G.O-1
Tik tak tik tak.
Akrep ve yelkovanın aynı anda 12 yi göstermesiyle birlikte Fırat Arman'ın yemek odasına girmesi bir oldu.
Fırat Arman.
İstanbul'un köklü ailelerinden birinin reisi. Arman soyadının yüceliğini devam ettiren kişi. İnsanların korkarak andığı, kadınların yatağına girmek için can attığı, birçok dostu ve düşmanı olan kişi.
Yani babam.
Hiçbir zaman dakikliğini kaybetmez. Akrep ve yelkovan aynı anda 12 yi gösterdiğinde pahalı ayakkabısının ucunu yemek odasının kapısında görürsünüz.
Alışılmış bir şekilde odaya girer girmez ilk yaptığı şey Esra Arman'ın alnından öpmek olur. Bu senelerdir böyle ve değişmez.
Esra Arman.
Her hafta gidip binbir bakım yaptırdığı boyalı sarı saçlarını yemek saatlerinde sıkı bir ense topuzu yapar. Yüzünde günlük makyajı eksik olmaz. Yaptırdığı bakımlarla 48 yaşında olmasına rağmen 25 lik kızlara taş çıkartır güzellikte. Düzenli pilates yapar. Hala fit olan vücudunu buna borçlu. Bazen annemin bu kadar iradeli olmasını kıskanırım. Bu hayattaki en sevdiği varlık ise Fırat Arman.
Uzaktan bakılınca mutlu aile tablosu olarak görünür.
Hiçbir şekilde aksatılmayan aile yemekleri. Özel günlerde yapılan son derece pahalı organizasyonlar, ailecek katılınan davetler ve buna benzer bir çok şey.
Keşke her şey uzaktan göründüğü kadarıyla olsa.
Çünkü bu ailenin karanlık tarafını bir ben bilirim.
...
Babam her zamanki gibi hiç konuşmadan yemeğini yerken titreyen elimdeki kaşığı bırakıp masanın altında birleştirdim ellerimi. Birazdan açacağım konu beni ne kadar çok gerse de yapmak zorundayım. Bu evden kurtulmak ve gitmek için tek şansım bu çünkü.
Gerginlikten kuruyan dudağımı dilimle ıslattıktan sonra derin bir nefes çekip kendimi cesaretlendirdim.
Hadi İdil. Bu son şansın!
"Baba? "
Seslenmemle birlikte çorbasına daldırdığı kaşığı havada kalırken koyu mavi gözlerini bana dikti. Her zaman korkarak baktığım o mavi gözlere yine korkarak baktım.
Ruhumun katili olan o gözler.
Havada kalan kaşığını kenara koyarken hemen önünde bulunan su dolu bardaktan birkaç yudum aldı.
"Evet İdil? Seni dinliyorum."
Tırnaklarımı elime geçirirken güçlü görünmeye çalıştım.
"Tuğba Amerika'daki şirketlerinin işleyişini öğrenmek için hafta sonu yola çıkacak. Bende düşündüm ki onunla birlikte gidip yurtdışı işlerini öğrensem bizim şirket açısından faydalı olur. "
Tek nefeste söylediklerimden sonra derin bir nefes çekmemle göğsüm yükselip alçaldı.
Söylediklerimden sonra babam yüzüne her zaman ki kibirli gülüşünü takındı.
"Sen düşündün öyle mi?"
Sakin bir ifadeyle ayağa kalktıktan sonra önündeki su dolu bardağı bir anda arkamda bir yere fırlattı. "Ne zamandan beri düşünebiliyorsun sen ha!"
Yerimde sıçrarken olduğum yerde küçülebildiğim kadar küçüldüm.
"Biz bunu çok şımarttık Esra! Düşünmüş! Bak sen su işe. Bizim beyinsiz kızımız kendi kendine düşünedebiliyormuş artık!"
Annem kısa bir yutkunmanın ardından babamın kolundan tuttu. "Tamam canım sakin ol. Hata etti. Ben onun cezasını veririm sen yeterki sakin ol."
"Al götür şunu gözümün önünden yoksa elimden bir kaza çıkacak!"
Ben sessizce olduğum yerde küçülmüşken annem kolumdan tutup beni odama çıkardı.
"Sana kaç defa dedim yemek masasında konuşma diye İdil!"
Sorun yemek masasında konuşmam değildi. Sorun benim varlığımdı.
Niye nefret ettiklerini bir türlü anlayamadım.
Bir insan neden kızından nefret eder?
"Ben kötü bir şey söylemedim anne. Sordum sadece."
"Babanı bilmez şekilde konuşma İdil." diye azarladı annem bana kötü kötü bakarken.
"Kocamın sinir olduğu şeyleri biliyorsun. Yemekler zehir oluyor hep senin yüzünden. "
Yine her zamanki gibi suçlu ben olurken ağlamamak için alt dudağımı ısırdım.
