Toplantı odasından ayrılmış, hep beraber MİT koridorlarında yürüyorduk. En önde ben ve Asaf Binbaşı varken, diğerleri arkadan ilerliyorlardı. Dilleri lâl olmuş gibi sessizlerdi, sadece ayak sesleri mevcuttu koridorda. Naime ve ben dışındaki herkes hazırlıklı geldiğinden, bizi beklemek zorundaydılar. Naime’nin teklifi üzerine bu yeni ekip, benim olan ancak Naime ile ortak kaldığımız eve geçmiştik.
Ben kızları kendi arabamla götürürken, erkekler de taksi çağırıp bizi takip ediyordu. Benim yanımda oturan Naime, Meyra ile sohbete dalmışken, Meyra kafasını ön koltuğun boşluğuna uzatarak:
— Komutanım neden böyle yapıyorsunuz? Evet, siz de haklısınız, görevdir ama neden söylemediniz, neden iletişime geçmediniz bizimle?
Aynadan ona baktıktan sonra, kafamı pencerenin camındaki yansımada dikkatimi çeken şeye çevirdim. Yan şeridimizde olan araç, yola çıktığımızdan beri bizimle gelmekteydi.
— Hemen arkana yaslan ve kemerini bağla Meyra. Ve ekipten birini ara, hoparlöre al.
— Neden ki Komutanım? Başkanımı tercih ederim.
— Hadi çabuk, sorgulama!
Çalan telefonda "Asaf Abim" yazıyordu. Dikkat çekmemesi içindi bu. Çalan telefon sonunda açılmıştı.
— Efendim?
Meyra, telefonu ortaya uzatan kişi olurken konuşan bendim.
— Binbaşım, ben Kardelen. Şu an takip ediliyoruz. Bizimle arasında bir metre olan, yan tarafımızdaki beyaz Audi araç tarafından takip ediliyoruz.
— Emin misiniz Kardelen Hanım?
Sesi buzu aldıracak kadar soğuktu. Sanki onun Kayra olduğuna inanmak istiyor, ancak Kayra’nın bu kadar umursamaz olamayacağını düşünüyordu Asaf. Ellerini direksiyona sıkan Kardelen:
— Evet, eminim. Bu araç yuvadan beri peşimizde. Onu atlatacağım. İkiye bölüneceğiz. Buraları avucumun içi gibi bilirim, bana güvenin. Ve telefonu taksiciye verin.
Asaf telefonu taksiciye vermişti. Bunu, taksicinin “Buyur abla?” demesinden anlamıştım.
— Abiciğim, sen şimdi arabandakileri Münevver Sokak’tan girip, Acılar Mahallesi’nden doğruca Kuyu Mevkii’ne götürüyorsun. Oradaki bakkalın ilerisindeki Başak Apartmanı önünde indir onları. Ama ana yoldan değil, ara yoldan gir kardeşim.
— Tamamdır abla.
Deyip tekrar telefonu Asaf’a vermişti.
— Ben tarif ettim yolu taksiciye. Biraz orada beklemeniz gerekecek. Bizim geleceğimiz yol biraz uzun sürecek, haberiniz olsun. Orada görüşürüz.
Deyip kapatan Meyra ile:
— Herkes sıkı tutunsun.
Naime çoktan radyoyu açmıştı. Radyoda çalan şarkı atmosferimize o kadar uyumluydu ki… meyranın sametin havuçlu adına...Kardelen Hava Yolları’na hoş geldiniz!
Arabayı iyice gazlayıp yüzümdeki tebessüm oluşmuştu. Kızlar (waow! huu!)!Audi araba, ikiye ayrılmamızla duraksamış ve bizim peşimize düşmüştü. Dar sokaklardan geçip yolu olabildiğince uzatıyordum. Arabanın içinde çalan şarkı beni daha da gaza getirirken, yola aniden çıkan çocukla ani fren yaptım. Benim frenlememle, arkadan bana çarpan Audi ile yan şeride geçip geri sürdüm arabayı. Yolun boş olmasıyla aracımı döndürürken, Naime bizi takip eden arabanın camına doğru nah çekip:
— Gerizekâlı!
