3-GİDEMEDİM!

1859 Kelimeler
​Holdingin kapısından içeri girdiğimde bu kez üzerimde sırılsıklam bir kıyafet değil, vücudumu zarifçe saran zümrüt yeşili bir kalem etek ve beyaz bir bluz vardı. Saçlarımı sıkı bir topuz yapmıştım ama aynadaki o yeşil gözlerdeki heyecanı gizlemek imkansızdı. Bugün, Yaman Karahan’ın asistanı olarak ilk günümdü. ​Onun odasına giden koridorda yürürken kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, sesini duyacaklar sanıyordum. Ancak odaya yaklaştıkça içeriden gelen sert sesler adımlarımı yavaşlattı. ​"Bunu bana yapamazsın Yaman! Bu nişan sadece iki ailenin birleşmesi değil, bir prestij meselesi!" ​Tiz ve kibirli bir kadın sesiydi bu. Kapı hafifçe aralıktı. İçeride Yaman, arkası kapıya dönük bir şekilde camdan dışarı bakıyordu. Karşısında ise son moda kıyafetleri ve parmağındaki devasa elmas yüzüğüyle Melis duruyordu. Yaman’ın nişanlısı... ​"Prestij umrumda değil, Melis," dedi Yaman. Sesi o kadar soğuktu ki, bulunduğum yerde titrediğimi hissettim. "Bu akşamki davete katılmayacağım. Çalışmam gereken dosyalar var." ​"Dosyalar mı? Yoksa yeni aldığın o 'yeşil gözlü' asistanın mı?" Melis alaycı bir kahkaha attı. "Herkes konuşuyor Yaman. Dün gece sabaha kadar burada ne yaptınız?" ​Yaman aniden döndü. O anki bakışları, avını parçalamaya hazır bir kurdun bakışları gibiydi. Melis’e doğru bir adım attı, sesi şimdi bir fısıltı kadar alçak ama bir o kadar tehlikeliydi: ​"Haddini bil. Efsun sadece işini yaptı. Ve senin aksine, o bu şirketin geleceği için senden çok daha fazlasını feda etti." ​Melis öfkeyle çantasını kaptı. "Bu iş burada bitmedi Yaman. O kızı bu binadan kendi ellerimle attıracağım!" ​Melis kapıya doğru hışımla yürürken hemen yana çekildim ama beni fark etmesi uzun sürmedi. Durdu, beni tepeden tırnağa süzdü ve yüzüme tiksinir gibi baktı. "Demek o 'gözde' sensin," diye fısıldadı zehirli bir sesle. "Tadını çıkar küçük kız, çünkü Yaman Karahan senin gibi birine sadece bir 'dosya' muamelesi yapar." ​O çarpıp gittiğinde koridorda derin bir sessizlik hakim oldu. Kapıyı hafifçe tıklatıp içeri girdim. Yaman, elleri masanın kenarına yaslanmış, başı öne eğik bir şekilde duruyordu. Gömleğinin üst iki düğmesini açmıştı; boyun damarları öfkeden hala belirgindi. ​"Gelebilirsin, Efsun," dedi, arkası dönük olmasına rağmen geldiğimi anlamıştı. ​"Ben... Rahatsız etmek istememiştim," diye mırıldandım yanına yaklaşırken. ​Yaman yavaşça bana döndü. O an bakışları Melis'e baktığı gibi nefret dolu değil, tam tersine aç bir adamın suya bakışı gibiydi. Gözlerini yeşil gözlerime dikti ve aramızdaki mesafeyi tamamen kapattı. Elini masaya koyup beni masayla kendi vücudu arasına hapsetti. ​"Ona bakma," dedi boğuk bir sesle. "O, benim zorunlu olduğum dünyayı temsil ediyor. Sen ise..." Elini kaldırıp çenemi tuttu, başımı hafifçe yukarı kaldırdı. "Sen benim kaçmak istediğim tek sığınaksın." ​Dudaklarımız arasındaki mesafe sadece birkaç santim kalmıştı. Melis'in kokusu odada hala vardı ama Yaman'ın o erkeksi kokusu tüm atmosferi ele geçirmişti. Nişanlıydı... Yasaktı... Ama elinin sıcaklığı tenimi yakarken bunu düşünmek imkansızdı. ​"İlk iş gününe hoş geldin, Efsun," diye fısıldadı dudaklarıma doğru. "Umarım kuralları çiğnemeye hazırsındır. Çünkü ben çoktan hazırım." ​Yaman’ın sıcak nefesi dudaklarımın üzerindeyken, kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine çarpıyordu. Parmaklarının çenemdeki baskısı beni hem