Ağlama İdil!
"Haklısın anne. " dedim sessizce. Ne kadar konuşursam konuşuyum hiçbir zaman haklı olan ben olmayacağım.
O yüzden çenemi kapattım ve annemin vereceği cezayı beklemeye başladım. Her zaman farklı bir ceza verirdi. Bu bazen günlerce aç bırakılmak bazen şiddet bazen farelerle dolu bir oda bazen de akla hayale sığmayacak şeyler olurdu.
Annem 1.73 boyu ve 10 santimlik topukluları sayesinde bana yüksekten bir bakış atıp odadan çıktı.
Bu seferki cezam yine kim bilir ne olacaktı.
22 yaşındayım. Geçen sene tıp fakültesinden mezun oldum. Üniversite okurken hayat daha kolaydı. Bu kadar maruz kalmıyordum çünkü bu işkencelere. Tıp fakültesini de ben seçmemiştim. Yine onların isteği üzerine okutulmaya zorlanmıştım.
Tercihi bana bıraksalar ne olmak istediğime karar veremezdim gerçi. Çünkü 22 yıldır içtiğim suya dahi onlar karar veriyorlar. Ben onlar için bir evlat değil kuklayım.
Her isteklerini yerine getiren, onların sözünden asla çıkmayan bir kukla.
Kendimi sakinleştirmek adına derin nefesler alırken annem girdi odaya. elinde kare şeklinde cam bir fanus vardı. Üstündeki siyah örtü içindekini gizlemesine rağmen ben onun ne olduğunu biliyorum.
Çünkü bu onunla ilk cezam değil.
Cam fanusun üstündeki siyah örtü yeri boylarken gözlerimi kırpmadan ona baktım.
Simsiyah parlak derisiyle kıvrılıp uyuyan bir yılan.
Ne annem konuştu ne ben.
Bundan sonra olacaklar çok defa yaşandı çünkü.
Annem fanusu yere koyup odadan çıktı ve kapıyı kilitledi.
Odadan dışarıya çıkmamam içindi bu kilit. Olmasa dahi çıkmazdım ya ben. Bunu her ne kadar bilselerde beni kilit altında tutmak hoşlarına gittiği için her zaman kilitlerlerdi.
Fanusun içindeki yaratık görevini bilir gibi kıvrıldığı yerden kalkıp odamın içine süzülürken gözümü dahi kırpmadan onu izledim. Her zaman yaptığı gibi odamın içinde biraz gezindikten sonra dilini tıslayarak bana doğru ilerledi. Ne ileri ne de geri kaçtım. Kaçınılmaz sonum belliydi.
Odamın köşesindeki kameraya baktım sadece. Orda beni izleyenlerin gözünün içine baktığımı bilerek.
O siyah yılan sinsice süzülerek bacağıma dolandı. Vücudum gerginlikle kasılırken yutkundum. Yılanın yumuşak varlığını her hücremde hissederken öğürme hissiyatım gelse de kendimi tuttum. Üst vücuduma doğru yaklaşırken olacaklar için kasmamaya çalıştım kendimi. Ne de olsa alışmıştım değil mi?
İnsan böyle bir şeye alışır mıydı gerçi?
Yaratık her zaman ki yerini bilir gibi sol elimin bilek kısmına zehirli dişlerini geçirdi bir anda.
Hissettiğim acı dayanılmazdı. Zehir hızlı bir şekilde kanıma karışarak vücuduma yanma hissi verirken dişlerimi sıktım acıyla.
Birkaç dakika.
Acı sadece birkaç dakika sürüyordu çünkü hemen ardından kendimden geçiyordum.
Zehirin etkisiyle birazdan düşeceğimi bilerek kameraya bakmaya devam ettim. Bilincim yerinden giderken geriye doğru yalpaladım. Yılanın vücudumdan kıvrılarak uzaklaştığını hissederken kendimi çaresizce kasmayı bıraktım.
Başım sert zeminle buluşurken "Bunu" dedim kesik kesik. "Ödeyeceksiniz."
Bir gün gelecek ve bana çektirdiğiniz her acının bin katını size ödeteceğim.
Hemde hiç beklemediğiniz bir anda...
&&&
İnsanın gözünü yoran şatafatlı dekorlar, samimiyetsiz kahkahalar, gülümseyen yüzlerin arkasına saklanılmış kıskanç bakışlar...
Her ay düzenlenen klasik davetlerden birindeydik yine.
Çok sevgili ailem mükemmel aile tablomuzu göstermek için teşrif etmişlerdi buraya.
Babamın iflas etmesi için kuyusunu kazdığı bir adamla hiçbir şey olmamış gibi konuşması, annemin arkasından konuşmadığı kadının kalmadığı zengin camiasıyla sıkı bir dostmuş gibi sohbet etmesi, tek derdi seks olan adamların sapkın bakışları midemi bulandıran şeylerden birkaçıydı sadece.
