16.Bölüm

747 Kelimeler
Kamp yerine vardığımızda hepimiz çoktan yakılmış ateşin başına toplandık ve dağıtılan sandviçleri yedik. Oturduğum ağacın gövdesi küçüktü ve yanımda sadece Dialgo oturuyordu. Onunla iki gün boyunca doğru düzgün değil konuşmak görmemiştim bile. Hakkımda söylenenleri herkes gibi o da duymuştu ve birkaç kişi ile kavga bile etmişti. Bunu sarılı bileği ve kaşındaki tek dikiş sayesinde görebiliyordum. Beni gerçekten güldürebiliyordu ve bu onu benim için daha da değerli kılıyordu. Adını bilmediğim ama okulun popüler kızlarından biri ayağa kalkıp ‘‘ Eee, arkadaşlar; ne dersiniz? Saklambaç mı oynayalım yoksa korku hikâyesi mi anlatalım. ‘‘  dedi. Çoğu kişi saklambaç dediği için saklambaç oynayacaklardı. Bu kampa gelen insanlar neden sürekli aynı şeyleri yaparlar ki? Ne bileyim isim-şehir oynayın ya da hırsız-polis. İlla ki saklambaç, korku hikâyeleri, şarkı söylemek falan, neydi bu insanların gelenekleri sürdürme çabaları. Dialgo heyecanla bana baktı ve ‘‘ Beni de alırlar değil mi? ‘‘  diye sordu. Gülümsedim ve gözlerim ile Kutlu'yu aradım, bulduğumda ona el salladım. Yerinden kalkıp yanımıza gelirken Savaş'ın başına dikilen gruba gözüm kaydı. Kızlardan biri ‘‘ Ne olur Savaş sende katıl. ‘‘  diye resmen yalvardı. Savaş ‘‘ Ben oyun oynamam, kaç kere diyeceğim. ‘‘  diye tersledi. Grup bıkmış olacak ki başından ayrılıp ikna etmek için başka popüler erkekleri ablukaya aldılar. ‘‘ Eee? Dilay, sen oynamıyor musun. ‘‘  diyen Kutlu'ya baktım. Kafamı olumsuzca iki yana salladım ve ‘‘  ben sevmem saklambacı ama siz oynayın; hem Dialgo bu oyunda çok usta haberin olsun. ‘‘  dedim. Dialgo ilk başta karasız kalsa da oyunun cazibesine dayanamayıp gruba katıldı. Alp hoca, müdür ve görevli diğer öğretmenler yarın paintball oynayacağımız yerle ilgilenmek için gidip bizi burada yalnız bıraktılar. Etrafıma baktığımda herkesin ormana doğru dağıldığını ve seslerinin gittikçe uzaklaştığını duydum. Ateşin başında bir tek ben kalmıştım. Savaş'ta çadırına girdi ve beni ateşin çok az aydınlattığı karanlıkla baş başa bıraktı. Sırt çantamı ayaklarımın dibine koyup hırkamı almak için fermuarını açtım. Fermuarın sesine karışan hırıltı korkudan donakalmama sebep oldu. Kafamı kaldırdığımda ne göreceğimi bilmediğim için hareket edemedim. Kalbim kulaklarımda atıyor ve aldığım her nefes ciğerlerimi yakıyordu. Kulağıma daha yakından gelen hırıltı ile kafamı kaldırıp sonunda bakabildiğimde karşılaştığım manzara vücuduma adrenalin salgılamaya başladı. Karşımda gördüğüm bir kurttu ve benim korkumun kokusunu almıştı. İleriye doğru bir adım attığında Savaş'ın gölgesinden emekleyerek çadırın çıkışına doğru ilerlediğini gördüm. Ve kurt Savaş'ın çadırına çok yakındı ama onu daha fark etmemişti. Savaş çadırdan çıkarsa kurt onu fark ederdi ve Savaş'a saldırırdı. Yerimden fırlayıp koşmaya başladığımda arkamdan geldiğine emindim. Çok hızlıydı ve bana yetişmek üzereydi. Çığlık attığımda ormanın diğer tarafından yükselen çığlıklar benim çığlıklarımı bastırdı. Yoksa onlar da mı kurtlarla karşılaşmışlardı? Ya da eğlencesine mi çığlık atıyorlardı? Sık çalıların arasına daldığımda bunun kurdu yavaşlatacağını düşündüm. Bu olay aynı kâbuslarımdaki gibiydi. Bu daha da çok korkmama sebep olurken daha da hızlı koşmaya başladım. Kaslarım acıyor ve beni yarı yolda bırakacaklarmış gibi tökezlememe sebep oluyordu. Ciğerlerim patlayacakmış gibi yanıyordu. Kalbim göğüs kafesimi kırmak istercesine çarpıyordu. Ormanın korkutuculuğu kurdun hırıltıları ile daha da şiddetleniyordu. Daha fazla koşamayacağımı anladığımda çözüm yolları aradım. Ağaçlar! Tırmanabileceğim bir ağaç lazımdı. Dalları aşağıda olan ve kolayca tırmanabileceğim bir ağaç. Gözüme kestirdiğim meşe ağacına doğru hızla koştum ve en alt dalını tutup ağacın gövdesinden ayaklarımla güç alarak kendimi yukarıya doğru çektim. Sağ ayağımda hissettiğim çekim gücü ile aşağıya baktığımda kurdun dişlerini ayakkabımın tabanına geçirmiş olduğunu gördüm. Sol elimi başka bir dala uzatmaya çalışırken kurt beni aşağıya çekmeye çalışıyordu. Ulaş'a eve gidince teşekkür etmeliydim çünkü bana bu kalın tabanlı ayakkabıları o almıştı. Tabi kurt beni yemezse teşekkür edebilecektim. Sol elim ile diğer dalı tuttuğumda sağ ayağımı çektim ve kurt daha fazla dayanamadı ve çenesini gevşetip beni bıraktı. Kendimi daha da yükseğe çıkmaya zorlayarak olabildiğince güvende olmaya çalıştım. Yüksekten çok korkmama rağmen kalın bir dal bulup ata biner gibi oturdum ve bedenimi iki kalın gövdenin arasına güvenli bir şekilde yerleştirdim. Aşağıya baktığımda çok yüksekte olduğumu gördüm ve bu başımın dönmesine sebep oldu. Kurt sarının iğrenç bir tonunda olan gözleri ile bana bakıyor ve ağacın etrafında dönüyordu. Önümdeki gövdeye sıkıca sarılıp ağlamaya başladım. Ben gerçekten belayı çekiyordum ve onlarda beni elleri ile koymuş gibi bulabiliyordu. Havanın soğuk olduğunu koşmaktan yorulduğum için fark etmemiştim. Keşke kurt hırkamı giydikten sonra gelseydi. Soğuktan titrerken kurdun çekip gitmesini istiyordum. Saatimin gece görülebilen bir aydınlatması vardı. Saat 10.00'du ve diğerleri yokluğumu ne zaman fark edeceklerdi acaba? Bir saat sonra mı? Kurt ne zaman giderdi? Hem kamp ne taraftaydı? Kurt tekrar kampa döner miydi? Ya Savaş'a zarar verirse? Gözlerimi yumup, ağaca daha da sıkı sarıldım ve çok fazla üşümemek için yerimde büzüşüp birinin beni kurtarmasını umdum. Tek yapabildiğim buydu.  
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE