Kafama aldığım darbe ile irkildim ve yataktan düşme hissi yaşadım. ‘‘ Sıkı tutun! ‘‘ diye bağıran sesle gözlerimi açtım ve benim metrelerce altımdan yukarıya bakan Savaş'ı gördüm. Ellerimde hissettiğim pürüzlü yüzeyin ne olduğunu anlamaya çalıştım. Bacaklarım boşluktaydı ve ben bir ağaca sarılıyordum. Hızla hatırlarken az daha ağaçtan düşecek olduğum ihtimali korkup çığlık atmama sebep oldu.
‘‘ Bağırmayı kes ve in aşağıya. ‘‘ dedi Savaş aşağıdan. Ona baktığımda yüzünü buruşturmuş olduğunu gördüm; yükseklik tekrar başımı döndürünce kafamı çevirdim. Ağaca daha da sıkı sarılıp yüzümü buruşturdum. Kafama aldığım darbe ile ‘‘ Ahh! ‘‘ dedim ve ne olduğuna bakmak için etrafıma baktım. ‘‘ Benim! Bön bön etrafına bakmaktan vazgeç! ‘‘ dedi Savaş.
Ona baktığımda elinde çam kozalağı olduğunu gördüm. ‘‘ Onları bana atmaktan vazgeç! Hem, sen de bir ağaca çıksan iyi edersin. Kurt şimdilik gitmiş olabilir ama her an geri gelebilir. ‘‘ dedim. Bana boş bakışlarla baktı ve ‘‘ Sen in aşağıya! Dondum burada! ‘‘ dedi sinirli bir şekilde. Donmuşmuş! Ben buz kestim be! Ben hangi ara uyumuştum?
Saatime baktığımda saatin gece 3 olduğunu görüp şaşkınlıkla ‘‘ Ben beş saattir bu ağaçtayım ve sen gelip bana 'dondum' diyorsun. Hem... Ben inemem buradan. ‘‘ dedim yeni farkına vardığım gerçekle. Ben bu kadar yükseğe nasıl çıkmıştım sahiden? ‘‘ Ne demek inemem? İn aşağıya be! Hem kampın yanında ağaç yok muydu da bu kadar uzağa geldin; beni de seni aramak zorunda bıraktın. ‘‘ diye bağırdı.
Ona ‘‘ Bağırma bana! Zaten o kurt beni buraya kadar kovaladı. Ve sen de gelmiş belki de senin hayatını kurtaran birine bağırıyorsun! ‘‘ diye bağırdım ama sonlara doğru sesim kısıldı ve öksürmeye başladım. O kadar şiddetli öksürüyordum ki sarsılıyordum. ‘‘ Sıkı tutun düşeceksin! ‘‘ diye bağırdı Savaş. Gözlerimden yaşlar gelirken Savaş'ın homurdandığını duyuyordum.
‘‘ Allah'ım ne işlere kaldım ben bu bela ile. Kara beladan farkı yok. Paratoner gibi belaları çekiyor ya! ‘‘ öksürüklerim arasından ‘‘ Ne saçmalıyorsun sen be! ‘‘ demeyi başardım ama bu boğazımın daha da ağrımasına sebep olmaktan başka bir işe yaramadı. Gözyaşlarımı sildim ve karşımda bana bakan koyu mavi gözler gördüm. Gece mavisiydi gözleri.
Ne o? Uzaylılar beni alternatif evrene değil de şimdi ağaçtan yere mi taşımışlardı? Gözlerimi kırpıştırdım ve ona baktım. Ağacın gövdesine sarmıştı bir kolunu ve diğer eli de başımın hemen üstündeki daldaydı.
