Nefret edilen kişi olmak koca kolejde; üstelik sana destek olacak kimsenin bulunmaması... Nefret ediliyordum, niye mi? Hakkım değildi gökten zembille müzikal bir oyunda başrole inmem. Hakkım değildi onların okuduğu standartlarda benim de okumam. Hakkım değildi öğretmenlerin gözdesi olmam başarılarım ile, ders çalışma azmim ile.
Müzik öğretmeni olan Alp hoca beni her yıl yapılan müzikalde seçmelere kadar olan süre de başrol yaptı. Eğer seçmelerde kazanırsam başrol benim. Şu anda bile emin bundan Alp Hoca ve diğer görevli eğitmenler. Çok güçlü ve güzel bir sesim olduğu, şarkıyı duygular ile harmanlayarak söyleyebilme yeteneğim sayesinde bu konumdaydım şu an. Unutmadan erkek başrol okulun en popüler çocuğu olan on ikinci sınıf öğrencisi Barış Kadıoğlu.
Savaş, Barış'ın kardeşi. İsimlerin tezatlığı gibi kişilikleri de birbirinin tam tersi. Barış nazik ve gerçekten duyarlı. Bana iyi davranan nadir insanlardan biri okulda. Başrol olduğumu Alp hocadan öğrenince benim ile tanışmak için sınıfa kadar gelmiş ve beni Kutlu ile birlikte kahve içmeye davet etmişti. Bence çok nazik bir hareketti. Güzel bir jest idi bana göre. Savaş ile okulun ilk gününden beri konuşmadık. Benden bariz bir şekilde uzak durmaya çalışıyor. Sebebi meçhul... Hoş bundan memnundum açıkçası. Bana neredeyse zorla şarkı söyletmişti. Beni buna mecbur bırakmıştı. Pis şantajcı!
Gösteri sömestr tatilinden önce olacağı için – benim için uzun bir zaman - çalışmalara ufaktan başlamam gerekiyor. Çünkü dans konusunda tam anlamı ile berbatım. Dans etmekten nefret ederim. Beceremem. Bedenimi kontrol edemem. Yahu ben küçükken bile dans etmemiş biriyim. Düğünlerden falan da nefret ederim. Dans etmek kesinlikle bana göre bir aktivite değil.
Unutmadan söyleyeyim. Savaş koreografiyi düzenliyor. İlk başta saçma gelmişti bir öğrencinin koreograf olması ama Savaş dört yaşından beri bunun eğitimini aldığı için bana söyleyecek söz kalmadı. Üstelik ben dansta daha önce de dediğim gibi tam bir felaketim. Dans etmeyi sevmem hatta nefret ederim.
Ve abra kadabra! Savaş beni seçmelere kadar özel olarak hazırlayacak. Bunun bilgisini sınıfta herkesin içinde Savaş ve bana hitaben söyleyen Alp hoca ile donup kalmıştım. Beklemiyordum açıkçası. Bu da okulun benden nefret etmesinin başka bir sebebiydi işte. Bu arada Savaş abisi kadar popüler olmasa da belli bir statüsü var okulda. Sessiz sakin kendi halinde takılan, fazla muhabbet etmeyen ve insanlardan uzak durmayı seçen bir tipti. Havalı gözükmeye mi çalışıyordu bilmiyorum ama işe yarıyordu. Tabi diğerleri üzerinde, ben de hiçbir etkisi yok. Okul hakkında yaptığım incelemelerden biri de bu. Herkes herkesi tanıyor. Bir ara şu okulun sitesine girme düşüncesi aklımdan geçmişti ama hemen vazgeçmiştim.
Ha, demiştim ya. Savaş koreograf ve beni eğitecek diye. Gelelim o konuya. Savaş ile mecbur aynı ortamda bulunacaktık ama o benden uzak durmak için ant içmiş gibiydi. Bundan yakındığım falan yok. Aksine çok mutluyum. Canıma minnet yahu! Kim ister gudubet ve dengesiz biri ile uğraşmak. Almayayım canım. Pas.