Deyip kahkaha attı. Naime’nin kahkahası bizi de bulasmisti. Meyra’nın telefonunun çalmasıyla kahkahalarla açmıştı. Asaf’ın sesi duyulurken, Asaf’ın buz gibi sesi gülümsemeyi durdurmuştu:
— Biz burada endişelenelim, siz orada kahkaha atıp eğlenin. Ne güzel ya! Güldüğünüze göre önemli bir şey yok demek ki.
Bu tavırlarla o kadar sinirlenmiştim ki.
— Meyra, telefonu yaklaştırır mısın?
Telefonu Naime’ye verip bana yakın tutmasıyla:
— Binbaşım, özel gününüzdesiniz sanırım. Yoksa bu sinir normal değil.
Telefondan gelen burundan solumanın ardından kapanan telefondan “bip bip bip” sesiyle arabadaki kızların kahkahaları artmıştı.
Sonunda evimin önüne gelip arabamı park etmiştim. Kızlarla arabadan inip beylerin karşısında durdum. Samet:
— Komutanım, arka kaput gitmiş. Siz iyisiniz de, araba tamir fiyatları da bayağı arttı valla. He, geçmiş olsun size.
Ufak bir tebessümle:
— Ufak bir kaza oldu ya.
Mert’in:
— Ufak anlayışınız da, komutanım, garipmiş. Onu boş verin de, nasıl rahat gelebildiniz mi?
Samet ortaya atlayıp:
— Ya ya, ne demezsin Komutanım! Baya rahat geldik, yol boyu böbreğim ağzıma gelecekti.
Mert de elini Samet’in omzuna atmıştı:
— Al ben de, o kadar Komutanım. O yol neydi öyle ya? Bizim dağlar bile daha iyidir bu yoldan.
Yüzümde bir tebessüm oluşmuştu:
— Başkanımı tercih ederim. Buyurun, içeri geçelim.
Önden ilerleyip kapıyı açtım. İçerisi havasız olduğundan tüm camları açıp salona davet ettim herkesi. Herkes salonda yerini almış oturuyordu. Bir sessizlik hakimdi. Bu sessizliği bozan Naime olmuştu:
— Tekrar hoş geldiniz. Ne içersiniz ya da aç mısınız? Bir şeyler hazırlayalım hemen.
Asaf ilk defa uzun bir cümle kurmuştu:
— Teşekkürler, aç değiliz. Gelmeden yemiştik ama bir kahvenizi içeriz.
Herkes onaylayan mırıltılar çıkartırken, herkese kahvesini sormuştu. Bana dönüp parmağını öne sallayıp:
— Acı, şekerli Türk kahvesi.
Bunu söyleyince, eski Issız Tim üyeleri birbirine bakmıştı. Ben de kalkıp dün yaptığım havuçlu keki servis etmiştim kahveyle beraber. Herkesin önüne tabak bırakmamla, ortamda derin bir sessizlik oluştu. Meyra, Mert ve Samet birbirine bakarken:
— Komutanım, neden...
Diye söze başlamıştı ki elimle “dur” işareti yaptım. Derin bir nefes alıp:
— En baştan başlayalım. Ben Kardelen Türk ve MİT personeliyim. Bana lütfen komutanım demeyin. Başkanım diyebilirsiniz. Görev dışında abla olur ama komutanım demeyin lütfen.
Mert tekrar söze:
— Komutanım...
Diye başlamasıyla:
— Komutanım, anlıyoruz, görevdi. Ama bize neden söylemediniz? Neden iletişime geçmediniz bizimle? Biz neler yaşadık! Bir ay boyunca aklımda sizden başka bir şey geçmedi. Yeri geldi yemek yiyemedik, nefes alamadık. Sizsiz. Siz gerçekten... Ahsen ve Dilay’ı da mı düşünmediniz? Onlar daha çok küçüktü, bunu onlara neden yaptınız? Issız Tim’i, peki onları da mı düşünmediniz?
