Gözlerimi sabahın ilk ışıklarıyla açtığımda, içimde tarifsiz bir ağırlık vardı. Sanki her şeyin son günüymüş gibi. Göz kapaklarım uykudan değil, endişeden ağırdı.
Telefonumu elime aldım. Yeni bir mesaj yoktu. Ama posta kutusundaki o siyah not hâlâ mutfağın köşesinde duruyordu. “Artık geri dönüş yok.” Bu cümle, içime işleyen bir hançer gibiydi.
Bugün, hastanede son nöbetimdi. Sonra iki günlüğüne izinliydim. Ama... içimdeki ses bu kadar basit olmayacağını söylüyordu.
Üzerime açık gri bir kazak giydim, saçlarımı alelacele topladım. Aynada gözlerime baktım. Yorgun. Solgun. Birkaç gün içinde adeta başka birine dönüşmüştüm.
Çıkmadan önce zil çaldı. Kalbim hızlandı. Kapının önünde durdum, nefesimi tuttum. Ama sadece komşumdu. Tesadüf. Her şey tesadüf olmalıydı.
Öyle değil miydi?
Yoğun bakım ünitesine girdiğimde saat sabah sekizdi. Her şey olması gerektiği gibiydi. Hemşire arkadaşlarım bana günaydın dedi, kahve aldım. Ama bir şeyler eksikti. Huzur gibi... güven gibi...
Saat 11.35’te, yaşlı bir hastanın dosyasını ararken telefonum yeniden titredi.
Gizli Numara.
Açmadım. Yüreğim ağzıma gelmişti. Artık susmuyorlardı. Nefesimi takip eder gibilerdi.
Bir süre sonra hastanenin danışma bölümüne acil bir hasta getirildi. Sedyede yatıyordu. Yüzü kanlar içindeydi. Hemşirelerden biri panik halinde seslendi:
— “Sarah, hemen gel!”
Koştum. Kalbim deli gibi atıyordu.
Hastaya yaklaştım, başını çevirince...
O an donup kaldım.
Yüzü tanıdıktı. Çok tanıdıktı. Ama bir türlü çıkaramıyordum.
Gözlerini açtı, bana baktı ve fısıldadı:
> “Koş…”
Bir saniye sonra hastanenin kapısı büyük bir gürültüyle açıldı.
Siyah montlu, maskeli iki adam içeri girdi. Biri doğrudan bana yöneldi. Diğeri silahı çıkardı, tavanı hedef alıp ateş etti.
Patlamayla birlikte her yer çığlıklarla doldu.
Hastalar, hemşireler, doktorlar yere yattı.
Ben kaçamadım.
Dondum.
Adam, kolumdan sertçe tuttu ve çekti. Direndim, bağırdım:
— “Bırakın beni! Yardım edin!”
Ama kimse bir şey yapamadı.
Hastanedeki güvenlik görevlisi bile adamların kararlılığı karşısında kıpırdayamadı.
Sokaklar sisliydi. Siyah camlı bir arabaya bindirildim. Gözlerim bağlandı. Ağzım kapatıldı. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Kimdi bunlar? Nereye götürüyordu beni?
Sürekli kendi kendime "soğukkanlı kalmalısın" diyordum ama... bu artık gerçekti. Kaçırılmıştım.
Arka koltukta biri daha vardı. Sessizdi. Ama nefesi yakındı.
Tanımadığım bir ses fısıldadı:
— “Artık güvendesin. En azından bizde…”
Bu ironi miydi, tehdit mi?
Kafamda onlarca soru dolaşıyordu.
Arabadan indirildim. Sert beton zemine bastığımda, etrafım karanlıktı. Gözlerim açıldı ve tam karşımda... o duruyordu.
İlk kez yüzünü gördüm.
Soğuk, mesafeli ama ürkütücü derecede sakin.
Elinde eldiven vardı. Gözleri, acıya alışkın gibiydi.
Sanki karanlığın içinden çıkmış bir yabancıydı.
— “Merhaba, Sarah.” dedi.
Sesi netti. Beni çok önceden tanıyormuş gibi.
Bense sadece fısıldayabildim:
— “Sen… kimsin?”
Lucas, birkaç adım yaklaştı.
— “Sana zarar vereceklerdi. Bu yüzden seni aldım.”
Yutkundum. Ne diyordu bu adam?
Beni kaçıran, şimdi bana koruyucu gibi davranıyordu.
— “Kim... kim zarar verecekmiş bana?” dedim.
Lucas başını eğdi. Gözlerinde geçmişin yükü vardı.
Sonra şöyle dedi:
— “Bazı kapılar bir kez açılırsa, bir daha kapanmaz. Sen yanlış kapının eşiğindeydin."
Lucas’ın söylediklerinden hiçbir şey anlamadım. Ama gözlerindeki kararlılık, söylediği her şeyden daha gerçekti.
İçimde bir his vardı.
Bu adam... bana yalan söylemiyor.
Ama neden beni kaçırmıştı? Ve bu tehditler neydi?
Beni geçici olarak küçük, camsız bir odaya yerleştirdiler. İçeride sadece bir yatak, bir masa ve eski bir sandalye vardı. Duvarları nemliydi.
Ama burası bir zindan değildi.
Korkutucu olsa da… sanki beni gözlerden uzak tutmak için özel seçilmişti.
Lucas birkaç saat sonra geri döndü. Elinde bir tepsiyle.
— “Yemek ye. Uzun bir gece olacak.” dedi.
Elim titreyerek uzandım.
Gözlerim onun ellerine takıldı.
Temiz, ama yara izleri vardı. Silah tutmaya alışkın ellerdi bunlar.
— “Ne istiyorsun benden?” dedim.
Lucas başını yana eğdi. Sesi bu sefer daha yumuşaktı:
— “Henüz hiçbir şey. Ama çok şey öğreneceksin, Sarah. Özellikle de... kime güvenmemen gerektiğini.”
O küçük odaya kapatıldığımda zaman kavramı silinmişti. Ne sabah olmuştu ne gece. Işık yoktu. Sadece dışarıdan gelen belli belirsiz ayak sesleri vardı. Kalbim her tıkırtıda yeniden çarpıyor, her sessizlikte biraz daha daralıyordum.
Beni neden buraya getirdiklerini anlayamıyordum. Daha da kötüsü, neden bu kadar sakin olduğumu…
Titreyen parmaklarımla masanın köşesini tutarken zihnimde aynı görüntü dönüp duruyordu:
Lucas’ın gözleri.
Sakindi ama içinde kıpırdamayan bir fırtına taşıyordu.
O bir yabancıydı.
Ama bir o kadar da tanıdık…
Metal kapının menteşeleri gıcırdayarak açıldığında gözlerim kapıya kaydı. İçeri Lucas girdi. Üzerinde hâlâ aynı siyah mont vardı, ama yüzünde bu kez bir ifade vardı:
Yorgunluk.
Elinde getirdiği bir sandalyeyi masanın karşısına koydu, oturdu.
Ben, hâlâ yatağın ucunda oturuyordum. Diken üstündeydim.
— “Burada ne kadar kalacağım?” dedim boğuk bir sesle.
Cevap vermedi. Ellerini birbirine kenetleyip bana baktı.
Bakışı yumuşaktı ama altında bir şeyler gizliyordu.
Sonunda konuştu:
— “Bu kadar korkacağını tahmin etmemiştim.”
İçimde bir şey kıpırdadı. Alay eder gibi konuştum:
— “Beni silah seslerinin ortasında kaçırdın, Lucas. Normalde insanlar buna piknik der mi?”
Bir saniyelik sessizlik oldu. Sonra dudaklarının kenarında küçücük bir gülümseme belirdi. Ama hemen kayboldu.
— “Kurtardım seni.”
— “Beni kimden koruyorsun? Hastaneye silahla giren adamlardan biri sendin!”