Okulun benden nefret etmesinin diğer nedeni ise okula bir yardımsever sayesinde gelmem. Çoğu ya emeğiyle kazanmış; burslu olarak, çoğu da zaten zengin züppeler. Zengin olup da gönlünün fakir olmasındansa fakir olup gönlümün zengin olmasını yeğlerim. Kutlu ve Barış bu tanıma uymuyorlar işte. Zenginler ama insan ayrımı yapmıyorlar. Savaş da onlar gibi ama dediğim gibi aramız pek de iyi değil anlayamadığım bir sebepten ötürü. Yahu burada benim sana trip atmam gerekiyor. Sen kimsin be!
Benden nefret etmeleri için bir neden yok ama nefret ediyorlar işte. İlk haftam onların bana nefretlerini göstermesiyle geçti. Bu yüzden okula gitmek istememem gayet normaldi değil mi? Gel de bunu oda arkadaşım Büşra’ya anlat! Kız benden çok benim geleceğim için endişeleniyordu yahu. Düş be yakamdan. Düş! Rahat bırak beni.
‘‘ Korkaklık yapma Dilay git şu okula. ’‘ dedi Büşra kaçıncı olduğunu unuttuğum bir şekilde. Kaçamazdım değil mi? Ya da uzaylılar beni kaçırıp alternatif bir evrene bırakamazlar mıydı? Kendi saçma düşünceme göz devirdim ve hazırlanmaya başladım. Günlüğümü kapatıp çalışma masamın çekmecesine koydum ve derin bir nefes aldım. Sandalyemde geriye yaslanıp yanı başımda dikilen Büşra’ya baktım bezmiş bir şekilde.
‘‘ Hazırlanıyorum şimdi! ‘‘ diyerek Büşra'nın sevinmesini sağladım ve sandalyemden kalktım yavaşça. Benim eski Dilay olmamı istiyordu ve bu okulun bunu başarabileceğine inanıyordu. Ahh be Büşra, sana anlatsam başıma gelenleri okulu basıp beni oradan çıkarır ve ardından ateşe verisin ünlü Kültür Koleji’ni. Ama anlatmıyorum işte. Herkes benim için bu kadar mutlu ve umutlu iken onların bu güzel hislerini yok etmek istemiyordum. Beni orada mutlu sanıp kendileri de mutlu olsunlar istiyordum.
Dolabımın önüne geçtim ve siyah kot bir pantolon ile yine aynı renk boğazlı bir kazak giydim. Genel olarak zayıf bir bünyem olduğu için kendimi sürekli korumak zorundaydım. Üstelik ses tellerimin zarar görmesini istemezdim değil mi? Çantamı hazırlayıp dün akşam tam tamına dört saatimi alan ödevlerimi çantama güzelce koydum ve kahvaltı için Büşra ile alt kata indim. Kahvaltıda tek tek herkes ile muhabbet edip kısa bir hal hatırdan sonra gitme vaktimin geldiğini bilerek istemeyerek de olsa masadan kalktım. En erken benim okulum olduğu için masada bulunan her biri kocaman ailemin yapı taşları olan arkadaşlarım ile vedalaştım ve binadan çıkıp beni bekleyen okulun servisine bindim. En arka koltuğa doğru ilerleyip servis hareket etmeden önce yerime oturdum ve kulaklığımı takıp rastgele bir şarkı açtım. Mimoza’dan Young Queen şarkısı dolarken kulağıma şarkıya içimden eşlik ederek serviste gözlerimi gezdirdim. Bir tek ben vardım yalnız oturan. Herkes bana cephe almıştı.
' Kendilerini bir şey sanan cehennem zebanileri! ' diye söylendim içimden. Bana biraz daha kötü davranmaya, dışlamaya devam ederlerse hesabını soracaktım onlara. Benim ile alıp veremedikleri neydi ki? Hem bu yaptıkları çok saçmaydı. Bir romanın konusu ya da bir dizinin senaryosu değildi hayat. Birini başarıları ya da yetenekleri için kıskanmak çok saçma değil miydi? Kesinlikle bir özgüven sorunları vardı. Özgüveni eksik olan insanlar genelde kıskanırlardı başka birilerini. Tamam, benim de özgüvenim tavan yapmış falan değildi ama bir insanın hak ettiği şeyi de kıskanacak değildim ya!