— Cihan Üsteğmen’in kızı Ela... O nasıl yıkıldı, haberiniz var mı? Ya da Gökdeniz’in kızı... Ada’sınız vardı, bildiniz mi? Gökdeniz kızına sürekli size benzemesini söylerdi: “Onun gibi cesur bir kız ol, onun gibi yürekli ol,” diye. “Arkada adam bırakma,” diye. En çok da sizden konu geçtiğinde... Hadi bizi bırak, Ahsen hâlâ ağlıyor. Bölüyor musunuz?
Samet ve Meyra, Mert’i durdurmak, susturmaya çaba sarf etseler de başaramamıştı. Samet, havuçlu keki görmesiyle adeta yıkılmıştı:
— Sadece benzerlik...
Demişti kendi kendine.
— Kayra ablası değil diye düşünmüştü. Öyle olsa, Kayra ablası asla onları iletişimsiz bırakmazdı. Sadece benzerlik demişti ama bu havuçlu kek... Temi tesadüf müydü? Ya da kahve? Bunlar tesadüf değildi ona göre. Artık ses tonu gittikçe yükselmişti. Ayaklanmış, bağırıyordu artık. Ortamdaki gerilim elle tutulur hâle gelmiş, herkes ayaklanmış olan biteni izliyordu. Naime ortamı yumuşatmaya çalışsa da nafileydi.
Mert bağırmaya devam ederek:
— Bizi geçtim!
Eliyle Asaf’ı işaret edip:
— Asaf Komutanım, neden yaptınız bunu? Bu adam sizin için ne kadar gözyaşı döktü! Kâbusları oldunuz her gece. Kayra diye sayıklayarak uyandı. Bunu biliyor musunuz?
— Asaf: "Mert, sus!"
Diyerek sesini yükseltse de Mert’in durmaya niyeti yoktu.
— Siz gerçekten iğrenç bir insanmışsınız. Ahsen daha minicikti, ona nasıl yaptınız? Bu muydunuz siz? Bu kadar mıydınız?
— Meryem... Peki, hadi bizi düşünmediniz, Meryem’i de mi düşünmediniz? O sizin en yakınızdı. Ona nasıl yaptınız? Kız perişan oldu ya. Sizden başka kimsesi yoktu onun. Nefes almak bile ona fazla geliyordu.
— Meyra anlatıyordu, gece uyuyamıyor, hep Meyra’yla uyuyormuş. Her gece rüyalarında sizinleymiş. Hep sizi sayıklıyormuş. Gündüz bize bir şey çaktırmamaya çalışsa da, bulduğu kuytu köşede resimlerinize bakarak ağlıyordu. O kız be! Siz gerçekten kalpsizmişsiniz.
— Ya da Kerem...
Kerem derken gözleri dolmuştu.
— Kerem şehit oldu biliyor musunuz? Siz söz vermiştiniz ona, yetimdi o. “Sizden eğer şehit olursam, ardımdan türkü söyleyin,” demişti. Hatırlıyor musunuz? Söylediniz mi, tuttunuz mu sözünüzü?
— Ben söyleyeyim: Hayır. Çünkü biz sizi şehit biliyorduk. Çünkü ölmüştünüz. Bunun için de kalbimiz parçalandı. Onu toprağa verirken biz de gömdük. Biz... Mezarı bile bilmiyor musunuz? Bilmiyorsunuz. Sizin mezarınızın yanında! Bunu da bilmiyordunuz... Yazık. Gerçekten...
Artık sabrımın son demlerinde olduğumdan, Mert’e sağlam bir tokat attım. Ortam sus pus olmuştu bu hareketimle. Söyledikleri ağır şeylerdi ve hak etmediğim şeylerdi.
— Bana bak asker. Sakın bir daha bana hiçbir şey bilmeden konuşma! Size Kayra değilim, dedim. Bir daha bunu tekrarlama. Bana karşı olanların mı? Ben Kayra değilim!
— Ve bana karşı saygısızlık yapılırsa bedelini öder! Anladın mı?
En başından beri konuşmasına sessiz kalmış, sonundaki sessiz ama güçlü ses tonum herkesi dumura uğratmıştı.