Savaş akşam sahneye çıkmadan önce geleceğine söz verip yanımızdan ayrıldı. Bir saat kadar Samet'le başlangıçta söyleyeceğim şarkı için prova yaptık. Herkes beğendiği için rahatlamıştım. Saat altı gibi hazırdık ve birazdan sahneye çıkacaktım. Kafe-bar şimdiden dolmaya başlamıştı bile.
Sahneye çıkacağımız zaman geldiğinde Savaş hala gelmemişti. Kapıya bakıyordum oturduğum yerden ama gelen giden yoktu. Kapı açılınca heyecanla doğruldum ama içeri giren elinde kocaman bir çanta olan kadındı. Sevinç ve heyecanla atan kalbim hayal kırıklığı yüzünden ortadan çatladı. ‘‘ Sana ne Dilay? Sana ne! Niye bu kadar Savaş'ı önemsiyorsun ki? Kafayı mı yedin kızım sen? Savaş dengesiz, uzak dur o çocuktan! Seni çok kırıyor ve sen bunu bile bile onun buraya gelme ihtimali ile bile heyecanlanıyorsun! Ne oluyor la sana? ‘‘ diye beni azarlayan bilinçaltıma bir tekme savurup bilincimin en arkalarına gönderdim. Hanfendiye bak ya! Gelmiş bilinci azarlıyor! Sen kimsin ha? Sen kimsin? Bilinçaltısın alt tarafı! Ne yaptığımın farkına varınca otoyola atlayıp tırın altında kalmayı çok istedim. Kendi kendim ile kavga ediyordum ya! Ulan Savaş! Ulan Savaş! Beni de dengesizleştirdin ya! Ne diyeyim ben sana?
Kapıdan giren kadın direk yanıma geldi ve ‘‘ Dilay sen misin? ‘‘ diye sordu. Kafamı olumluca salladım ve ‘‘ Sahne için hazırlanman gerekiyor. Doğan aradı –kolundaki saate baktı ve- fazla zamanımız kalmadı. ‘‘ dedi ve beni elimden tuttuğu gibi peşinden sürüklemeye başladı. Şaşkınlıktan beni çekiştirmesine izin verirken kafamı çevirip Doğan'a baktım ama o omuz silkmekle yetindi. Bir odaya girdiğimizde burasının Doğan'ın odası olduğunu anlamıştım.
Krem renklerde döşenmiş bir ofis odası gibi duruyordu. Kadın bana baştan aşağı incelercesine baktı ve ‘‘ Üstündekiler idare eder gibi duruyor ama istersen yanımda yedek kıyafet var. ‘‘ dediğinde kafamı olumsuzca iki yana salladım hemen.
‘‘ O zaman otur da saçına başlayayım. ‘‘ dedi. Sandalye çekip oturduğum zaman ‘‘ Dur! İlk önce Doğan'ın banyosunda git bir duş al. ‘‘ deyince ona alaycı bir şekilde baktım. Çünkü dediğini yapmayacaktım, ne yani bir barda duş almamı mı bekliyordu bu kadın? Kafayı yemiş olmalıydı ama o beni takmadan çantasından şampuan ve saç kremi çıkardı.
Bana sert bakışlarla bakıp elindekileri bana uzatırken ’‘ İstersen al, yoksa o uzun saçlarını kesmekten büyük zevk alırım. ‘‘ dedi. Korkup elindekileri alıp hızla banyo olduğunu tahmin ettiğim kapıyı açıp içeriye girdim. Üstümdekileri düzgünce çıkardım ve duş aldım. Duş alırken vücudumdaki kasların gevşeyip, bedenimin enerji topladığını fark ettim. Üstümdeki halsizlik bile gitmişti.
Kadının verdiği şampuanın ve saç kreminin markalarını aklıma kazıdım çünkü kokuları olsun kaliteleri olsun mükemmellerdi. Üstümü temiz, kullanılmamış olduğunu umduğum bornozla kuruladım ve kıyafetlerimi giyip banyodan çıktım. Kadın bana şaşkınca bakıp ‘‘ Ne çabuk? Tanıdığım en hızlı duş alan kızsın. ‘‘ dedi.