Onları takmayacaktım. ‘ Hakuna Matata ‘ ilkemi uygulayacaktım. Tam bir ' Aslan Kral ' hayranı olarak üzerime düşen buydu. Her şeyi boşverip göz ardı edecektim ve bir şekilde yaşamaya devam edecektim. Kültür Koleji’ne yaklaşmamız ile birlikte kulağımdaki kulaklıkları çıkarıp çantama koydum ve duran serviste gözlerimi gezdirip herkesin inmesini bekledim. Derin bir nefes alıp servisten indim ve bahçede sınıfımın bulunduğu yere doğru ilerledim. Çoktan İstiklal Marşı için sıraya geçmişlerdi. En arkaya geçip önümdeki erkeklerde gözlerimi gezdirdim. Savaş’ın siyaha çalan koyu kahverengi saçlarını görürken gözlerimi kıstım. Saçlarını mı kestirmişti o? Sanki arkaları biraz kısalmış gibiydi. Ay Dilay! Sana ne be!
İstiklal Marşını okuduktan sonra sıranın bizim sınıfa gelmesini beklerken sıkıntı ile derin bir nefes adlım ve etrafıma bakındım. Herkesin şaşkın bir şekilde bana baktığını fark edince kaşlarımı çattım. Ayı falan mı oynuyor dememek için kendimi zor tuttum. Neden bana bakıyorlardı ki? Yeni bir mobbing tekniği miydi bu şimdi? Birden üstüme gölge düşünce arkamı dönmem ile Dialgo ile karşılaşmam bir oldu.
‘‘ Dilay! ‘‘ deyip bana sıkıca sarılınca şaşkınlık ile donup kaldım. Ahh! Doğru ya! Bugün okula başlayacaktı. Geçen hafta olan ilginç tanışmamızda bundan bahsetmiştik. Üzerimdeki şaşkınlığı atıp bende ona sarıldım.
‘‘ Hoş geldin Dialgo’‘ dedim İngilizce olarak, ayrıldığımızda ona sımsıcak bir şekilde gülümseyerek. Günüm güzelleşmeye başlıyordu. Sevinmiştim onun burada olmasına. Dilay’ın hanesine bir artı alalım oradan lütfen.
‘‘ Nasılsın görüşmeyeli? ‘‘ diye Türkçe sorunca ona şaşkınca baktım. Bir an acaba yanlış mı duydum diye kendimden şüphe ettim. Neredeyse aksansız konuşuyordu. Madem bu kadar akıcı Türkçe konuşuyordu niye beni zora sokuyordu.
Aha! Tam da benim gibi birini bulmuşum kendime! Deli deliyi imam ölü- Tövbe ya Rabbim! Dialgo da insanları zora sokmayı benim kadar çok seviyor olmalı. Sahi ya! Ben onun yüzünden bir hafta boyunca gramer çalışmıştım unuttuğum bir şey var mı diye. Yurt dışında çok uzun bir süre bulunmuştum ve bu sayede İngilizceyi neredeyse ana dilim gibi konuşuyordum. Birkaç dil de öğrenmiştim tabi ki. Kim Jae ile bulunduğum uzun zamanlarda Korece, doktorum Roshan’dan da İngilizce bildiğim için çok daha kolay gelen Hintçeyi öğrenmiştim. Bunun dışında kendimi geliştirmek için Almanca ve Rusça da çat pat biliyordum. Kırgızca ise bizim dilimize ve Rusçaya çok yakın olduğu için iyi bildiğim diller arasındaydı.
‘‘ İyiyim, çok iyim Dialgo. Zaman ne çabuk geçiyor değil mi? Uzun zamandır görüşmüyorduk. Bakıyorum da Türkçeyi öğrenmişsin. ’‘ dedim alay ile gülerek. Aslında yüzünün ortasına bir tane patlatmak istiyordum ya, neyse! Kahkaha attı ve sımsıcak bir bakış attı.
‘‘ Senin için öğrendim. Çok zamanımı aldı. Bir hafta mı bir yıl mıydı hatırlamıyorum bile. Üzerinden çok zaman geçti. ‘‘ deyince ikimiz de kahkaha attık ve sıranın bizim sınıfa gelmesi ile birlikte okula doğru yürümeye başladık.