O anda gözleri karardı. Bakışı değişti.
O ilk tanıdığım sakin Lucas’tan bir iz kalmamıştı.
Bir anlığına soğuk, karanlık bir şeyin içinden geçmiş gibiydi.
— “Sarah…” dedi yavaşça. “Sana anlatacağım. Ama bu kadar acele etme. Bu dünya, düşündüğün kadar basit değil. Sen... istemeden de olsa bir savaşın ortasına düştün.”
Boğazımdan bir kahkaha kaçtı. Gergin, sinirli bir kahkahaydı.
— “Ben sadece hemşireyim! Savaşla ne alakam olabilir?”
Lucas ayağa kalktı. Odamı daraltan gölgesi üzerime düştü.
Yaklaştı. O kadar yakındı ki, nefesini yüzümde hissettim.
— “Senin bilmediğin şeyler var. Birileri seni izliyor. Ve ben... onların kim olduğunu biliyorum.”
Bir an nefesim kesildi.
Yutkundum.
— “Neden ben? Neden izliyorlar?”
Lucas cevap vermedi. Gözleri yere kaydı.
Sanki bunu söylemek istemiyordu. Ama sonra gözlerimin içine bakarak dedi ki:
— “Çünkü... senin geçmişin sandığın kadar temiz değil.”
O an dünya başıma yıkıldı.
Ayağa kalktım. Gözlerim dolmuştu.
— “Yalan söylüyorsun. Benim saklayacak hiçbir şeyim yok!”
Lucas ise o kadar sakin konuştu ki:
— “Senin yok. Ama annenin vardı.”
Bu cümle, içimdeki tüm zemini kaydırdı.
Annem…
O küçük yaşta ölmüştü. Hakkında bildiklerim çok sınırlıydı. Yıllardır onunla ilgili hiçbir iz sürmemiştim. Ama şimdi... Lucas’ın sesi kafamda yankılanıyordu:
> “Annenin bir sırrı vardı.”
Dizlerimin bağı çözüldü. Yatağın ucuna oturdum. Sessizce.
Lucas tekrar yerine geçti. Gözlerinde acı vardı bu sefer.
Sanki benimle birlikte geçmişini de taşıyordu.
— “Bize ulaşmak için seni kullanacaklardı.” dedi. “Benden önce onlar seni bulsaydı, şimdi burada olamazdın.”
— “Peki ya sen?” dedim kısık sesle. “Sen kim oluyorsun da beni korumaya çalışıyorsun?”
Lucas sustu. Sadece gözlerini kaçırdı.
Cevap vermemesi… her şeyden daha gürültülüydü.
Gece boyunca uyuyamadım. Düşünceler beynimi delip geçiyordu.
Annem… geçmiş… Lucas… o silahlı adamlar…
Ve en önemlisi:
Buradan kurtulmak.
Kapı her zaman kilitliydi ama penceresiz odada havalandırma kapağı dikkatimi çekmişti.
Masayı çekip üzerine tırmandım. Vidalı kapağı tırnaklarımla zorladım. Parmaklarım acı içinde kalmıştı. Ama sonunda kapağı yerinden oynattım.
O anda dış kapı yeniden açıldı.
Lucas içerideydi. Ve beni görünce gözleri daraldı.
— “Ne yapıyorsun?”
— “Kaçıyorum. Ne sandın?” dedim, gözlerim yaşlı ama kararlı.
O anda yaklaşmadı.
Sadece durdu ve yumuşak bir sesle dedi ki:
— “Ben seni burada tutmak istemiyorum Sarah. Ama dışarı çıkarsan... hayatta kalamazsın. Henüz değil.”
Kalbim hızlandı. Ne demek istiyordu?
— “Ne oluyor Lucas? Bana doğruyu söyle. Bu tehditler, bu adamlar, bu geçmiş… hepsi ne?”
Lucas derin bir nefes aldı.
— “Bunların hepsi... senin kim olduğunla ilgili. Ve seni neyin beklediğiyle.”