Gülümsedim ve ‘‘ Ne yapayım saçlarımı seviyorum. ‘‘ dedim. O da güldü; ben sandalyeye oturup onun prize maşa, düzleştirici ve saç kurutma makinesi takmasını bekledim. Saçımı hızlıca kuruttu ve tarayıp tüm düğümleri açtı. Saçım kabarmıştı bu yüzden nemlendirici sprey sıkıp elleri ile masaj yaptı.
Saçımı düzleştirip arasına bukleler attı ve isteğim ile saçlarımı yarım topladı. Önden birkaç uzun perçemimi bıraktı ve onları da maşa ile hafif dalgalandırdı. Sıra makyaja geldiğinde kafamı olumsuzca iki yana salladım. Bu arada uzun bir muhabbet etmiş ve arkadaş olmuştuk. Adı Gönül'dü ve güzellik salonu vardı. Bana bedava bir seans sözü verdi.
Her şey bittiğinde aynanın karşısına geçip kendime baktım. Zayıfladığım için gözüme daha da güzel gözükmüştüm. Göbeğim tamamen gitmişti ve yüzümde elmacık kemiklerim rahatça fark edilecek şekilde belirginleşmişti. Kıyafetler sabahkinden daha güzel gözükmüşlerdi sanki. Saçlarım daha sağlıklı gözüküyorlardı ve bir pelerin gibi sırtıma dökülüyordu.
Kendimi gerçekten iyi hissediyordum ve bunu bir iki numara ile sağlayan Gönül Ablaydı. Boynuna sarıldım ve ‘‘ Teşekkür ederim, harika olmuşum. ‘‘ dedim. O birkaç saniye şaşkınca durdu ve ardından o da bana sarılarak ‘‘ Makyaj yapsaydım daha da güzel olurdu. Ama yine de güzelsin, doğal halinle bile. ‘‘ dedi.
Birlikte odadan çıktığımızda kafe-barın neredeyse dolu olduğunu gördüm. Masalar sahneyi görecek şekilde düzenlenmişti. Gönül abla ile vedalaştım ve kapıdan çıkana kadar onu izledim. Hakan yanıma gelip ‘‘ Kedicik, aslan olmuşsun. Samet sahnede ve diğerleri de oturuyorlar. ‘‘ dedi ve ilerdeki masayı gösterdi.
Ama Savaş yoktu, Hakan'a döndüğümde sanki aklımdan geçeni anlamış gibi, ‘‘ Savaş daha gelmedi. ‘‘ dedi. Bana bir bardak limonlu ılık su uzatıp yanaklarımdan öptü ve ‘‘ İyi şanslar kedicik. ‘‘ dedi ama ben hala Savaş'ın burada olmadığını sindirmeye çalışıyordum.
Bardaktaki suyu yavaşça içerken benliğim ikiye ayrılmış gibi hissettim. Bilincim ile Bilinçaltım kavgaya tutuşmuştu. Bilincim mantığımı; bilinçaltım ise duygularımı temsil ediyordu.
‘‘ Niye Dilay'ın umurunda olsun ki? ‘‘
‘‘ Çünkü Dilay'ı kurtardı. ‘‘
‘‘ Niye onu düşünüyorsun Dilay? O sana kötü davranmıyor mu? Davranıyor ve sen hala onu düşünüyorsun! Senin mantığın olmaktan büyük bir utanç duyuyorum! ‘‘
‘‘ Çünkü başına bir şey gelmiş olabileceğinden korkuyor, seni cani, kalpsiz şey! ‘‘
‘‘ Ama ona bir şey olmaz ki. Kötülere bir şey olmaz! Hihhahhaaa! ‘‘
Bilincim kötü kadın gülüşü ile gülünce bu kavgaya son vermem gerektiğini anladım. ‘‘ Bİ DEFOLUN GİDİN LAANN! ‘‘ diye bağırınca ikisi de kuyruklarını bacak aralarına sıkıştırıp kaçıştılar. İçimdeki keşmekeşe son verip derin bir nefes aldım ve sahneye birkaç basamakla çıkıp ayaklı mikrofonun başına geçtim. Herkes bana bakıyordu ve şarkı söylememi bekliyorlardı. Ama dilim beni saran heyecan yüzünden tutulmuştu. Karnımda kelebekler kendi aralarında iç savaş çıkarmışlardı ve mide çeperimi zorluyorlardı. Tüm kaslarıma kramp girmiş gibiydi kıpırdayamıyordum. Boğazım, dilim kurak çölde kalmışım gibi kurumuştu. Derin bir nefes aldım ve heyecanımı bastırmaya çalıştım.
