Dialgo yatıya kalacağımız için çok heyecanlıydı. Okula vardığımızda saat dörttü. Diğerleri sabah kahvaltı ettikleri için o kadar acıkmamıştı ama benim aklım Savaş'taydı. Onu elleri cebinde -hali perişan şarkısı geldi aklıma; tabi Savaş çok dinç gözüküyordu- diğer otobüsten indiğini gördüm. Çantamdaki çikolatayı çıkarıp ona doğru yürüdüm.
Beni gördüğünde durdu ve bekledi. Elimdeki çikolatayı ona uzattım ve ‘‘ Sabah bir şey yemedin; açlıktan ölüyor olmalısın. Bunu yersen biraz iyi hissedersin. ‘‘ dedim gülümseyerek. Bir elimdeki çikolataya bir bana baktı. Bakışları değişirken bana öfkelendiğini anladım. Ben ne yaptım ki şimdi? Arkasını dönüp bir şey demeden yürümeye başladı.
Nefeslerim sıklaşırken öfkeden kuduruyordum. Ben hangi akla hizmet onu düşünüyordum ki? Geri zekâlı Dilay! Sinirle beni bekleyen Dialgo 'ya doğru yürüdüm. Birlikte okul binasına yürürken bana ‘‘ Kulaklarından duman çıkıyor Dilay! ‘‘ dedi Dialgo. Ona kaşlarımı çatarak baktım ama cevap vermedim. Vermemede gerek kalmadı zaten.
Müdür bey okula girmeden önce herkesi durdurdu ve konuşmaya başladı. ‘‘ Herkes yemekhanede yemek yedikten sonra bu bahçede toplansın. Kız öğrenciler birinci kattaki 9/A ve 9/B sınıflarında kalacak. Erkek öğrencilerde 9/C ve 10/A sınıflarında kalacak. Sadece birinci kattaki tuvaletler açık; diğer sınıf ve tuvaletler kilitlendi. Okuldan kaçmaya kalkan olursa diye okulun kapısını kilitleyeceğiz bundan da haberiniz olsun. Şimdi herkes yemekhaneye gitmeden önce gidip yerleşsin. ‘‘ dedi.
Dialgo ile ayrıldığımızda ben lavabolardan birine girdim ve üstümü değiştirdim. Kıyafetlerimi katlayıp çantama Kemal'in hediyesinin hemen üstüne koydum. Yüzücü atletimin üstüne ceketimi giydiğimde hazırdım. Saçlarımı taradım ve dağınık topuz yaptım. Dişlerimi fırçalayıp elimi yüzümü yıkadığımda biraz rahatlamıştım.
Çantamla dışarıya çıktığımda herkesin yemekhaneye gittiğini gördüm. Dialgo ile buluştuğumda ‘‘ Bana telefonunu verir misin? Yetimhaneyi aramam lazım. ‘‘ dedim. Gülümsedi ve ‘‘ Elbette. ‘‘ dedi ve cebindeki telefonu göz kırpıp bana uzattı. Ulaş'ın numarasını tuşlayıp açmasını bekledim. ‘‘ Ne var ya! ‘‘ diye telefonu açtığında şaşkınca telefona baktım.
‘‘ Benim Dilay. ‘‘ dediğimde ufladı ve ‘‘ Dilay kusura bakma bir kız beni durmadan arayıp duruyor. ‘‘ dediğinde kahkahalarla gülmeye başladım. ‘‘ Gülme be! ‘‘ diye diğer uçtan bağırdığında gülmeyi hemen kestim ve onu neden aradığımı anlattım. Vedalaştıktan sonra telefonu Dialgo'ya uzattım ve bu sefer ben göz kırptım.
Birlikte yemekhaneye girdik ve yemek sırasının bize gelmesini bekledik. Yemeğimizi alıp boş bir masaya oturduk ve muhabbet ederek patates kızartması, pilav, yoğurt ve çorbadan oluşan -bizim okulun harcayacak çok parası var herhalde- akşam yemeğimizi yedik. Yemekten sonra okulun önünde toplandık ve müdürün talimatları ile kalacağımız sınıflara gittik.
Uyku tulumlarından birini alıp boş ve temiz olan bir köşeye serdim. Yarım saat kadar dolabımdan aldığım tarih testlerini çözdüm. Tuvaletim geldiğinde sırt çantamı alıp kalktım ve koridora çıktım. Tuvaletlerin olduğu taraf karanlıkta kaldığı için korkup odaya girdim ve ‘‘ Benim ile biri lavaboya kadar gelebilir mi? ‘‘ diye sordum.
