yaparak bir şey elde edemezsin. Özrünü kabul ederim ama bir daha bu şekilde konuşursan ve saygısızlık yaparsan dilekçeni veririm. — Çaktın köfteyi? — Çaktım, Komutanım, çaktım... — İyi. Geç içeri. Yarın işler var. Kalk bakalım. Battaniyeyle beraber peşimden kalkıp gelen Mert’le odama girmiş, bir yastık ve çarşaf getirip ona verdim. — Al bunları, bu koltukta yatarsın. İyi geceler. Deyip odama gidip kendimi uykunun kollarına teslim ettim. Sabah Hovarda şarkısıyla uyanmayı ben de beklemiyordum. Gözlerimi açıp karşımda adeta 32 diş sırıtan Naime’yi görmek bana cehennem azabını hissettirirken, yastığımın altından beylik tabancamı alıp, sonunda ayaklarımı yataktan sarkıtıp ayağa kalktım. Karşımdaki Naime’ye doğrultup: — Allah’ını manyağı! Sabah sabah şarkı ile mi uyandırılır? Eceline mi susadın, he söyle bana! — K-Kardelencim, canım kuzenim, vallahi unuttum. Hem şeytan doldurur... Konuşurken geri geri gidip kapıya kadar gelmiştik. — Bırak o silahı! He, ne dersin? Kapıyı açıp adeta tüymüştü. Ardından ben de çıkmış, Mert’le yüz yüze gelmiştik. Silahım bu kez Mert’e doğrultuluydu. Mert’in arkasından: — Masum masum bakıp Naime mert Allah’ın adını verdim, yardım et. Bak bu manyak beni vurur! Mert’in arkasından çıkıp saçlarını savurup: — Benim gibi bir güzellikten dünya mahrum kalır, anlıyor musun? O yüzden kurtar beni bu manyaktan... Demiş, bir adım daha atmakla: — Ayy! Yardım eden yok mu? İnsan öldürüyorlar burada! Diye çığlık atarak salona koşmuştu. Tabii arkasından ben de... — Bu sefer seni anakondaların arasına atıp “civciv bunlar” demezsem... Tabii içeride bekleyen kişilerden habersizce öylece kalakaldım İçeri adımımı attığım anda, herkesin bakışları üzerime çevrildi. Salonun köşesinde, sessizce duran biri vardı. Kalbim hızla çarparken, gözlerimiz buluştu ve o an anladım ki, bu kişi yıllardır kaybettiğimden çok daha fazlasıydı. Sessizlik uzun sürdü; sonunda o, derin bir nefes aldı ve tek kelime etti: — “Beni beklemiyordunuz, değil mi?”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE