Duyduğum sözler üzerine resmen ben ufak çaplı bir şok yaşadım. Sen nereden çıktın be? İrkilmiştim birden.
En arka sırada, çenesini masaya koymuş bir şekilde bana bakan birini hiç beklemiyordum. Şaşkınlığımı üzerimden attığımda dikkat ile ona baktım. Açıkçası… Yüzünde öyle bir ifade vardı ki ister istemez onun tatlı olduğunu düşünmüştüm. Masaya yasladığı kafasından başka Hiçbir yeri gözükmüyordu. Gözlerini kısmış kaşlarını çatmıştı. Dudakları somurtmaktan çenesini aşıp masa ile buluşacakmış gibiydi.
Sıkılmış bir çocuğun yüzündeki ifadeye benziyordu yüzündeki ifade ve bu onu tatlı, somurtkan bir çocuğa benzetiyordu. Şaşırmıştım bu duruma çünkü ben sınıfa girdiğimde onu görmemiştim. Anladığım kadarı ile de onu uyandırmıştım. Başından beri sınıfta olmalıydı yoksa hangi ara içeri girecekti ki? Elini havada sallayınca gözlerimi kırpıştırdım ve şaşkınlıktan açılmış ağzımı kapadım.
‘‘ Efendim? ’‘ diye mırıldandığımda gözlerini devirdi bana karşı ve eli ile seti gösterip bezmiş bir şekilde konuşmaya başladı. Sanki konuşmak onun için o kadar elem bir işmiş de bundan nefret ediyormuş gibiydi.
‘‘ Şu seti kapat, başım ağrıyor ve bu lanet ağrı yüzünden sinirlerim çok fena bozuluyor. ’‘ dedi yüzünü buruşturup acılı bir ifade ile bana bakarak. Allah Allah ya! Ne biçim bir ifade bu? Ne yaptım ki şimdi ben? Aptal Dilay! Neden kendi üstüne alınıyorsun ki çocuğun yüzündeki ifadeyi. ‘ Çocuğun başı ağrıyor, o yüzden bu ifade ‘ diye söylendim içimden. Avril'in şarkısı bitip yerine M.İ.A.’nın ' Bad Girl ' şarkısı çalmaya başlayınca utandım ve kafamı olumlu anlamda sallayıp ona arkamı döndüm.
Hem bunu kızarmış yüzümü saklamak için fırsat bilerek hem de biraz terbiyesiz bir şarkı olan Bad Girl şarkısını kapatmak için setin yanına gidip müzik çalarım ile set arasındaki bağlantıyı kapattım. Derin bir nefes aldım ve muhtemel sınıf arkadaşım ile tanışmak için yüzüme şirin bir gülümseme yerleştirdim. Müzik çalarımı cebime koyup ona doğru döndüğümde kimseyi göremedim.
Sıralar arasında ilerlediğimde en arkadaki sıraları birleştirip boylu boyunca uzanmış olduğunu gördüm. Siyaha çalan saçları, uzun boyu en dikkat çekici özellikleriydi. Gözleri şu an kapalı olsa da göz göze geldiğimiz o kısa anda gözlerinin mavi olduğunu görmüştüm.
Koyu bir tonu vardı gözlerinin. Yüzündeki somurtkan ifade gitmiş yerini ifadesizliğe bırakmıştı. Tuhaf biriydi, bunu hissedebiliyordum. Ne derler deli deliyi imam ölü - Her neyse işte! Yüzündeki ifadesizlik yerini alaycı bir sırıtmaya bırakırken konuşmaya başladı.
‘‘ Beni ne kadar daha dikizleyeceksin? ’‘ diye sordu. Dikizleme mi? Seni mi? Ben mi? Şaşkınca gözlerimi kırpıp ona baktım ve gözlerimi devirme isteğimi bastırdım. Zaten devirsem de görmezdi gözleri kapalıydı.
‘‘ Hah! Ne dikizlemesinden bahsediyorsun sen? ’‘ diye sordum güya yapmamışım gibi. Yaptım yapmasına da onu incelemem gayet normaldi. Tuhaf biriydi ve onu incelemek istemiştim. Etrafa yaydığı tuhaflıktan ziyade onda tuhaf bir çekicilik vardı.
Ellerini kafasının altında birleştirdi ve göz kapaklarını aralayıp bana alaycı bir şekilde bakmaya başladı. Yüzündeki sırıtışa bir de gözleri eklenince nedense kendimi ünlü ressamların tablolarından birine bakıyormuş gibi hissettim. Özen ile çizilmiş gibi bir yüzü vardı. Gerçekten yakışıklı bir çocuktu ve Allah yukarıda biraz kalbimi hızlandırmış olabilirdi.
‘‘ O halde başımda ne dikiliyorsun? Biri beni izlerken uyuyamam ben. ‘‘ dedi gülümseyerek. Bakışlarındaki alaycılık ve dedikleri beni rahatsız edince kendimi açıklamak için konuşmaya başladım.
‘‘ Birden seni göreme - ’‘
‘‘ Yeni kız sen misin? ‘‘ diye sözümü kesti. Gözlerimi kırpıştırdım ve sözümü kestiği gerçeğini umursamamaya çalıştım.
‘‘ Evet, be - ’‘
‘‘ Daha uzun diyorlardı senin hakkında, ‘‘ diye tekrar sözümü kestiğinde yüzümü buruşturup konuşulanlara yetişmeye çalıştım. Bir dur be çocuk! İzin ver de konuşmamı bitireyim ya. Hem gayet uzunum bence. Türkiye standartlarına göre.
’‘ Uzu - ’‘
‘‘ Şimdi Kutlu'nun böbürlenişini dinlemek zorunda kalacağım, kısa olacak demişti. ‘‘ diye tekrar sözümü kesince öfkeme daha fazla mani olamadım.
’‘ Bırak da sözümü bitireyim be! ‘‘ diye resmen bağırdım.
Allah aşkına! Şule'den beterdi yahu! Çocuk gibi iki de bir sözümü kesiyor, konudan konuya atlıyordu. Kutlu kim? Ne boyu, ne uzunu kısası? Kafayı yetirtirdi insana iki günde böyle devam ederse. Kaşlarını çatıp bana ifadesizce baktığında rahatsızca yerimde kıpırdandım. Hayır yani, haklıyım da ama bakışlarındaki ifade beni rahatsız hissettirmişti. Birden suçlu psikolojisine girmiştim.
Mavi gözlerinde hiçbir duygu belirtisi yoktu ve bu çok daha rahatsız ediciydi. Sinirlenmiş miydi? Büyük ihtimalle! Bana bakmayı kesmeden doğrulduğunda kendimi savunmak için her zaman yaptığım gibi kollarımı göğsümde birleştirdim. Neden kendimi avunma ihtiyacı hissediyordum ki? Bunu nasıl başarabiliyordu?
Sıradan kalkıp karşımda Empire State gibi dikildiğinde elimde olmadan gerilemeye başladım. Ne diye geriliyordum ki ben? Aslına bakarsanız yüzünde herhangi bir duygu belirtisi göremiyordum ama etrafa yaydığı gerilimi elle tutulur bir şekilde hissediyordum. Yahu, bir insanın etrafına bu kadar fazla negatif enerji vermesi mümkün müydü? Hem kişiye hem de çevresindekilere zarardı bu kadar olumsuzluk.
Çocuk uzun boylu olmasının yanı sıra onu yapılı gösteren geniş omuzlara sahipti. Şişman değildi aksine zayıf olduğu bile söylenebilirdi. Kasları var mıydı emin değildim. Bol bir tişört giymişti. Ama kollarında belirgin kaslar vardı. Sadece büyük gösteren bir duruşu vardı. Daha olgun, daha yapılı ve daha güçlü...
' Allah aşkına! Bu çocuk kaç yaşındaydı? Hem çocuğa ciğer görmüş kedi gibi bakmaktan vazgeç Dilay! ' diye kendime kızdım. Bu çocuk benim ile yaşıt olamazdı çünkü en az on dokuz yaşında gösteriyordu. Edindiğim ilk izlenim ona bağırmamdan kesinlikle hoşlanmamıştı. Hoş, biri bana bağırsa ben de hoşlanmazdım ama durup dururken ona bağırmamıştım ki!
Sırtım duvara yaslandığında kaçacak bir yer aradım ama çocuk aramızdaki mesafeyi hızla kapatıp tüm kaçışlarımı tıkamıştı. Kafamı kaldırıp ona baktığımda çenesini sıktığını gördüm. Keskin yüz hatları yakından onu daha da bir farklı gösteriyordu. Daha... Nasıl desem? Gerçeküstü gibi! Ama bakışları beni iliklerime kadar titretecek kadar yoğun bir şekilde bakıyordu. Oysa az önce ifadesiz bakmıyor muydu gözleri? Şimdi neden bu kadar yoğun bakıyordu ki?
Korku ile olduğum yerde büzüşmemek için vücudumu gerdim. Kendine gel Dilay!
‘‘ Korkma! Kaçma! Sadece bana bağırmandan hiç hoşlanmadım. Tanışmadık bile daha! Ben Savaş, Savaş Kadıoğlu! ‘‘ dedi elini uzatıp gülümseyerek. Ha? Ne? Birden nasıl yüz seksen derece dönebilmişti? Sinirlerim yatışırken gülümsemeye çalıştım. Çocuk haklıydı, destur be Dilay! Neden korktuysam ve gerilediysem ben de? Dediğim gibi, ona bağırmamdan hoşlanmamışı sadece. Şimdi güzelce tanışacak ve belki Dialgo ile olduğum gibi güzel bir arkadaşlık kuracaktım.
‘‘ Ben de Dilay Çevik. Memnun oldum Savaş. ‘‘ dedim gülümseyerek. Elini tutup tokalaşırken boşta kalan elini omzuma koymuştu. Bu ani temas beni huzursuz etse de konuşmaya başladığında ürkmeye başlamıştım. Gerçekten çok tuhaf ve dengesiz bir çocuktu.
‘‘ Şimdi beni dinle Dilay, ben pek memnun olmadım tanışma şeklimizden. İyi dinle o yüzden. Çünkü bir kez daha tekrarlamayacağım. Birincisi bana bağırılmasından hoşlanmam ve sen az önce bunu yaptın.
İkincisi, eğer bir daha benim ile konuşurken sesini yükseltirsen… Örneğin sen yerine bunu bana başka biri yapmış olsa, beni tanıyan biri onun ses tellerini sökerim. Mecazi anlamda tabi. Sana böyle davranmam ama sen yine de bu sınıra uy. Benim ile yüksek sesle konuşmaman gerektiğini bil. Zamanla benim hakkımda bilmem gereken diğer şeyleri de öğreneceksin. ‘‘ Dediği her bir kelime ile farkında mıydı bilmiyorum ama omzumu tutuşu sıkılaşmıştı.
Omzumu bıraktığında sıktığı yer zonkluyordu. Yakamı açıp baksam elinin izini göreceğimden emindim. Sinirden ve az önce yaşadığım olaydan dolayı bedenimi bir titreme sararken sıktığı yerin acısı ile gözlerim yaşarmıştı. Sinirlenince gözlerimin dolmasından nefret ediyordum. Önümden çekildiğinde sınıfın kapısı açıldı ve o hiçbir şey olmamış gibi yerine geçip oturdu.
Kapıya baktığımda tüm gözler bana bakıyordu. Gözlerimi kırpıştırıp firar etmek üzere olan yaşlarımı geri gönderdim. Sırtımı dikleştirdim ve çantamı koyduğum sıraya gittim. Ne işim vardı benim burada? Çocuk ses tellerimi sökecekmiş. Hah! Pabucumun sökücüsü! Dolaylı yoldan da olsa bunu ima etmişti. Ne bekliyordum ki? Kültür Koleji hakkında ön yargılı davrandığımı düşünmüştüm başta ama haklı çıkmıştım. Bunu çok kısa bir sürede öğrenmiştim. Buradaki herkes bir tuhaftı! Dengesiz!
Çantamı alıp arkamı döndüğümde birine çarptım. Düşmemesi için kollarından tuttum ama ağırdı ve düşerken beni de beraberinde götürdü. Ellerim yere çarptığında sağ bileğimde keskin bir acı hissettim. Bileğimden vücuduma doğru yayılan acı dalgası ile sırtımı gerdim. Neden ya, neden? Neden bunlar benim başıma geliyordu?
Sonra, yere kafasını çarpmış olması muhtemel olan karşımdakine telaş ile baktım. Daha doğrusu altımdakine. Bana sırıtarak bakıyordu. Kahverengi gözleri, kahverengi saçları olan yakışıklı bir çocuktu. Kafa travması mı geçiriyordu bu çocuk? Niye sırıtıyordu ki? Hem bu okuldaki tüm erkekler yakışıklı mı olmak zorundaydı? Okula girerken böyle bir kıstas mı vardı da özen ile seçilmiş gibiydiler. Hem hepsi biraz kafadan kontaktı sanırım.