Kimse olumlu cevap vermeyince erkeklerin kaldığı 9/C sınıfının kapısını çaldım ve kapıya çıkan çocuğa ‘‘ Dialgo'yu çağırır mısın? ‘‘ dedim. Çocuk sırıtarak ‘‘ 'burada değil ama ben yardımcı olabilirim. ‘‘ dedi. Ona boş bakışlarla baktım ve erkeklerin kaldığı diğer sınıfa doğru ilerledim. Kapıyı çaldığımda kapıyı açan Dialgo olduğu için derin bir nefes aldım.
‘‘ Şükür, Dialgo; acaba bana eşlik eder misin? Karanlık olduğu için korkuyorum. ‘‘ dedim. ‘‘ Tabi ki; bekle telefonumu alıp geleyim. ‘‘ dedi ve içeri girip gözden kayboldu. Geri gelip sessizce yürümeye başladık. Lavaboların olduğu tarafa ilerlerken ters istikamette bize doğru gelen Savaş'ı gördüm.
Önümüzde durdu ve ‘‘ Nereye? ‘‘ diye sordu. Cevap vermeye tenezzül bile etmedim ama Dialgo benim yerime cevapladı. ‘‘ Lavaboya gidiyoruz’‘ dedi. Savaş ellerini cebine sokup bize arkasını döndü ve ‘‘ Eee? Hadi gidelim. ‘‘ dedi kafasını çevirip bize bakarak. ‘‘ Sen o taraftan geliyordun. Niye bizim ile geliyorsun ki? ‘‘ dedim yanında yürümeye başlarken.
Durdu ve bana ifadesini bozmadan baktı ‘‘ Belki yine tuvaletim geldi; olamaz mı? ‘‘ diye sordu. Gözlerimi devirdim ve ilerlemeye devam ettik. Tam tuvalete yaklaşmıştık ki kulak tırmalayan çığlıklar etrafı kapladı. Kızlar ve erkekler çığlık atıyorlardı. Korku ile Savaş'a baktım ve onun da yüzünde aynı ifadeyi gördüm. Ben tam ne olduğunu anlamak için kaldığımız odalara doğru koşacakken sesler kesildi ve odaların kapısı açıldı.
Dışarıya çıkanlar ilk önce amaçsızca etraflarına bakındılar ve sarsak adımlarla yürümeye çalıştılar. Neler oluyordu? Yüzleri bembeyazdı ve tuhaf bakışları vardı. Bizi gördüklerinde bir an durdular ve ardından üstümüze doğru gelmeye başladılar. Ben geri adım atarken Dialgo kahkahalarla gülmeye başladı ve
‘‘ Hadi ama çocuklar! Cidden bizi bu oyunlarla korkutmaya mı çalışıyorsunuz? Bunlar ancak minik çocuklara söker. ‘‘ dedi ve elindeki telefonu bana uzatıp ‘‘ Dilay! O kadar makyaj yapmışlar; bari boşa gitmesin de bir fotoğrafımızı çek. ‘‘ dedi onlara doğru yürürken. ‘‘ Dialgo bence gitmesen iyi olur. ‘‘ dedi yanımda duran Savaş.
Onlardan bir adım önde durdu ve bize dönüp kollarını iki yana doğru açtı ‘‘ Ahh! Hadi ama çocuklar korktuğunuzu söylemeyin. Dilay fotoğrafımızı çek hadi. ‘‘ dedi gülümseyerek. Telefonu açmaya çalışırken Dialgo'nun çığlık attığını duydum. Telefonu indirdiğimde Dialgo'yu kollarından tutup aralarına çektiklerini gördüm.
‘‘ Dialgo! ‘‘ diye haykırıp ona doğru koşmaya çalıştım ama Savaş belimden sıkıca tutup beni engelledi. Dialgo'nun çığlıkları koridoru doldururken bedeni yere düştü ve ardından bedeni gözden kayboldu. Gözlerimden yaşlar akarken şok olmuştum ve kıpırdayamıyordum. Savaş beni sürüklemeye çalışırken ben kıpırdayamıyordum.
‘‘ Dilay! Kendine gel artık! Gitmemiz gerek. ‘‘ dedi elimden tutup beni çekerek. Dialgo ölmüştü; arkadaşım ölmüştü. Onu öldüren ise az önce insan olan ama şimdi ne olduğunu bilmediğim şeylerdi. Aklıma 'Ölümcül Deney' filmi geldi ama saçmalıktı bütün bunlar. Bunlar sadece filmlerde olurdu; gerçekte olması imkânsız şeylerdi.
Kendimi toparlamalıydım ve buradan kaçmalıydım. Arkama dönüp baktığımda peşimizden geldiklerini gördüm ama çok yavaştılar. Önüme döndüğümde Savaş'ın çıkış kapısına doğru yöneldiğini gördüm. Elinden çekip ‘‘ Unuttun mu? Çıkış kapısı kilitli; bu yüzden ikinci kata çıkmalıyız ve saklanacak bir yer bulmalıyız’‘ dedim merdivenleri gösterirken.