Etraftaki şaşkın bakışlara aldırış etmiyordum. Sanki hiç siyahî görmemiş gibiydiler. Doğrusu ben Amerika'dayken çok görmüştüm. Hatta doktorlardan biri siyahiydi. Mavi kıyafeti ile teni tezat oluştursa da ciddi görünümü yanında çok eğlenceli biriydi. Dialgo kolunu omzuma atınca gerildim ama tepki vermedim. İlk başta bu hareketi yadırgasam da ses çıkarmadım. Genelde biri kolunu omzuma atınca rahat edemez ve gerilirdim. Kendimi savunmasız hissederdim. Birinin yardımına ve korunmasına ihtiyacım varmış gibi hissederdim hep.
Tanışalı bir gün olmamıştı ama birbirimiz hakkında birçok şeyi müdürün odasının önünde beklediğimiz o kısa sürede öğrenmiştik. Ona güvenmiştim, o da bana güvenmişti ve dost olmuştuk. Hala daha birbirimiz hakkında öğreneceğimi çok şey olsa da zaman her şeyin ilacı derlerdi. Zaman içinde birbirimizi tanıyacak ve huylarımızı öğrenecektik. Bu yüzden bir şey demeyip sınıfım olduğu koridorda yürümeye devam ettim.
‘‘ Ben buradan ayrılıyorum. ’‘ deyince ona şaşkınlık ile baktım. Sınıfımın önündeydik ve yine bakışların odağıydık. Hem nereye gidiyordu ki? Aynı sınıfta değil miydik?
‘‘ Niye, aynı sınıfta değil miyiz? ‘‘ diye sordum aklımdaki soruyu dile getirerek. Gülümsedi ve kolunu omzumdan çekip alaycı bir bakış attı bizim sınıftakilere kafasını içeriye uzatıp. Geri çekildiğinde gözlerinde haylaz bir bakış gördüm.
‘‘ Ben dil bölümüne gidiyorum. ‘‘ dediğinde önce şaşırsam da ardından gülümsedim, anadili gibi İngilizceyi biliyordu ve dile gidiyordu. Komik bir durumdu. Ama onu anlayabiliyordum. Onun hedefi iyi bir sporcu olmaktı. Dersler ile fazla ilgilenen biri olmadığını anlamak zor da değildi. Kendi açısından başarılı olabileceği, zorluk çekmeyeceği bir bölüme gitmek istemişti. Anlaşılır bir durumdu.
‘‘ Fazla ezme dil bölümündekileri. ’‘ dedim elimi koluna koyarak. Ne de olsa onlar Dialgo gibi değildi. Kendilerini biraz hırpalamaları gerecekti İngilizce konusunda Dialgo kadar başarılı olabilmek için. O sırada yanımızdan geçen Savaş ve Barış ikilisine baktım. Barış bana gülümseyip ardından Savaş’A bir şeyler demiş ve kendini sınıfına doğru yönelmişti. Savaş ise abisinin dediklerini kafası ile onayladıktan sonra bir bana, bir Dialgo’ya ardından da Dialgo’nun koluna koyduğum elime bakmıştı ifadesiz bir surat ile. Ardından yüzünde hiçbir değişiklik olmadan sınıfın kapısından içeri girip gözden kaybolmuştu.
Dialgo ile vedalaşıp o yanımdan ayrılınca derin bir nefes alıp bende sınıfa girdim. Kimseye bakmadan arkadaki yerime geçtim doğruca. Tahmin edildiği üzere yanıma kimse oturmuyordu. Beklenilen bir durumdu.
' Uyuz falan kapacaklarını düşünüyorlardır. Ne de olsa çok uyuz bir insanım değil mi? ' diye düşünerek etrafıma bir göz attım. Kendi aralarında muhabbet edenler, telefonları ve tabletleri ile uğraşanlar… Her telden insan vardı sınıfta. Bir kısmı ile göz göze gelmiştim bile. Bana yüzlerinde alaycı bir sırıtma ile bakıp fısıldaşıyorlardı. Dediğim gibi ama. Umursamayacaktım. Sınıfta gözlerimi gezdirmeye devam ettim.
Savaş ile göz göze geldim birden. Oturduğu sırada eli çenesinde bana bakıyordu. Bir an şaşırsam da acaba bana mı bakıyor diye ama evet, bana bakıyordu. Bir süre gözlerimin içine bakıp ardından hızla gözlerini kaçırdı. Gözlerimi devirdim yaptığı saçma hareket karşısında. Bu çocuğun bir karın ağrısı vardı ya! Öğrenecektim elbet zamanı gelince.