Saçımdan aniden çekilince acı ile yüzümü buruşturdum ve ayağa kalktım. Kalkarken sınıfın dolu olduğunu gördüm. Ellerim otomatikman saçlarıma gitti. Yahu neler oluyordu böyle? Baskı azalınca saçımı çekene bakmak için döndüğümde Son Ses Teli Sökücü ile karşılaştım. Bunu şimdi niye yapmıştı ki? Omzumdan nazikçe tutup beni kaldırabilirdi değil mi? Benim ile alıp veremediği neydi ki bu çocuğun? Omzumdan nazikçe tutup çekmek mi? Hala daha sol omzum, tuttuğu yer zonkluyordu be! Akşama kesin moraracaktı.
Kaşlarımı çatıp tam bir şey diyecekken o az önce çarptığım çocuğa öfkeli bakışlarını dikip konuşmaya başladı.
‘‘ Komik değil Kutlu! ‘‘ diye yerden kalkan çocuğa dişlerinin arasından konuştu. Ben elim ile ağrıyan bileğimi ovuştururken adının Kutlu olduğunu öğrendiğim çocuk kaba çocuğa bakarak konuşmaya başladı. Bakışlarım ikisi arasında mekik dokurken komik olmayanın ne olduğunu kavramaya çalıştım. Hem niye diğer öğrenciler etrafımızda çember oluşturmuştu? Ayı mı oynuyordu be!
‘‘ Kaybettin diye böyle yapıyorsun Savaş Kadıoğlu! Kaybetmek sana göre değil, değil mi? ‘‘ dedi ve bana bakıp göz kırptı ve ardından gülümsedi. Yüzündeki gülümsemenin nedenini anlamak için sana işkence ederdim ama ben konuşulan konuya takılmıştım.
Kaşlarımı çatmaktan da yorulmuştum. Neydi bu konu? Benim ile ilgili gibiydi ama ben ne olduğunu bile bilmiyordum. Şu iddia mevzusunda da Kutlu ismi geçmişti değil mi? Ayy! Hepsi deliydi be! Kafamı iki yana sallayıp ne halleri varsa görmeleri için Allah'ıma dua ettim ve yerden çantamı alıp kapıya doğru yöneldim.
Yanlarından geçerken herkes bana bakıyordu ama umursamadım. Bu gün daha fazla bilinmezlik yaşayamazdım. Yeter ya! Gına geldi bana bu okuldan! Bana bu kadar aksiyon yeterdi. Bir yıllık aksiyon kotamı doldurmuştum, artık inzivaya çekilebilirdim. Hem ne biçim insanlardı bunlar? Paraları var diye beyinlerini geliştirme ihtiyacı duymuyorlar mıydı? İnsan biraz normal olur, düzgün konuşur, insan gibi hareket eder ama nerde! Para ile satın alınabilecek sanıyorlardı sanırım ama ilerde çok büyük hayal kırıklığına uğrayacaklardı. İnsan olmak için manevi olarak sahip olmaları gereken erdemleri para ile satın alamazlardı.
Bileğimden aniden çekilince acı ile çığlık attım ve beynimin ardında çakan şimşekler ile gözlerim karardı. Ayaklarım birbirine dolanırken dizlerimin üstüne çöktüm düşmemek için. Bileğimi tutup bacaklarımın arasına sıkıştırdım ve ağlamamak için dudağımı dişledim. Bileğim düşerken zaten zedelenmişti üstüne hızla çekilince daha büyük bir hasar almış olmalıydı. Gözlerimi kırpıştırıp görüşümü geri getirmeye çalışırken bileğim acı ile zonkluyordu. Kahretsin. Kırılmış mıydı acaba?
Biri özür diliyordu ama canımın acısından onu umursayacak halde bile değildim. Karşımda biri diz çöktü ve omuzlarımdan tutup beni sarstı. Yahu bir durun da acımı rahat rahat yaşayayım. Bir kendime geleyim. Nefes alayım. Bir salın beni ya!