Elini daldan çekip belime sardı ve beni kendine çekmeye çalıştı. Sarıldığım gövdeye daha sıkı tutunarak ‘‘ Ne yapıyorsun ya! ‘‘ diye bağırdım. Yüzünü buruşturdu ve ‘‘ Kulağımın zarını patlatmak istiyorsan; doğru yoldasın, aferin, böyle devam et! ‘‘ dedi dişlerinin arasından. Sonra bana daha sakin bir şekilde ‘‘ Eğer aşağıya inmek istiyorsan dediklerimi bir bir yap. ‘‘ dedi.
Ona baktım; gecenin karanlığında gece mavisi gözüken gözlerine. Kafamı olumluca salladım ve talimatlarını bekledim. Birden gülümsedi ve konuşmaya başladı. ‘‘ Şimdi sağ bacağını diğer taraftan çekip benden tarafa sallandır. Bastığım dal fazla yük taşımaz o yüzden ağırlığını bana ver; hatta sırtıma çık daha kolay ineriz’‘ dedi.
Ona şaşkınca baktım ama yüzündeki gülümseme solmaya başlayınca hızla kafamı salladım. Dediklerini tek tek yapıp onun bir diğer talimatını bekledim. ‘‘ şimdi, kollarını boynuma sar; –sarıldım- bacaklarını belime dola; –doladım- sıkı tutun ve kendini oturduğun daldan itip bana yaslan. ‘‘ dedi.
Dediğini yapıp kendimi bıraktığımda birden kendimi boşlukta buldum ama Savaş sonunda dengesini sağlayıp dala sıkıca tutundu ve homurdanıp ‘‘ Göründüğünden daha ağırsın. Sen ne yiyorsun? Bir oturuşta öküz falan mı? ‘‘ dediğinde donup kaldım ve ellerimi gevşetiyormuş gibi yaptım. Tabi ki asla böyle bir şey yapmam, salak mıyım ben?
Birden gerildi ve ‘‘ geri zekâlı! Ölmek mi istiyorsun! ‘‘ diye bağırdı. Tam kulağının dibinde olduğum için daha bir zevkle bağırdım ‘‘ Bana bağırma! ‘‘ . Ayaklarını serbest bırakıp sadece iki eli ile tuttuğu dalla havada asılı kaldığımızda ‘‘ Savaş ölmek mi istiyorsun? ‘‘ dedim.
Ona benim ölmemi mi istiyorsun diye sormadım çünkü cevabını tahmin edebiliyordum. ‘‘ Bu kadar yükü kolların taşıyamaz! ‘‘ desem de bence taşırdı, o kasların ne yapacağı belli olmaz. Tabi konu şimdi bu değildi. Herhangi bir harekette bulunmayınca ‘‘ Tamam bağırdığım için özür dilerim. ‘‘ dedim korkudan.
Gülümsediğini dudağının kıvrılmasında anladım. Gamzesi tekrar ortaya çıkınca bakışlarımı omzuna diktim. Vücudumuz birbirine yapışmıştı ve ben vücudunun her hareketini hissediyordum. Kasları gerildiğinde; ayağını sağ taraftaki dala uzattığında her hareketini hissediyor ve sanki ne yapacağını bedenim algılıyordu.
Sonunda aşağıya indiğimizde sırtından indim ve Savaş'ın peşinden onu takip ettim. Benle konuşmuyor ama benim önümde durmak için büyük çaba harcıyordu. Ne var yani yanında yürüsem? Kampa vardığımızda bir sorunla karşılaştık. Bir çadır hacrinde diğer çadırlara herkes ikişerli olarak yatmıştı.
Ben ve Savaş'a tek bir çadır kalmıştı. Közü bile kalmamış kamp ateşinin başına gittim ve kapüşonlu kazağımın üstüne gri kazağımı giydim. Kapüşonumu kafama geçirip bağcıklarını bağladım ve kütüğe oturup kara kara ne yapacağımı düşündüm.