Heyecanımı umursamamalıydım, şimdi değil. Tüm düşünceleri bir kenara itip odaklandım. Derin bir nefes alıp kendimi ve grubu tanıttım. Ardından Samet'e başımla işaret verdim. Samet çalmaya başladığında gözlerim kapıdan içeri giren Savaş'a kaydı. Dudaklarım istemsizce kıvrılırken şarkıya başladım.
Listen to your heart...
I know there's something in the wake of your smile.
...
Şarkı bittiğinde huzurluydum. Rahatlamıştım ve stresten arınmıştım. Duyduğum alkış sesleri de beni mutlu etmişti. Savaş beğendi mi acaba? Uzakta oturduğu için ne düşündüğünü de anlayamıyordum. Sahneden Samet'le birlikte inip Savaş ve diğerlerinin oturduğu masaya gittik. Doğan nerdeydi bilmiyordum ama olmadığı içinde mutluydum.
Hakan işinin başındaydı ve yanımdan geçerken bana göz kırpmıştı. Sandalyeme oturup telefonumu çıkardım ve Büşra'ya ' Fazla kıyafet koyma, hırkamı ve gri yün kazağımı koy. Termal eşofmanlarımı da koyarsan sevinirim. ' diye mesaj attım. ‘‘ Dilay ne dersin? Ayrılıklar Mevsimi'ni mi söyleyeceğiz? ‘‘ diye soran Ertunç'a baktım. Kafamı olumluca salladım ve Hakan'ın elime tutuşturduğu ılık suyu yudumlarken otobüse geç kalmayacağımızı umuyordum.
Savaş'a baktığımda pek umursuyormuş gibi durmuyordu. Saat yedi olduğunda sahneye çıkma vakti gelmişti. Savaş ayağa kalktığında masalardaki çoğu genç kızın kafası bize dönmüştü. Görende ünlü biri ayağa kalkmış sanır. Sahneye çıkıp derin bir nefes aldım ve şarkının sözlerine odaklandım.
Aklıma nedense Rüzgâr geldi. Neden çıkmıştı ki karşıma? Ne güzel unutmuştum onu. Üç yıl sevmiştim onu. Tamtamına üç yıl. Demek ki çok sevmek yetmiyormuş. Lise bire başladığımda onunla çıkmaya başlamıştık. Onu çok seviyordum ama bir kere bile onun beni sevdiğini düşünmemiştim. Ve bunu hiç dile getirmediği için de bir yıl sonra ayrılmıştık.
O zamanlar sevgiye, sevilmeye muhtaçtım ve kendimi kandırmıştım. Ama bu gün fark ettiğim bir şey daha vardı. Ben onu sevmiyordum; ben onu sevmeye bağımlıydım. Onu tekrar gördüğümde hissettiğim şey yoksunluk krizi denilen şeydi, ben ona bağımlı olmuştum. Ama artık bırakmıştım; temizdim ve tekrar bulaşmayacaktım. Şarkı bittiğinde Rüzgâr'ı hem zihnimde hem ruhumda bitirmiştim.
Hakan ve diğerleri ile vedalaştım, kafe-bardan çıkıp hemen yanda bulunan bakkala girdim ve bir paket çikolata aldım. Dün aldığım çikolata neredeydi bilmiyorum ama bu sefer bunu kesin Ulaş'a verecektim. Motorumun yanına gittiğimde dejavu yaşadım. Savaş motoruma yaslanmış elleri cebinde beni bekliyordu. Omzunda sırt çantası ve kolunda da deri bir ceket vardı.
Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken bana muzip bir bakış attı ve ‘‘ Bu sefer hazırlıklıyım merak etme. ‘‘ dedi. Bu uzaylılar benim ile oyun oynuyorlardı. Bir alternatif evren bir gerçeklik nereye kadar ya! Bir şey demeden motorun anahtarlarını ona attım ve elimdeki çikolatayı giydiğim ceketin cebine koydum. Savaş ‘‘ Başka yok mu ondan? ‘‘ dedi cebimi gösterirken.