‘‘ İyi misin? ‘‘ dedi tanımadığım biri. Daha önce benim ile konuşan Savaş ya da Kutlu denilen çocuk değildi. Özür dileyen kişi miydi acaba? Yok ya, bunun sesi daha kalın ve gürdü. Yüzümü kaldırmadan kafamı olumsuzca iki yana salladım. Gerçekten iyi değildim.
‘‘ Neyin var? ‘‘ diye sorunca sağ bileğimi ona uzattım. Ay, kırıldı kesin ya. Bileğimi nazikçe tutup hafifçe hareket ettirdiğinde elimde olmadan ağlamaya başladım. Yahu doktor musun sen? Ne diye bileğimi çevirmeye, incelemeye kalkıyorsun? Hoş bu okula ait özel bir doktorları da olabilirdi. Para bol nasıl olsa.
' Geri zekâlı! Belki kırıldı bileğim, ne yapıyorsun? ' diye bağırmamak için kendimi zor tuttum.
‘‘ Çıkmış gibi gözüküyor ama çatlamış da olabilir. Gel benim ile. ‘‘ dedi ve beni koltukaltlarımdan tutup ayağa kaldırdı. Yahu ben kalkardım ne gerek var böyle şeylere? Hoş az önce gözlerim kararmış ve ayaklarım birbirine dolanmıştı. Büyük ihtimalle tek başına kalkamazdım da.
Yerdeki çantamı bir eline alıp diğeri ile de sırtımdan tutarak yürümeye başladık. Başımı eğmiştim ve yanımda yürüyen kişiye bakmıyordum. Gözlerimi kızarmaya başlayan elim ve bileğimden ayıramıyordum. Acaba kangren mi oluyordu? Yanımdaki kişinin beni yönlendirmesi ile okuldan çıkıp bahçede yürümeye başlamıştık. Üstü açılabilen bir Audi A4'ün önünde durduğumuzda arabaya hayranlık ile baktım. İtiraf ediyorum, bir anlığına acımı bile unutmuştum.
Nasıl desem? Bende biraz araba tutkusu vardı. Audi küçükken bizim – daha doğrusu bir zamanlar babamın – sahip olduğumuz araba modeli idi. Bunun dışında Maserati, Ferrari, Bugatti gibi araçlara da düşüyorum. Mercedes ve BMW’yi saymıyorum tabi. Bir de motorlara hayranım. Kawasaki favorim olmak ile birlikte Harley de severim. Hatta Ulaş’ın doğum gününde ona ikimizin de sevdiği bir motor hediye etmiştim. BMW R-1200 marka motor efsaneydi tek kelime ile. Benim için de vazgeçilmez tutkulardı. Mesela eğer kaderimde bir arabanın altında kalarak can vermek varsa bana çarpacak olan araba ya Porsche ya da Lamborghini olmalıydı. Aksini kabul etmezdim.
‘‘ Güzel değil mi? Son model değil ama sevdiğim bir model. ‘‘ dediğine yanımdaki kişi bakışlarımı arabadan çektim ve ilk defa ona baktım.
Karşımda takım elbisesi ile gerçekten yakışıklı ve seksi - dilime akşam acı biber süreceğim - biri duruyordu. İyi ki ona demeyi düşündüğüm şeyleri dememiştim. Öğretmendi anladığım kadarı ile bir öğretmene ilk günde geri zekâlı diye hakaret edersem ilk izlenim hayal ettiğim kadar güzel olmazdı büyük ihtimalle.
Kafamı olumlu anlamda sallayıp ardından kafamı eğdim utanmıştım açıkçası. Onun için düşündüklerim ve arabasına aval aval baktığım için. Yanıma gelip kapımı açtığında ona kaçamak bir bakış attım ve bende arabaya bindim. Yanımdaki yerini aldığında arabayı çalıştırmadan önce bana baktı.
’‘ Konuşabiliyor musun? ‘‘ diye sordu alaycı bir şekilde gülümseyerek. Ne biçim bir soruydu bu?
Soruya bir an şaşırsam da kafamı olumlu anlamda salladım ve sol elim ile emniyet kemerimi takmaya çalıştım. Kahkaha attı ve arabayı çalıştırdı. Ne kadar da saçma bir soruydu bu böyle? Elbette konuşabiliyordum Allah'ıma şükür! Hem neden kahkaha atmıştı ki? Ortada komik bir espri vardı da ben mi anlamamıştım acaba?