Sınıfın kapısı açılıp içeriye Kutlu girince yüzümü buruşturdum ve başımı eğdim. Onu görünce aklıma bileğimin sızısı gelse de bana iyi davranmasını da yadırgıyordum.
‘‘ Ondan hoşlanmıyorsun galiba, ya da ben mi yanlış anladım? ‘‘ diye soran kişiye baktım. Korkup yerimde hafifçe sıçrarken önümdeki kişiye anlamayan bakışlar atıyordum. Bizim ile aynı sınıfta değildi. Üst sınıflardan birine benziyordu. Bana soru soran bakışlarla bakmaya devam edince kafamı yavaşça iki yana salladım.
‘‘ Bu okuldaki hiç kimseden hoşlanmıyorum. Kendilerinden başka kimse yaşamıyor bu evrende. Kâinat onlar için yaratılmış gibi. Kutlu her ne kadar onlardan farklı gibi gözükse de onu daha tanımıyorum. ‘‘ dedim sıramda geri yaslanıp kollarımı göğsümde birleştirirken. Dudaklarına alaycı bir kıvrım yayılırken yavaşça kafasını yana eğdi.
‘‘ Çok yerinde bir tabir oldu. Haklısın. ‘‘ dedi ve ayaklanıp sınıftan çıkmak için kapıya yöneldi. Söyledikleri ile yüzümü buruşturdum. Evet, onlar hakkında böyle düşünüyordum ama bunu başka birinin ağzından duyup teyit ettirmek içimi pek de rahatlatmamıştı. Sınıftan çıkarken bir an durdu ve giren kişiye yol verdi. Kafamı çevirdiğimde hocanın sınıfa girdiğini gördüm. Kapıyı kapatmasını söyleyen hocaya kafasını sallarken bana bakıp gülümsedi ve göz kırptı.
Nuri Hoca sınıfa girip yerine oturunca diğer okullara nazaran ayağa kalkmayan öğrencilere uyum sağladım ve ders kitaplarımı çıkarmaya başladım. Ders tarihti. Karamalarımı, ders notlarımı, resimlerimi, şiirlerimi içinde barındıran kalın ajandayı çıkardım. Kafamı kaldırıp gözlerim ile hocayı aradım.
Nuri Hoca akıllı tahtayı açmıştı ve ekranda bir resim gözüküyordu. Gözlerimi kısıp ekrandaki resme daha dikkatli baktım ve ardından gülümsedim.
‘‘ Bu resmin ne olduğunu bilen var mı? ‘‘ diye soran Nuri Hoca ile birlikte yüzümdeki gülümseme büyüdü. Resmin ne olduğunu biliyordum. Okuduğum birkaç makalede ve kitapta resim hakkında birçok bilgi edinmiştim. Sınıftan ses çıkmayınca elimi kaldırdım. Biraz bilgilerimi konuşturayım ama değil mi? Hoca onaylayınca konuşmaya başladım.
‘‘ Hocam resimde gösterilen dünyanın yedi harikasından biri. Adı Halikarnas Mozolesi, Kral Mausollos için karısı ve kız kardeşi tarafından yaptırılmış bir mezardır. Bodrum civarında bulunmaktaydı ama haçlı seferleri sırasında bugün Bodrum Kalesi olarak bilinen yapıyı inşa etmek için Halikarnas Mozolesi'nin neredeyse bütün taşlarını kullandılar ve geriye hiçbir şey kalmadı maalesef hocam. ‘‘ dediğimde hoca gülümseyerek kafası ile onayladı. Kendi ile gurur duyarak şirince gülümsedim.
‘‘ Bodrum'da yaşadın mı yoksa orada bir tura mı katıldın? ‘‘ diye bilindik bir soru yöneltince yüzümdeki gülümsemeyi hiç bozmadan kafamı olumsuzca iki yana salladım.
‘‘ Peki, nereden biliyorsun? ‘‘ diye soran öğrenciye baktım. Sanki bunu bilmem oldukça sıra dışı bir olaymış gibi şaşkınlık ve bariz bir şüphe ile sormuştu.