Her ne kadar yüzümü buruşturarak bakmak istesem de bunun da bir cezası olacağını bilerek ifadesiz kaldım.
Ne hissedersen hisset kimseye belli etme.
Önümdeki beyaz şaraptan birkaç yudum alırken görüş açıma giren adamla duraksadım.
1.80 boylarında. Geniş omuzlu. Ela gözleriyle birçok kadını etkileyen, hafif yana taranmış kumral saçları ve olağanüstü gülüşüyle bizim camianın çapkını.
Tolga Gümüşhan.
Babamın ortak olmak için bir yerlerini yırttığı adam kısaca.
Kendinden emin duruşuyla bana ilerlerken gelmesini bekledim şarabımı yudumlayarak.
"İdil Arman. Sizi görmek ne güzel bir şeref böyle."
"Sizi de öyle Tolga Gümüşhan." dedim kısaca. Ne samimiyetsiz bir gülüşte bulundum ne de farklı bir mimikte.
Her zaman takındığım o ifadesiz maskeyi kullandım sadece.
"Ah şu sen yok musun! Burada bana hayran hayran bakmayan tek kadın olman beni ne kadar etkiliyor bilemezsin."
Hiçbir şey demeden çekip gitmek istedim ama ne yazıkki Fırat Arman'ın radarına yakalandığım için şu anlık bu işkenceye katlanmaya karar verdim.
"Özellikle yaptığım bir şey değil."
"Biliyorum." dedi bembeyaz dişleriyle gülerken. Benim bile bu kadar beyaz değildi dişlerim. Dişlerinin beyazlığı gözlerimi kamaştırıyor o yüzden tipinden etkilenemiyorum diye iğrenç bir espri yapmak geldi içimden ama tuttum kendimi.
"Beni etkileyen de bu zaten. Kimsenin gücüne, parasına, yakışıklılığına hayran olmaman. Sana sahip olacak adam çok şanslı açıkçası."
Sahip mi?
Karşısında hayvan varmış gibi konuşması canımı sıkarken elimdeki şarabı başından aşağı dökmemek için kendimi zor tuttum.
Dişlerimi sıkarken gözlerimi sakin olmak için açıp kapattım birkaç kez.
"Herhangi bir erkek bana sahip olamaz."
Çok komik bir şey söylemişim gibi kahkaha attı. Birkaç kadının kıskanç bakışlarını üstümde hissederken görmezden geldim. Lakin Fırat Arman'ın buraya doğru gelen adımlarını görmezden gelmem imkansızdı.
Büyük adımlarla yanıma gelip elini belime dolarken saçlarımdan öptü kızını çok seven bir baba gibi.
"Tolga. Bakıyorum da kızımla sohbet etmeyi sevmiş gibisin."
Belimdeki eli ve saçlarıma değen dudakları midemi bulandırırken vücudum istemsiz kasıldı. O da bunu hissetmiş gibi elini belimden çekerek Tolga'yla tokalaştı.
"İdil'le sohbet edipte sevmeyecek bir adam tanımıyorum ben Fırat Bey."
Babam bundan hoşlanır bir şekilde gülerken aklından geçen tilkiler gözüne yansımıştı resmen.
Bu durum beni korkuturken belli etmemeye çalıştım.
"İdil bizim gözbebeğimiz. Tabiki de onu isteyen çok kişi olur ama sadece biri alır."
Babam kendi kendine gözdağı verirken gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum.
Tolga masaya koyduğum şarap bardağımı benden izinsizce alıp dudaklarına götürürken tehlikeli pırıltılarla parlayan ela gözlerini bana dikmişti.
"Öyle. Sadece biri alır."
Burda daha fazla durmak istemedim. "İzninizle" dedim önce babama sonra Tolga'ya bakarak. "Lavaboya gitmem gerek."
Onlar bir şey demeden hızlı adımlarla lavaboya geçerken elimin titrememesi için kendimi sıktım.
Lavabonun dahi lüks olan kapısından içeri geçerken yanımdan geçip giden kadınları görmezden geldim.
Ellerime sabun sıkıp birkaç defa yıkadım. Ardından belime değen ellerin varlığı halen varmış gibi sildim birkaç kez ıslak elimle. Elbisemin ıslanmasını umursamadım.
Biraz daha kendimi iyi hissedince boy aynasının karşısına geçtim.
1.69 boyunda buğday tenli. Kahverengi uzun dalgalı saçlarım ve ona uyumlu kahverengi badem gözlerim var. Ne babamdan korkunç mavi gözlerini aldım ne de annemden orman yeşili gözlerini.
Kendimi incelemeye devam ederken kulağıma gelen gürültüyle yerimden sıçradım.
Neler oluyor burada?