Okuldan çıkıp hastaneye doğru anayola çıktığımızda konuşmamızı düşündüm ve neden güldüğünü anlayınca utandım. Hocanın demek istediği neden konuşmadığımdı. Tam bir aptal gibi davranmıştım. Yahu iki dakika Kültür Koleji’nde bulunmuştum ama anlama kıtlığı kapmıştım onlardan. Sonra bende gülmeye başladım. Komikti gerçekten ama. Yani sonuçta tam bir embesil gibi davranmıştım.
Şu an dışarıdan bakan biri deli olduğumu düşünebilir ama gerçekten gülünecek haldeydim. Aptallığıma katıla katıla gülerken karnıma ağrılar girmişti. Gözlerimden yaşlar bu sefer gülmekten boşanırken adını bilmediğim hocama baktım, o da bu halime gülüyordu.
‘‘ Demek gülebiliyorsun! ‘‘ diye bir tespitte bulunca alkışlamak istedim. Gerçekten bugün daha ne kadar tuhaflaşabilirdi ki? Çok saçma bir yöne doğru ilerliyordu ve bir süre sonra uzaylılar kameralar ile çıkıp ‘ Şakalandık! ‘ diyecek gibi geliyordu bana. Gözyaşlarımı silmek için sağ elimi kaldırdığımda bileğim acıyınca yüzümü buruşturdum.
‘‘ Kusura bakmayın hocam. İlk gün sersemliğinden kurtulamadım hala. Bilirsiniz heyecan ve yeni bir ortamın yarattığı korku ile biraz gerildim açıkçası ve bu yüzden biraz çıldırmış olabilirim. ‘‘ dedim gülümseyerek. Bana kısa bir bakış atıp tekrar yola odaklandığında kafasını olumlu anlamda aşağı yukarı sallamıştı.
‘’ Tahmin edebiliyorum. Öğretmenliğe başladığımda ben de tuhaf şeyler yapmıştım açıkçası. İlk bir hafta öğretmenler odasına girmekte zorluk çekmiştim. ‘’ Dedikleri ile gülümsemem büyürken bana sorular sormaya ve üstümdeki gerginliği atmam için konuşmaya devam etti. Bir süre sohbet ettikten sonra hastaneye kısa bir sürede varmış olduğumu gördüm. Muhabbet ederken zamanın farkına bile varamamıştım. Hastanede ki tedavide bileğimin sadece zedelendiğini ciddi bir şey olmadığını öğrenmiş ve ağrı kesici krem sürülüp sarıldıktan sonra hastaneden çıkmıştık.
Adının Alp olduğunu öğrendiğim hocam bir eczaneye girmiş ve benim için bileklik almıştı. Teşekkür ederim mahcubiyetimi dile getirdiğimde gülerek ‘ Önemli değil. İyi ol yeter. ‘ demiş ve beni kendine hayran bırakmıştı. Okula dönüş yolculuğu sorunsuz geçti ve biz yine muhabbet etmiştik. Kendisi müzik öğretmeniydi ve ortak bir ilgi alanımızın olması beni mutlu etmişti. Tabi kendimden bahsetmemiş sadece onun müzik ile ilgili hissettiklerini dinlemiştim. Okulun girişinde bir an tereddüt etsem de cesaretimi topladım ve Alp Hoca’yı takip ederek sınıfa gittik. Kültür Koleji’nin sevdiğim tek yönü şu olabilirdi. Öğleden sonraki üç saat boyunca Pazartesi günleri müzik dersi vardı. Zaten okula gelip müdür ile konuştuğum sürede ilk iki dersi çoktan kaçırmıştım bile. Ayrıca hastaneye git gel üç ders saatlik bir süreyi kapsıyordu. Çoktan öğle arası bile bitmişti. Bu yüzden Alp Hoca kaçırdığımız öğle arasını telafi amaçlı yolda simit almıştı ve ayran ile birlikte yemiştik. Sınıfa birlikte girdik ve tüm gözler yine beni buldu. Alp Hoca elini omzuma attı ve sınıfın karşısında birlikte durduk.
‘‘ Ünü kendinden önce gelen arkadaşınız karşınızda. ‘‘ dedi. Ünüm mü? Tek kaşımı kaldırıp hocaya baktım soru sorarcasına. Bu beklediğim tanıtma şekli değildi açıkçası.
