Hayat, bazen sizi en zayıf yerinizden yakalayıp hiç bilmediğiniz bir uçurumun kenarına bırakırdı. Benim için o uçurumun adı çaresizlikti.
Yaman Karahan’ın o soğuk ama görkemli ofisine girmeden aylar önce, hayatım sıradan bir asistanlık mücadelesinden çok daha fazlasıydı. Üniversiteyi dereceyle bitirmiş, idealleri olan bir kadındım. Ancak babamın ani ölümü ve arkasında bıraktığı dağ gibi borçlar, o idealleri birer birer ateşe vermişti. Annemin ilaçları, kapımıza dayanan alacaklılar ve her sabah aynaya baktığımda gördüğüm o yorgun yeşil gözler...
O gün, sağanak yağmurun altında sırılsıklam olmuş bir halde son iş görüşmeme gidiyordum. Cebimde sadece bir otobüs bileti kalmıştı. Eğer bu iş olmazsa, sadece kendimi değil, ailemi de kaybedecektim.
Karahan Holding. Binanın devasa cam kapısından içeri girdiğimde, buranın benim gibi birine göre çok fazla "parlak" olduğunu hissettim. Islak saçlarımı düzeltmeye çalışırken asansöre doğru koştum. Tam kapılar kapanmak üzereyken elimi araya koydum.
İçeride sadece bir kişi vardı.
Daha yüzüne bakmadan, etrafı saran o yoğun, odunsu ve pahalı parfüm kokusunu aldım. Başımı kaldırdığımda ise o koyu bakışlarla çarpıştım. Yaman... O an ismini bile bilmiyordum ama karşımda duran adamın sıradan biri olmadığını anlamak için dahi olmaya gerek yoktu. Siyah, üzerine kusursuz oturan takımı, geniş omuzları ve elindeki tablete odaklanmış sert yüz hatlarıyla adeta bir heykel gibiydi.
Bakışları tabletten yavaşça bana kaydı. Ayağımdaki su çekmiş ayakkabılardan, titreyen ellerime ve en son yeşil gözlerime kadar beni saniyeler içinde süzdü. O bakışlarda küçümseme yoktu; ama insanı çıplak kalmış gibi hissettiren o delici güç vardı.
"Bu katta sadece üst düzey yöneticiler ve onların görüşmecileri bulunur," dedi sesi. Beklediğimden daha boğuk ve otoriterdi.
"Biliyorum," dedim sesimin titremesini engelleyerek. "Yaman Bey ile görüşmeye geldim. Asistanlık pozisyonu için."
Asansör durduğunda kapılar açıldı ama o hareket etmedi. Sadece bir adım yaklaştı. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, kalbimin göğüs kafesimi delip geçeceğini sandım. Eğildi ve kulağıma doğru fısıldadı:
"Yaman Karahan benim. Ve ben, işe bu kadar hazırlıksız ve dağınık gelen birini asla yanımda çalıştırmam."
Gözlerim doldu ama pes etmeye niyetim yoktu. O tam çıkacakken koluna dokundum. O an sanki tenimden bir elektrik akımı geçti. Donup kaldı, yavaşça elime, sonra tekrar yüzüme baktı.
"Hazırlıksız değilim," dedim dik bir duruşla. "Sadece hayatta kalmaya çalışıyorum. Eğer bana o dosyaları verirseniz, bu binadaki herkesten daha iyi düzenleyeceğime yemin edebilirim. Şans istemiyorum, Yaman Bey. Sadece bir sınav istiyorum."
Yaman, ilk kez gülümsedi ama bu sıcak bir gülümseme değildi. Meydan okuyan, tehlikeli bir kıvrılmaydı dudaklarındaki.
"Pekala, Yeşil Göz," dedi o alaycı ama etkileyici sesiyle. "Bana kendini kanıtla. Ama şunu unutma; benim dünyamda bir kez hata yapan, bir daha asla gün yüzü göremez."
O gün, o asansörden çıktığımda hayatımın değişeceğini biliyordum. Ama o sert adamın, geceleri rüyalarımı süsleyen bir kabusa ve tenimi kavuran bir tutkuya dönüşeceğini asla tahmin edemezdim.
Yaman Karahan, odasına geçtiğinde ceketini bile çıkarmadan o devasa masasına oturdu. Ben ise kapının eşiğinde, üzerimdeki ıslaklığın verdiği huzursuzlukla bekliyordum. Bakışları masanın üzerindeki kalın bir dosya yığınına kaydı, sonra tekrar bana döndü.
"Oraya otur, Efsun," dedi, ismi ilk kez telaffuz ediyordu ve sesi odanın soğuk havasında yankılandı.
Gösterdiği koltuğa oturdum. Masanın üzerine, en az beş yüz sayfalık, karmaşık grafiklerle dolu bir fizibilite raporu bıraktı.
"Bu, şirketin önümüzdeki beş yılını ilgilendiren gizli bir proje," dedi sesindeki otoriteyi bir kılıç gibi kullanarak. "Şu an saat 18:00. Şirketteki herkes çıkmak üzere. Senin sınavın şu: Bu rapordaki tüm finansal tutarsızlıkları bulacaksın, verileri özetleyeceksin ve yarın sabahki toplantı için İngilizce bir sunum hazırlayacaksın."
Yutkundum. Bu iş normalde bir ekibin günlerce uğraşacağı bir işti.
"Vaktin tam olarak yarın sabah 08:00'e kadar. Eğer tek bir virgül hatası, tek bir rakam yanlışlığı bulursam... O kapıdan bir daha içeri giremezsin."