‘‘ Ben ülkemizde yapılan tüm tarihi eserlerin ve yaşanan önemli olayların olduğu sırada oradaydım. ‘‘ dedim kendim ile gurur duyan bir ifade ile. Nuri Hoca gülümsedi ve yanıma doğru ilerlerken konuştu.
‘‘ Anlaşılan tarihi kitap okumayı seviyorsun. ‘‘ dedi doğru bir tahminde bulunarak.
‘‘ Mehmed Niyazi en sevdiğim yazarlar arasındandır! ‘‘ dedim kendi ile gurur duyarak. Gurur duyulmayacak gibi değildi, beni ben yapan önemli şeylerden biriydi kitap okumak da.
Kitap deyince dayanamıyordum ve konuşmaya başlıyordum. Dersin on dakikası hoca ile muhabbet ederek geçti. Kendimi çok mutlu hissediyordum ve hoca ile koyu bir muhabbete dalmıştım. Sınıfın bir itirazı yoktu buna. Herkes kendi halinde takılırken, biz hoca ile tarihi kitaplar hakkında konuşmuştuk. Geri kalan sürede de zaten bildiğim konuları Nuri Hoca anlatmış ama yine de ben not almıştım. Ders bittiğinde rahatlamış hissediyordum. Kapıda bir hareketlilik fark edince kapıya çevirdim bakışlarımı. Dialgo elinde iki adet kahve ile beni bekliyordu.
Yanına gittim ve elindeki kahveyi alırken onun da teklifi ile birlikte bahçeye çıktık.
‘‘ Eee? İlk dersin nasıl geçti? ‘‘ diye sordum bahçede bir banka oturunca. Yüzünü buruşturdu ve derin bir nefes alıp sıkıntı ile verirken konuşmaya başladı.
‘‘ İlk başta şok olmuşlardı ve dik dik bakıyorlardı. Ardından yok saymaya başladılar. Asıl olay kantindeki kadın beni görünce oldu. Yaşlı teyze öyle bir korktu ki bir an kalp krizi geçirecek sandım. ‘‘ Sesi o kadar üzgün ve sıkılmış çıkıyordu ki onu dinlerken ben üzülmüştüm. O konuşurken ben kahvemi bitirmiştim bile. Ona döndüm ve üzüldüğümü belli etmemek için gülümsemeye çalışarak elimi omzuna koydum. Onu teselli edecektim ve mutlu olması sağlayacaktım.
‘‘ Dialgo üzüldüğünde gözlerini kapat ve içinden ona kadar say, ardından da- sesimi yükselttim - ' Hakuna matata ' de! ‘‘ dedim. Bana şaşkınca baktı bir süre ve ardından kahkahalar ile gülmeye başladı. Yalnız baya anıra anıra gülüyordu. Bön bön ona bakıp bu hareketi karşısında ne yapacağımı düşündüm bir süre.
‘‘ Gülmesene be! ‘‘ dedim tıslayarak. Çünkü şu anda benim ile açık açık dalga geçiyordu. Tamam mutlu olsun istedim de bu kadar da değil canım. Yani beni rezil etmesine gerek yoktu ayol.
Daha fazla gülmeye başlayınca yanından kalktım ve çöp kutusuna kahve bardağımı basket attım. Deliksiz girdi. Bir ara basketbol oynamıştım. Boyumun kısa olmasının sağladığı nadir avantaj sayesinde oyun kurucu olarak oynamıştım. Dialgo 'ya döndüğümde hala gülüyordu. Rezil olduğunun farkında değildi çünkü içten gülüyordu.
Bu okulda içten ne yapsan rezil olurdun zaten çünkü buradaki herkes yapmacıktı. Ellerimi belime koydum ve etrafa baktım. Bahçedeki çocuklar tuhaf tuhaf ona bakıyorlardı. Demiştim, içten ve samimi olunca rezil olurdun. Bu duruma katlanamadım, zaten siyahi olduğu için garipseniyordu. Baktım Dialgo susmuyor ben de gülmeye başladım. Rezil olacaksam olayım! Arkadaşlarım için her şeyi yaparım ben.