Arkasına binerken durdum ve ‘‘ Onu sen mi yedin? ‘‘ diye sordum. Cevap vermedi ve motoru çalıştırıp yetimhaneye doğru sürdü. Motoru yetimhanenin bahçesine park ettiğimizde hızla indim ve ‘‘ Çabucak gelirim. Bekleme istersen, sen git. ’‘ deyip cevabını beklemeden motorun anahtarlarını alıp yetimhaneden içeri girdim.
Ceketi ve kaskı yerlerine koyup, çikolatayı alıp eğlence odası dediğimiz yere gidip çocuklara selam verdim. Şule paytak adımlarla Ulaş'la oynadığı oyunu bırakıp bana doğru koşmaya başladı. Onu kucakladım ve yanıma gelen Ulaş'a diğer çocuklara çaktırmadan çikolatayı verdim. Eğer çikolata değil de başka bir şey olsaydı kafamı kırardı ama çikolataya zaafı vardı.
Şule'yi yanaklarından öpüp yere bıraktım ve Ulaş'a dünden itibaren neler olduğunu, az daha iki sapık yüzünden yaşadığım o iğrenç olayı atlayarak, anlattım. Zaten şu video olayı yüzünden çoğu şeyi öğrenmişti, eğer sapık olayını duyarsa herhalde cinnet geçirirdi. ‘‘ Büşra ve Nurdan abla nerede? ‘‘ diye sordum mutfakta ilaçlarımı içerken.
Aç değildim ama içmeden önce Nurdan ablanın yaptığı sarmalardan ağzıma birkaç tane atmıştım. ‘‘ Yukarıda, senin odandalar. Git şimdi de beni çikolatamla yalnız bırak. ‘‘ dedi nazikçe çikolatasının ambalajını açarken. Gözlerimi devirdim ve merdivenleri ikişer ikişer çıkarak ikinci kattaki odama daldım. Büşra ve Nurdan abla dolabımı yatağımın üstüne boşaltmışlardı resmen.
Nurdan abla beni görünce ‘‘ Şükür! Geldin kızım. Termal eşofmanını bulamıyoruz. ’‘ dedi telaşla. Büşra'ya bakıp ‘‘ Ben önemli kıyafetlerimi nereye koyarım? ‘‘ diye sordum. Gözlerini kıstı ve eli ile alnına vurdu. ‘‘ Komidin! ‘‘ diye bağırdı. Gülümsedim ve elinden sırt çantamı alıp komidinin çekmecesinden eşofmanlarımı içine koydum.
Giyeceğim kıyafetleri yatağımın üzerinden seçtim ve banyoya gidip çantama koymak için diş fırçamı, macunumu aldım. Giydiğim kıyafetleri çıkarıp çok sevdiğim kapüşonlu kazağımı ve eski kot pantolonumu giydim. Odaya döndüğümde katlanmış olan hırkamı, havlumu, gri kazağımı ve komodinimin üstündeki tarağımı da çantama koyduktan sonra; onlarla vedalaştım ve odadan çıktım.
Alt kata inip Şule'ye gözükmeden dışarı çıktığımda Savaş ortalıkta yoktu. Tahmin etmiştim gideceğini, yine haklı çıkmıştım. Saate baktığımda 7.30'du. Eğer acele etmezsem geç kalacaktım. Allah'tan okul buraya yakındı. Yetimhanenin bahçesini geçerken ‘‘ Beni de beklesene. ‘‘ diyen sese döndüm. Savaş merdivenlerde yetimhane müdiremizle vedalaşıp yanıma geldi.
Şaşkınlık ile olduğum yerde kalırken kolumdan tutup ‘‘ Geç kalacağız çabuk. ‘‘ deyip beni sürüklemeye başladı. İtiraz etmedim çünkü haklıydı ama aklım müdirem ile ne konuşmuş olabileceği ihtimali ile meşguldü. Hem yetimhaneye yabancı kimseyi almayız ki, bu Savaş için geçerli değil miydi? ‘‘ Koşalım mı? Daha çabuk gideriz’‘ diye bir öneride bulundum.
Bana dik dik bakarak ‘‘ Ben koşmam! ‘‘ dedi. Ağzım açık kalmasın diye kendimi toparladım. Çocuk dengesiz. Onunla uğraşamazdım. Okulun bahçesine girdiğimizde son otobüste olmayan tek bizdik, diğer iki otobüs çoktan gitmiş olmalıydı. Hızla otobüse bindiğimizde iki koltuk dışında diğerlerinin dolu olduğunu gördüm.