Savaş'la 1 metrekare bir alanda uyumak mı? Çocuk gece uyur-boğar falandır, kesin beni de boğar. Beklerim ben bu çocuktan bunu; ne de olsa dengesiz. Yanımda dikildiğini fark ettiğimde kafamı kaldırıp ona baktım. Ellerini göğsünde birleştirmiş bana alaycı bakışlarla bakıyordu. ‘‘ Ben insan yemem. ‘‘ dedi 'Ben Koşmam, Ben Oyun Oynamam' diyen ukala!
Omuz silkip ‘‘ Ben ağaçtayken uykumu al-’‘ sözümü kolumdan sürüklediği için bitiremedim. Sırt çantamı diğer eline aldı ve çadırın içine beni zorla soktu. Açık uyku tulumun içine ellerim dümdüz olacak şekilde bedenimi soktu, –şoktan değil konuşmak, hareket bile edemiyordum- ayakkabılarımı hızla çıkardı ve fermuarımı çekti.
Kundağa sarmıştı resmen beni; hareket dahi edemiyordum. Kendi ayakkabılarını da çıkarıp tulumunun içine girdi ve beni yerde sürükleyerek yanına çekip tam göğsümün üstüne kafasını koydu. Bir kolu ile da vücudumu bedenine hapsetmişti. Hareket edemiyordum. Ne yani, benim bu pozisyonda uyuyacağımı mı sanıyordu?
En sonunda şoktan kurtulup dilimi gittiği yerden geri getirdiğimde tam ağzımı açıp konuşacakken ‘‘ Tek bir kelime edip beni rahatsız etmeye kalkışma. ‘‘ dedi yumuşak bir sesle. Ağzımı kapattım çünkü beni bulan oydu. Kahramanım oydu; ona bunu çok görmemeliydim. Gözlerimi kapattım ve uykunun beni bu pozisyonda bile bulup vücudumu gevşettiğini hissetim.
Bu gün kurt yüzünden yorulmuştum ve yorgunluğa daha fazla dayanamayıp uykunun bilinçsizliğine kendimi bıraktım.
Gözlerimi Çarşamba sabahına açtığımda onu görmeden önce varlığını hissettim. Uyuyup uyumadığını bilmiyordum ama saçları boynumu gıdıklıyordu. Gözlerimi açıp ona baktığımda sağ bacağını bacaklarımın üstüne atmış, kolu ile da belimden sarılıp beni iyice kendine yapıştırmıştı. Ben bu pozisyonda nasıl bu kadar rahat uyumuştum ki?
Kafasını boynumun girintisine sokmuş mışıl mışıl uyuyordu beyefendi. Çadırın bezine yansıyan ağaçların gölgesinden güneşin doğmuş olduğunu anladım. Kimseler uyanmadan kalkmalıydık çünkü kimse bizi bu halde görmemeliydi. Sol kolumu -tulumumun fermuarını gece bir ara açmıştı- kaldırıp Savaş'ı dürtüklemeye başladım.
Sağ omzunu dürterken durmadan ‘‘ Savaş, Savaş... Kalk, Savaş, Kalk, Savaş, Savaş... Uyan! ‘‘ dedim. Kafasını uykulu gözlerle kaldırdı ve bana tuhaf tuhaf baktı. Bu bakışmadan rahatsız olup aklıma ilk gelen şeyi söyledim ‘‘ Gözünde çapak var. ‘‘ Düşünmeden söylemiştim ama yüzlerimiz çok yakındı. Kaşlarını çattı ve bana daha da yaklaşarak ‘‘ Senin de nefesin kokuyor. ‘‘ dedi ve üzerimden kalkıp sırt çantası ile birlikte çadırdan çıktı.
O gider gitmez elimi ağzıma götürdüm ve elime üfleyip kokladım. Yüzümü buruşturdum; benim nefesim açken kokardı. Gıcık bu çocuk, dengesiz, şapşal; bir kızla nasıl konuşulacağını bilmeyen bir keresteydi. Sırt çantamı açıp dün akşam giydiğim kıyafetlerimi çıkarıp katlayıp çantama koydum. Tarağımı çıkarıp karışmış olan saçlarımı taradım ve tepeden atkuyruğu yaptım. Temizlik malzemelerimi alıp çadırdan çıkıp ayakkabılarımı giydim.
Kimsenin uyanmamış olduğunu gördüğümde rahatladım. Savaş ortalıkta yoktu. Temiz su dolu bidonların yanına gidip birinin emziğini açtım ve elimi yüzümü yıkayıp ardından da dişlerimi fırçaladım- tahminen on dakika kadar; Savaş yüzündendi- ve elimi yüzümü havlumla kuruladım. Üstümdeki kıyafetlere baktım buruştular mı diye ama hepsi düzgün gözüküyordu.
Temizlik malzemelerimi çantama koydum ve kazınan midem için etrafta yemek var mı diye baktım. Savaş'ın kamp alanına geldiğimiz yolun başından bana el salladığını gördüm. ‘‘ Dilay! Otobüs kalkmak üzere, acele et. ‘‘ diye bağırdı ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Ne yapacağımı şaşırıp sırt çantamı kaptığım gibi Savaş'ın peşinden koşmaya başladım.
Üç otobüsten geriye yine biri kalmıştı. Otobüse vardığımda herkesin bana öfke ile baktığını gördüm. Müdür bey ‘‘ Hep seni beklemek zorunda mıyız? ‘‘ diye bağırdı. Kafamı utançla eğdim ve ‘‘ Özür dilerim efendim. ‘‘ dedim. Alp hoca ‘‘ Dilay boş bir yere geç! ‘‘ dedi. Kafamı olumlu anlamda salladım ve boş yer için otobüse baktım. Tek boş yer yine Savaş'ın yanıydı.
Bu sefer camdan kenara o oturmuştu. Yanına oturduğumda değil bana bakmak kıpırdamamıştı bile. Ben herkesin uyuduğunu sanırken onlar çoktan kalkıp otobüse binmişlerdi. Otobüs harekete geçtiğinde nasıl oldu da uyanamadım diye kendimi azarladım. Otobüs paintball alanına vardığında herkes aşağıya indi. Bende sırt çantamı omzuma asıp aşağıya indim.
Saatime baktığımda saat ondu. Bizi karşılayan genç bir erkekti. ‘‘ Hepiniz hoş geldiniz! Benim adım Kemal. Şimdi tek bir sıra olun ve kıyafetlerinizi almak için sahanın babına doğru ilerleyin -bu arada bap giriş kapısı demek. Ben bilmiyordum- bende bu arada sayım yapayım. ‘‘ dedi. Ben sıranın sonuna geçerken Dialgo hemen önümdeydi.
‘‘ Dün akşam inanılmaz eğlendim. Keşke sende oynasaydın Dilay! Bir de aç bir kurt gördük ama baktı ki kalabalığız korkup kaçtı. Sen ne yaptın? Kampa döndüğümüzde yoktun. ‘‘ dedi yüzünde kocaman bir gülümseme ile.
Az daha gördükleri o kurda yem olacağımı söylemek yerine ‘‘ Bende ormanı keşfe çıktım. Allah'tan o kurtla karşılaşmadım. ‘‘ dedim zoraki bir gülümseme ile. Dialgo kıyafetlerini alıp üstünü değiştirmek için binaya girerken bende benim kıyafetlerimi bekledim. Yaşlı adam ‘‘ Başka kıyafet kalmadı, bize verilen sayı bu kadardı’‘ dedi.
Kemal, Alp hoca ve Müdür bey ile yanıma gelip ‘‘ Bana etkinliğe katılacak öğrenci sayısının 133 olduğunu söylediniz’‘ dedi. Müdür bey bana bakarak ‘‘ Bana sayım ile görevli olan öğrencinin söylediği sayı buydu. İyi de olmuş; bir daha geç kalmaz belki. ‘‘ dedi ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Alp hoca bana bakıp ‘‘ Üzgünüm. ‘‘ dedi ve o da müdürün peşinden gitti.