Boynuma bir kol dolanınca kim olduğuna bakmak için kafamı arkama çevirdim. Barış Kadıoğlu! Nazikçe kolunun altından sıyrılıp Barış'a döndüm ve zoraki bir gülümseme yerleştirdim yüzüme. Savaş ile tek benzerliği gözleriydi. Barış sarışındı ve bronz bir teni vardı. Savaş sanki daha yakışıklıydı. Onun siyaha çalan koyu kahverengi saçları ve beyaz bir teni vardı. Barış'ın aksine Savaş'ın gözlerinin mavisi daha koyuydu. Bunun dışında karakterleri de farklıydı. Tamamen. Barış daha sevecendi.
‘‘ Nasılsın Dilay? ‘’ Sorduğu soru ile yüzümde eğreti duran gülümseme gerçek bir hal aldı. El kol hareketlerinden hoşlanmıyordum ama sorduğu soru ile içime bir sıcaklık yayılmıştı. Tamam, Barış ile samimi olmamamın sebebi okuldaki insanların baskısıydı. Ama Dialgo dışında bir arkadaş hiç de fena olmazdı.
‘’ Teşekkürler Barış, iyiyim. Sen nasılsın? Neler yapıyorsun? ‘’ diye sordum sorduğu nazik soruya hitaben. Gülümsedi ve bakışlarını Dialgo’ya çevirdi.
‘’ İyiyim Dilay, nasıl olsun. Okula yeni gelen öğrenci ile tanışmaya geldim. Ben Barış! ‘‘ dedi sıcak bir sesle ve Dialgo'ya elini uzattı. Dialgo adına sevinirken bu okulda ikinci bir arkadaşı olması düşüncesi çok güzeldi.
Kafama yediğim sert bir darbeyle dizlerimin ve ellerimin üstüne düştüm. Dizimde hissettiğim acı dejavu yaşamama sebep olurken kararan gözlerimi kırpıştırıyordum. Kafamda bir zonklama hızla büyüyordu. Yere ritmik olarak vuran bir ses duyuyordum, galiba kafama top çarpmıştı. Kafamdaki hissettiğim zonklamanın sebebi top olmalıydı. Bilmiyorum, şu an sadece acı netti.
‘‘ Ne oluyor burada? ‘‘ diyen Nuri hocanın sesini duyuyordum ama karanlıktan başka bir şey göremiyordum. Sersemlemiş bir durumdaydım. Dialgo ‘‘ İyi misin Dilay? ‘‘ diye sorunca cevap veremedim. Ardıç ağacı, limon çiçeği ve misk kokusu doldu genzime ardından. Gözlerimdeki karanlık kalkar gibi oldu ve sanki Savaş'ı gördüm.
Ama büyük ihtimalle kafama aldığım darbe yüzünden hayal görüyordum. Belimden tutulup kaldırıldım ve galiba banka oturtuldum. Durmadan gözlerimi kırpıştırıyordum ama karanlığı dağıtamıyordum. Uzaktan boğuk sesler geliyordu ve ben hiç birini ayırt edemiyordum. Başıma ani bir ağrı saplandı ve bilincim tamamen karanlığa büründü.
***ZZZZZZ...
Gözümü açtığımda geçen haftaki doktoru görmeyi beklemiyordum. Gülümsedi ve kolumdaki serumu kontrol ettikten sonra gözlerimin içine baktı.
‘‘ Buraya bu kadar sık gelmek istiyorsan beni ziyarete gel. Gelmek için zarar görmene gerek yok. ‘‘ Dediğinde derin bir nefes aldım ve yavaşça verdim. Doğrulmaya çalıştığımda başıma keskin bir acı saplandı. Odada birileri daha vardı ama göremeden gözlerim tekrar kararmıştı.
‘‘ Hey! Rahat dur ve uyumaya çalış, ilaç etkisini birazdan gösterir. ’‘ dediğinde ben gözlerimi kırpıştırıp karanlığı dağıtmaya çalışıyordum ama hiçbir işe yaramıyordu. Gözlerimi kapattım ve sesleri dinlemeye başladım. Doktorun sesini artık uzaktan duyuyordum. Galiba yine uykuya dalıyordum. İlacın etkisini göstermesi beklediğimden çok daha hızlı olmuştu.
‘‘ Daha önce büyük bir beyin ameliyatı geçirmiş. Aldığı darbe beyin kanamasına sebebiyet vermediği için şanslıyız… ’‘ duyduğum son şeylerdi.