Müdür ayağa kalktı ve ‘‘ Geçin şu koltuklara! Zaten geç kaldınız’‘ dedi. Ben özür dilerken Savaş çoktan koridoru yarılamıştı bile. Bende peşinden giderken iki gün boyunca konuşmadığım Dialgo'yu gördüm. Kutlu ile oturuyordu, onlara selam verdim ve Savaş oturmadan ona yetiştim ve ‘‘ Acaba ben cam taraf-’‘ sözümü bitiremedim çünkü bana susmamı söyleyen bir bakış attı.
Evet, artık bakışlarından onu anlayabiliyordum; tabi çok nadir. ‘‘ Dilay, otur artık. ‘‘ diyen müdüre baktım. Kafamı olumlu anlamda salladım ve koridor tarafındaki yerime baktım. Ama Savaş orada oturuyordu ve kollarını göğsünde birleştirmiş ifadesiz bakışlarla bana bakıyordu.
Yüzüme kocaman bir sırıtma yayılırken hızla yerime geçmeye çalıştım ama maalesef sırt çantamla Savaş'ın önünden geçeyim derken çantamı Savaş'ın yüzüne vurdum. Ben hem utançtan hem korkudan donup kalırken çantam aşağıya doğru aniden çekilince direnmedim ve kollarımdan çantamın kayıp gitmesine izin verdim.
‘‘ Otur artık! ‘‘ diye dişlerinin arasından konuşan Savaş'a korku ile baktım ve yerime geçip ellerim kucağımda başım önümde oturdum. Elindeki çantamı ayağa kalkıp eşya koyulan bölmeye koydu ve yanıma oturup telefonunu çıkarıp onunla ilgilenmeye başladı.
Telefon! Ahh! Onu çıkardığım pantolonun cebinde bırakmıştım. Allah'tan Nurdan abla kıyafetleri yıkamadan önce ceplerini kontrol ediyordu. Otobüs harekete geçtiğinde oyalanacak bir şeyler bulmaya çalıştım. Savaş kulaklıklarını takmış dünyadan bihaberdi. Ama ben onun varlığını gayet net hissediyordum. Yan tarafımızda oturan kişilere baktığımda birinin Barış diğerinin de adını hatırlamadığım basketbolcu çocuk olduğunu gördüm.
Onlar da ellerinde telefon oturuyorlardı. Keşke yanıma kitap falan alsaydım. Kafamı camdan dışarıya çevirdiğimde şehirden çıkmak üzere olduğumuzu gördüm. Saatime baktığımda saat sekize yeni gelmişti. Ufladım ve Savaş'a kaçamak bir bakış attım.
Yok ya! Olmazdı, ben böyle bir şeyi nasıl düşünebilirim. Gözlerimi ellerime diktim ve aklımdaki düşünceyi atmaya çalıştım. Ama olur ya! Niye olmasın ki? Şu an o kadar sakin görünüyor ki, belki de olurdu. Ahh! Kimi kandırıyorum ki? O Savaş'tı, böyle bir şey mümkün değildi.
Camdan kendi yansımama baktım ve kendimi inandırmaya çalıştım. O da insandı sonuçta, anlardı halimden. Ona döndüğümde onun da bana baktığını gördüm. Kaşlarını çatmış ve kulaklıklarını çıkarmıştı. Az önce sakin gözüküyor mu dedim ben? ‘‘ Eee? Söyle ve beni bakışlarınla taciz etmeyi bırak. ‘‘ dedi kısık bir sesle. Ağzım açık kalırken ona diyecek söz aradım ama bulamadım.
Kollarımı göğsümde birleştirdim ve koltukta geri yaslanıp camdan dışarıyı izlemeye başladım. Varlığını daha da fazla hissedince gerildim ve kafamı çevirip ona baktım. Bana doğru eğilmiş ve ifadesiz bakışlarla bana bakıyordu. Bana sinirlenmişti ve ben gerçekten çok gerilmiştim. Çok yakındı ve bu beni germeye yetip artıyordu bile. Dişlerinin arasından konuşurken onu duymak için en ufak bir işitme sorunum olmadığı için şükrettim; yoksa kesin anlayamazdım.