Sap gibi kalakalmıştım ortada. Bir şey canımı yakıyordu: dışlanmak! Ben gerçeklerin ortaya çıkmasından dolayı bana artık kötü davranmayacaklarını düşünürken... Ahh! Gözlerimden süzülen yaşları yaşlı adam ve Kemal denilen çocuk görmesin diye arkamı dönüp otobüse doğru yürümeye başladım. Oyun oynayamadığım için ağlamıyordum -zaten zamanında çok oynamıştım- beni kahreden dışlanmaktı.
Otobüsün kapıları açık olmadığı için ortalıkta kalakaldım. Gözyaşlarımı sildim ve ne yapacağımı düşündüm. Omzuma biri dokunduğunda arkamı döndüm. Kemal arkamdaydı ve bana sırıtarak bakıyordu. Onunla muhabbet ederken yaşlı adam yanımıza gelip ‘‘ Kızım madem onlarla oynayamıyorsun ok atmaya ne dersin? ‘‘ diye sordu.
Kafamı sevinçle salladım; yaşlı adam Kemal'e ok takımını verip atış sahasına götürdü. Hedefim paintball sahasının tam tersi yöndeydi ve bu da oluşabilecek herhangi bir kazayı önlüyordu. Kemal ok çantasını kenara koydu ve ilk önce yayı nasıl tutacağımı gösterdi. Birkaç atış yapıp tam on ikiden vurdu ve bana hava atmayı da ihmal etmedi.
Sağ elime takmam için üç parmaklı bir eldiven verdi. Deneyim ve odaklanmak işiydi ok atmak. Bana yayı ve oku verdiğinde içimi bir heyecan kapladı. Oku yaya yerleştirip yayı gerdim. Arkamda ki sahadan gelen gülüşme ve konuşma sesleri beni öfkelendiriyordu. Teli bırakmadan önce hedefe kilitlendim ve tüm kaslarımı gerdim. Teli bıraktığımda ok ıslık çalarak hedefe doğru gitti. Ve tabi ki de ıskaladım.
Kemal ‘‘ Dilay, kaslarını germen doğru bir hareket değil. Rahat olmalısın, derin nefesler alıp dış dünyayı unutmalısın. Ama tekniğin doğru; denemeye devam et. ‘‘ dedi. Beş atış daha ıskaladığımda attığım okları aramaya başladım. Hepsini bulmak biraz zaman almıştı. Oklarla geri döndüğümde Kemal elinde iki çikolata ile beni bekliyordu.
Yüzüme kocaman bir sırıtma yayılırken çok acıktığımı fark ettim. Bana bir tanesini uzatıp ‘‘ Aç olduğun için odaklanamayabilirsin. Ne derler bilirsin; aç ayı oynamaz’‘ dedi sırıtarak. Ona öfke ile baktım ama nedenini anlamamıştı. Kaşlarını kaldırıp ‘‘ Ne var? Ne dedim? ‘‘ diye şaşkınca sordu. Çikolatamı hızla bitirdim ve elindeki açılmamış çikolatayı da kaptım.
‘‘ Demek aç ayı oynamaz ha! ‘‘ diye homurdandım. Kafasına jeton sonunda indiğinde ‘‘ Ben onu kast etmedim. Hem sen çok zayıfsın, ayı ile bir alakan yok; çikolatamı çalman dışında. ‘‘ dediğinde bacağına tekme attım. Yüzünü buruşturdu ve bacağını tutarak yere oturdu. ‘‘ Tamam! Tamam; susuyorum. ‘‘ dedi somurtarak.