’‘ Geleceğinin haberi iki hafta önce okulun sitesinde yayınlandı. Hadi, kendini tanıt! ‘‘ dedi ve öğretmen masasına doğru ilerleyip ona yaslanarak sınıfa döndü. Ne biçim bir yerdi burası? Neredeyse benim geleceğimi benden önce öğrenmişlerdi. Ben buraya geleceğimi geçen hafta Cuma günü öğrenmiştim. Sınıfa dönüp sesimin titrememesi için dua ederek konuşmaya başladım.
‘‘ Adım Dilay Çevik. Hedefim Türkçe öğretmenliği! ‘‘ dedim kısa ve öz bir şekilde. Daha ne diyebilirdim ki? Kendimden bahsetmeyi sevmezdim. Hem beni merak ediyorlarsa okulun ünlü sitesine bakabilirlerdi. Peh! Böyle şeylerden nefret ederdim. Bu yüzden sosyal medya hesabı falan kullanmazdım. Tüm bilgilerimi tanımadığım insanlar sosyal medya hesapları üzerinde bilebiliyordu. Yahu bana ne alemin ne yaptığından? Alp Hoca bir bana bir de sınıfa baktı.
‘‘ Arkadaşınıza sorunuz var mı? ‘‘ diye sorunca ters bir bakış atmamak için yanağımın içini dişledim. Sormasınlar, ne gereği var? Zaman içinde tanırlardı beni. Kimse soru sormak için yeltenmeyince, derin bir rahatlama ile nefes aldım.
‘‘ Şarkı söylesin hocam! ‘‘ dedi tanıdık bir ses. Savaş! Aldığım nefesi öksürerek geri verdim. Bu çocuk kesinlikle kafayı bana takmıştı. Bana sırasından sinsi bakışlar atarken gözlerimi kıstım ve ona öfke ile baktım. Sınıf olumlu mırıltılar çıkarınca keşke gelmeseydim diye düşündüm. Alp Hoca bu isteği bir süre düşünüp gülümseyerek bir bana ve bir de Savaş'a baktı.
’‘ İsterse neden olmasın Savaş. ‘‘ dedi bana bakışlarını yüzündeki gülümseme bir saniye bile silinmezken dönüp. Bakışlarımı Alp Hoca’dan çekip Savaş'a öfkeyle baktığımda elinde telefonunu salladığını gördüm. Gözlerimi kısıp dikkatli bakınca bunun bir ses kaydı olduğunu gördüm. Yapmış olamazdı değil mi? Ama Savaş'ı iki dakikalık da olsa tanıyorsam ona belli olmazdı. Aşırı dengesiz ve tehlikeli bir çocuktu.
‘‘ Sesim kötüdür arkadaşlar. Üzgünüm gerçekten. ’‘ dedim mahcubiyet ile. O sırada Savaş ses kaydığını başlatmak için parmağını yeşil okun üstüne koydu ve sınıfta Avril'in sesi yükseldi.
‘’ Tamam, bir şarkı söyleyebilirim. ‘’ Dedim telaş ile ve başımı öne eğdim utançla ve telefonun sesini bastırmak için şarkı söylemeye başladım. Sesim sınıfta yankılanıyordu. Alp Hoca, arkada öğretmeni umursamayıp konuşanlar bile susup dinlemeye başladı. Kısık çıkan sesim zamanla tonu yakaladı ve pürüzsüz bir ezgiyle yükseldi.
Kafamı kaldırıp Savaş'a baktım. Telefonu kapatmış o da beni dinliyordu. Bakışlarından bir şey anlamak imkânsızdı. Engin denizleri bana odaklanmıştı ama hiçbir duygu kıpırtısı yoktu gözlerinde. Söylediğim şarkı Zendaya'nın 'BOTTLE YOU UP' şarkısıydı.
'’ If loving you were a crime,
I'd to the hardest time
You are perfection, nail it every time
You know it kills me
I can't always be right here
'Cause right now you love me
Then you disappear
...
Şarkım bittiğinde hem utanmış hem de uzun zamandır hissetmediğim bir duyguyu hissetmiştim.
Özgürlük...
Kutlu alkışlamaya başladığında sınıf da alkışlamaya başladı. Gülümseyerek Kutlu'ya baktım. Belki de Kültür Koleji'nde okumak o kadar da zor değildir.