‘‘ Eğer ben senin ile konuşurken bir daha arkanı dönersen seni uyarmam ve o saçlarını tuttuğum gibi bana bakman için çekerim. ‘‘ deyince gözlerimi irice açarak ona baktım ‘‘ Şimdi söyle! ‘‘ dedi.
Aramızdaki mesafenin azlığından mı yoksa korkudan mı ne yapacağımı şaşırdım ve aklımdan geçen ilk şeyi söyledim ‘‘ Ben sadece, sen çok yakınsın, biraz fazla; senin gamzen mi var? ‘‘ dedim gözlerim dudağının hemen yanında oluşan gamzedeydi. Farkında olmadan sağ elimi kaldırdım ve işaret parmağımla oraya dokundum. Geri çekilip bağırmasını bekledim ama o sabit durdu ve bana bakmayı sürdürdü.
Sonra geri çekilip teması bozdu ve bende elimi indirdim. Gülümsedi ve ‘‘ Eee? Söyle hadi. ‘‘ dedi. ‘‘ Ben sadece, acaba bende kulaklığın ile şarkı dinleyebilir miyim diye soracaktım. ‘‘ dedim ona umutla bakarak. Bakışları birden ifadesizleşti ve ‘‘ Hayır! ‘‘ diye kestirip attı. Sinirlenmişti ama niye? Ne demiştim ki? Sadece çok sıkılmıştım ve yapacak şeyler arıyordum.
Acaba başkasına kendi kulaklarını taktırmıyor muydu? Ama ben kulaklarımı temiz tutardım ki. Kafamı kabullenişle eğdim ve cama başımı yaslayıp dışarıyı izlemeye başladım. Işıklar ve arabalar yanımızdan geçerken ışıklar etrafı aydınlığa bürüyor ardından karanlıkla sarmalıyordu.
Benim hayatımda böyleydi işte. Işıklar çok azdı benim hayatımda; Şule, Ulaş, Nurdan abla, Umut, Büşra, Hakan. Bir de Dialgo. Ama karanlıklarla örülmüştü hapishanemin duvarları. Ve her ne kadar ışıklar aydınlatmaya çalışsa da karanlığımı, küçük birer ateş böcekleriydi onlar yarasa yuvasında. Karanlığın akşam yemekleriydi. ' Ay Işığı ‘ gibiydim bende, soluktum ve yarasaların avlandığı zamanın ışığıydım. Sönük bir ay ışığı...
Yanağımdaki saçlar nazikçe kulağımın arkasına doğru itildi ve kulağımdan içeri müzik dolmaya başladı. Kafamı çevirirsem ışık mı görecektim karanlık mı bilemiyordum. Ama cesaretimi topladım ve ona döndüm. Bana gülümseyerek baktı ve ‘‘ Kolum ağrır böyle; al, kendin tak. ‘‘ dedi. Elime kulaklığı aldım ve kulağıma yerleştirdim.
Telefonu uzattığında ne demek istediğini anladım ve şarkılar arasında dolaşıp komik ve eğlenceli bir şarkı seçtim. Savaş bana şaşkınca baksa da gülümsedim ve müzikle ritim tuttum. O da gülümsedi. Kulaklığı düşmesin diye o da benim gibi kulaklığını bir eli ile sabit tutuyordu.
‘ Doğal sonuç herkesin etkisi
Güzelliğim Allah vergisi
Makyaj yapmak iş değil
Yapmak hiç lazım değil ‘
...
Daha fazla dayanamadı ve şarkıyı değiştirdi. Açtığı şarkı galiba Fransızca bir şarkıydı ve çok da güzeldi. Şarkıyı dinlerken rahatladığımı ve sanki şarkıyı söyleyen benmişim gibi heyecanlandığımı hissetim. Bende böyle bir etki bırakmıştı şarkı. Gülümsedim ve şarkıya kendimi bıraktım. Savaş'a baktım; o da gözlerini kapatmış şarkının kollarına bırakmıştı kendini. Savaş, onun benim hayatımdaki yeri neydi? O ışık değildi ama karanlıkta değildi. O ışığın gölgesiydi; karanlığı aydınlatan. O benim hayatımdaki ' Gölge ' idi. Ne iyiydi ne de kötü. Araftaydı Savaş; iyilik ve kötülük arasındaki yerde...