Çikolata açlığımı dindirmişti ve artık daha iyi hissediyordum. Sırt çantamdan ilaçlarımı aldım ve su olmadan haplarımı yuttum -çok zor bir iş- çikolatayı da çantama koydum. Ok atmaya geri döndüğümde bir iki atıştan sonra ıskalamamaya başladım.
Kemal ‘‘ Ben demiştim. ‘‘ deyince yayı ona çevirdim ve ‘‘ Şeytanın doldurmasına gerek yok. ‘‘ dedim. Ellerini teslim olurcasına kaldırdı ve ‘‘ Sustum. ‘‘ diye mırıldandı. Üç atıştan sonra tam on ikiden vurduğumda sevinçle ‘‘ vay canına! Harika bir duyguymuş! ‘‘ dedim bana gülümseyerek bakan Kemal'e. Hedef tahtasındaki okları çıkarmaya giderken resmen çocuk gibi sekiyordum.
Okları biraz zorlanarak çıkardıktan sonra yerime döndüm. Yayı elime alırken paintball oyununun bittiğini gördüm. Anlaşılan gitme vakti gelmişti. Birkaç atış daha yaptım ama on ikiyi vurmadı hiç biri. En azından hedef tahtasını tutturmuştum. Elime bir ok daha alırken öğrenciler paintball sahasından çıkmış beni bekliyorlardı. Moralim bozulurken geç kalmamak için yayı indirdim.
Kemal'in ‘‘ Son atış, bekleyin. ‘‘ diye bağırdığını duydum. Ayağa kalkıp yanıma geldi ve ‘‘ Hadi Dilay! Tam on ikiden vur! Sadece odaklan ve dış dünyayı unut. Daha önce yaptığın gibi yap. Eğer başarırsan sana minik bir hediye vereceğim. ‘‘ dedi. Gülümseyerek ona baktım ve benim ile dalga geçen biricik okul arkadaşlarımı geride bırakıp odaklandım.
Hedefime baktım ve pozisyonumu aldım. Üç arındırıcı nefesten sonra nefesimi tuttum ve gerdiğim teli bıraktım. Ok hızla hedefi on ikiden vurduğunda büyük bir tatmin duygusu yaşadım. Kemal bana çantamı verirken ‘‘ İstediğin zaman gelebilirsin. Daha çok çalışırsan ülkemizi temsil bile edebilirsin. ‘‘ dedi. Ona inanamayarak baktım ve ‘‘ İnan bana yeterince meşgulüm. Belki ilerde. ‘‘ deyip konuyu kapattım.
Kemal gülümseyip ‘‘ Hediyen çantanda; içinde minik bir not var. ‘‘ dedi ve benim ile birlikte yürümeye başladı. Onunla vedalaştıktan sonra beni bekleyenlere döndüm. Bana şaşkınca bakan okul arkadaşlarımın önünden hızla geçip otobüse bindim ve cam kenarına geçip oturdum. Çantamı açıp Kemal'in verdiği hediyeye baktım ve notu okudum.
Çantamın fermuarını çekip rahat bir pozisyona geçtim. Kafamı cama yaslayıp gözlerimi yumdum. Otobüs dolmaya başladığında yanıma oturan kişiye dönüp bakmadım çünkü içimde hala kırgınlık vardı. Otobüs harekete geçtiğinde birkaç kişi ‘‘ Hadi şarkı söyleyelim. ‘‘ dedi. Onlar hep bir ağızdan şarkı söylemeye başladığında rahatsız oldum.
Sesleri kötü değildi ama iyi de sayılmazdı. ‘‘ Akşam için heyecanlı mısın? ‘‘ diyen yanımda oturan kişiye baktım. Dialgo'ydu ve fısıldayarak konuşuyordu. ‘‘ Niye heyecanlı olacağım ki? ‘‘ diye sordum ben de fısıldayarak. ‘‘ Akşam yatıya kalacağız ya... ‘‘ Dialgo ile muhabbet ettiğimiz için yolculuk o kadar da uzun gelmemişti.