Merdivenlere doğru giderken çok yavaştık. ‘‘ Savaş koşsana! ‘‘ dedim bir yandan da onu elinden çekmeye uğraşırken. Elini elimden hızla çekti ve ‘‘ Ben koşmam! ‘‘ dedi. İnanamıyorum ya! Çocuğa bak; ölüm ile burun buruna ama kendinden taviz vermiyor. Elini tutmaya çalıştığımda geriye bir adım attı. ‘‘ Savaş! Allah aşkına! Ne demek ben koşmam ya! ‘‘ diye bağırdım bir taraftan bize yaklaşan zombilere -artık onlara zombi diyordum çünkü onları niteleyen tek kelime buydu- bakarak.
Bana ters bir bakış attı ve ‘‘ Ben koşmam! ‘‘ diye dişlerinin arasından konuştu. ‘‘ Ne halin varsa gör. ‘‘ dedim ve onu orada bırakıp merdivenlere doğru koştum. Dördüncü kata kütüphaneye çıkabilirdik; kapısı sürekli açık oluyordu. Arkasına kitap raflarını dayar ve birilerinin bizi kurtarmasını bekleyebilirdik. Ahh! Savaş! Merdivenlerin yarısından geri dönüp Savaş'ın yanına gittim.
Zombiler yavaş oldukları için ona yetişememişlerdi ama aralarında fazla da mesafe yoktu. Koştum ve koluna yapıştığım gibi tüm gücüm ile onu çekmeye çalıştım. ‘‘ Bana bak Savaş! Benim babam Oflu ve sen Ofluların ne kadar inatçı olduklarını bilmezsin. Benim damarlarımda Karadenizli kanı akıyor be! Şimdi ya benim ile koşarak gelirsin ya da seni sırtıma alırım haberin olsun. ‘‘ dedim tuttuğum kolunu sol omzumun üstüne alırken.
Kolunu hızla geri çekti ve ‘‘ Tamam, tamam! Sakin ol! Hızlı yürüyeyim o zaman. ‘‘ dedi eli ile elimi tutarken. Gülümsedim ve aldığım zaferin hazzı ile yarı koşarak yarı yürüyerek merdivenleri tırmandık. Tam üçüncü kata çıkacakken merdivenlerin başından aşağıya; bize doğru gelen zombileri gördüm. Diğer taraftaki merdivenleri kullanmak için döndüğümde o taraftan da geldiklerini gördüm.
Aşağıya inmek içinse çok geçti. Birden Savaş'ın eli elimden çekildi ve ben ne olduğunu anlamak için arkama döndüğümde onun çoktan merdivenlerden inen zombiler tarafından etrafı sarılmıştı. Haykırdım ve aralarına girip Savaş'ı kurtarmak istedim ama artık çok geçti; bedeni kayboldu aralarında. Allah'ım bu nasıl bir kâbustu? Aralarında Kutlu'ya benzettiğim biri vardı ama yüzleri o kadar beyazdı ki çıkaramadım.
Üç tarafımda zombilerle çevrilmişti. Tek açık alan arkamdaydı ve orası da çıkmaz sokaktı. Arkama baktığımda pencereyi gördüm ve hiç düşünmeden oraya koştum. Bu arada sırt çantamı çıkardım ve içinde işe yarayacak bir şey olup olmadığına baktım. Bir fener vardı çıkarıp zombilerin üstüne tuttum ama bir işe yaramadı -herhalde işe yaramazdı Dilay! Elindeki lazer değil; önünü bile aydınlatmakta zorluk çeken bir fenerdi-. Hem bu fenerin çantamda ne işi var?
Tekrar karıştırdım bir şey bulmak için. Elimde soğuk demiri hissettiğimde bir an tereddüt ettim ama kafamı kaldırıp baktığımda aralarına Savaş ve Dialgo'yu da katmışlardı. Gözlerimden yaşlar boşalırken Dialgo'nun en önde yürüyen cansız bedenine baktım. Bunu yapamazdım, ona zarar veremezdim. Bana iyice yaklaştıklarında artık karar verme zamanıydı; aramızda 20 metre falan vardı.
Pencereyi açtım ve pencerenin pervazına çıktım. Dialgo'ya son kez baktım ve ‘‘ Ben senin böyle yaşamana izin veremem Dialgo! ‘‘ diye bağırdım ve çantamdaki silahı çıkarıp hızla ateş ettim. Tam anlından vurmuştum onu; yüzünden aşağıya akan kanlarla bedeni yere yığıldı. Bende kendimi camdan aşağıya bıraktım. Onlar gibi olamazdım; öyle olacağıma ölmem daha iyiydi. Gözlerimi kapatırken haykırdıklarını duydum. Yüzümde kocaman bir gülümseme ile çarpışma anını bekledim.