Ayağa kalktı, üzerime doğru yürüdü ve masanın kenarına yaslandı. O kadar yakındı ki, pahalı parfümü ciğerlerime doluyordu. Eğilip gözlerimin içine baktı; o an yeşil gözlerimin içinde fırtınalar koptuğunu gördüğünden emindim.
"Hala 'hayatta kalmaya' çalışıyor musun, yoksa pes mi ediyorsun?"
"Pes etmek lügatimde yok, Yaman Bey," dedim, sesim bu sefer daha kararlı çıkmıştı.
Gülümsedi, ama bu seferki gülümsemesi daha karanlıktı. "Güzel. Kahveni sert içersin umarım, çünkü bu gece uzun olacak."
...
Gece yarısı saat 03:00'ü gösterdiğinde ofiste sadece iki kişi kalmıştık. Ben, ekranın ışığından yorulmuş gözlerimi ovuştururken, Yaman’ın kendi odasındaki loş ışıkta hala çalıştığını biliyordum. Birden kapı açıldı. Elinde iki bardak kahveyle yanıma geldi.
Ceketini çıkarmış, beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. O an fark ettim; kollarındaki damarlar ve sıkı kasları, profesyonel görüntüsünün altında ne kadar güçlü bir adamın yattığını bağırıyordu.
Kahveyi masama bıraktığında parmakları yanlışlıkla elimin üzerine değdi. O an sanki zaman durdu. Tenimden yukarı tırmanan o yakıcı his, uykumu bir bıçak gibi kesti. Başımı kaldırıp ona baktığımda, onun da bakışlarının derinleştiğini gördüm.
"Neredeyse bitmek üzere," diye fısıldadım, nefesim kesilmişti.
Yaman, masanın üzerine eğildi, yüzü yüzüme çok yakındı. Bakışları dudaklarıma kaydı, sonra tekrar yeşil gözlerime hapsoldu. "Zeki kadınları her zaman tehlikeli bulmuşumdur, Efsun," dedi sesi fısıltıdan farksız ama çok derinden geliyordu. "Ama sen... Sen sadece tehlikeli değil, aynı zamanda büyüleyicisin."
Aramızdaki o profesyonel duvar, o gece saat 03:15'te, sessiz ofis koridorlarında ilk çatlağını vermişti. Yaman, elini yavaşça masaya koyup bana doğru bir adım daha yaklaştığında, bu sınavın sadece kağıt üzerinde olmadığını anlamıştım. Bu, birbirimizin ateşine karşı verdiğimiz ilk irade sınavıydı.
Saat sabahın tam 05:30’uydu. Ofisin devasa pencerelerinden İstanbul’un gri sabahına ilk ışıklar sızarken, Efsun son dosyayı da klasöre ekleyip kapağını kapattı. Gözleri yorgunluktan yanıyor, parmakları titriyordu ama başarmıştı. O imkansız görünen veriler, şimdi kusursuz birer tabloya dönüşmüştü.
Tam o sırada, odasının kapısında bir karaltı belirdi. Yaman, üzerinde hala o kusursuz beyaz gömleğiyle, sanki bütün gece çalışan o değilmiş gibi dinç ve otoriter bir şekilde orada duruyordu. Gözleri önce masadaki klasöre, sonra Efsun’un yorgunluktan hafifçe solmuş ama hala dimdik duran yüzüne kaydı.
Yaman ağır adımlarla masaya yaklaştı. Klasörü açtı, sayfaları tek tek, büyük bir dikkatle çevirdi. Ofisteki ölüm sessizliğini sadece kağıt sesleri bozuyordu. Efsun nefesini tutmuş, onun ağzından çıkacak tek bir kelimeyi bekliyordu.
Yaman aniden klasörü kapattı ve masanın üzerine bıraktı. Elleri masaya yaslanıp Efsun’un üzerine doğru hafifçe eğildiğinde, aralarındaki o gece boyu bastırılan tansiyon yeniden yükseldi.
"Tek bir hata bile yapmamışsın," dedi Yaman, sesi sabahın sessizliğinde daha da boğuk çıkıyordu. "Hatta benim bile gözden kaçırdığım o küçük açığı fark etmişsin."
Efsun hafifçe gülümsedi ama bu bir zafer gülümsemesiydi. "Size söz vermiştim, Yaman Bey."
Yaman, koyu bakışlarını Efsun’un yeşil gözlerine dikti. O an, bakışlarında profesyonel bir takdirin ötesinde, çok daha derin ve sahiplenici bir bir ifade geçti. Elini uzatıp Efsun’un omzuna düşen ıslak bir saç tutamını yavaşça geriye itti. Parmak uçları Efsun’un tenine değdiğinde, ikisi de o yakıcı elektriği hissetti.
"Şimdi git," dedi Yaman, sesi emir verir gibi olsa da içinde tuhaf bir yumuşaklık vardı. "Eve git, dinlen ve bu akşamki o berbat yağmurlu halinden kurtul. Yarın sabah saat 08:00’de, asistanım olarak bu masada başla."
Efsun, kalbinin hızla çarptığını hissederek ayağa kalktı. "Yani... İşe alındım mı?"
Yaman, kapıya doğru yönelirken arkasına dönmeden cevap verdi:
"Sen sadece işe alınmadın Efsun. Sen, bu binadaki kuralları yıkan tek kişi oldun. Yarın görüşürüz... Yeşil Göz."
Efsun, Yaman’ın arkasından bakarken içindeki o garip heyecana engel olamıyordu. Bu sadece bir işin başlangıcı değil, geri dönüşü olmayan bir tutkunun ilk adımıydı.