eritiyor hem de içimdeki o gururlu kadını uyandırıyordu. Az önce kapıdan çıkan kadın, parmağındaki o parlayan nişan yüzüğüyle bana bir gerçeği fısıldamıştı: Ben burada sadece bir çalışandım, o ise bu adamın hayatına mühürlenmiş kadındı. ​Gözlerimi kapatıp kendimi o ateşe bırakmak yerine, tüm gücümü topladım ve ellerimi onun geniş göğsüne koyup sertçe ittim. ​Yaman, bu beklenmedik hamleyle bir adım geriledi. Kaşları çatıldı, bakışlarında şaşkınlık ve öfke birbirine karıştı. Kimse ona karşı koymaya cesaret edemezdi, hele ki sadece asistanı olan bir kadın... ​"Neler oluyor, Efsun?" dedi sesi, bastırılmış bir aslan kükremesi gibi derinden geliyordu. ​"Neler mi oluyor?" dedim, sesimin titremesine izin vermeyerek. Adımlarımla aramızdaki mesafeyi açtım ve başımı dik tutarak tam gözlerinin içine baktım. "Siz benim patronumsunuz, Yaman Bey! Ben buraya dosya düzenlemek, işlerinizi yönetmek ve geleceğimi kurtarmak için geldim. Sizin 'sığınacağınız' bir liman olmak ya da nişanlısıyla kavga eden bir adamın kaçış noktası olmak için değil!" ​Yaman’ın gözleri bir anlığına kısıldı, masanın kenarını öyle bir sıktı ki parmak boğumları beyazladı. ​"Lafını tartarak konuş," diye uyardı beni, sesindeki buz tabakası geri dönmüştü. ​"Asıl siz haddinizi bilin!" diye çıkıştım. "Parmağınızda başka bir kadının yüzüğü varken bana bu kadar yakınlaşamazsınız. Ben sizin o 'yeşil gözlü' oyuncağınız olmayacağım. Eğer işimi yapmamı istiyorsanız, o sınırın arkasında kalın. Yok eğer asistan değil de başka bir şey arıyorsanız..." Masadaki çantamı kavradım. "Kapı orada. Tıpkı o kadına yaptığınız gibi, bana da bir daha asla böyle dokunmanıza izin vermem!" ​Oda bir anda mezar sessizliğine büründü. Yaman’ın yüzünde tuhaf bir ifade belirdi; bu sadece bir öfke değildi. İçinde bir parça takdir ama çokça da sahip olma hırsı barındıran o karanlık ifade... ​Ağır adımlarla tekrar üzerime yürüdü. Bu kez dokunmadı ama tam önümde durup o devasa gölgesiyle beni etkisi altına aldı. Eğilip kulağıma doğru fısıldadı: ​"Haddimi bildirdiğin için teşekkürler, Efsun. Ama şunu sakın unutma..." Geri çekilip gözlerime o meşhur tehlikeli bakışıyla baktı. "Sınırları sen çizmiş olabilirsin ama o sınırları ne zaman yıkacağıma sadece ben karar veririm. Şimdi masana dön ve şu raporları bitir. Asistanım." ​Arkamı dönüp odadan çıkarken ellerimin hala titrediğini biliyordum. Onu reddetmiştim ama biliyordum ki; Yaman Karahan, reddedildiği her saniye beni daha büyük bir tutkuyla isteyecekti. ​Ofisteki o gergin konuşmanın ardından saatlerce başımı kaldırmadan çalıştım. Yaman, odasından bir kez bile çıkmamış, bana tek bir kelime dahi etmemişti. Ama bakışlarını üzerimde hissettiğim her an tenimin karıncalandığını biliyordum. Mesai biter bitmez, o ağır havadan kaçarcasına çıktım ve yorgun argın eve, annemin yanına döndüm. ​Mütevazı evimizin salonunda anneme ilaçlarını içirip onu yatağına yatırdım. Alnına bir öpücük kondurup ışığı söndürdüğümde saat gece yarısını çoktan geçmişti. Üzerimdeki yorgunluk bir dağ gibi çökmüştü; mutfakta kendime bir bardak su alırken sessizliği sadece saatin tıkırtısı bozuyordu. ​Tak... Tak... Tak... ​Kapı çalındı. ​Korkuyla yerimden sıçradım. Bu saatte kim gelebilirdi ki? Alacaklılar mıydı yoksa? Kalbim ağzımda, annemi uyandırmamak için parmak uçlarımda dış kapıya yürüdüm. "Kim o?" diye fısıldadım, sesim titriyordu. ​Cevap gelmedi. Sadece kapının arkasındaki ağır, otoriter nefesi hissettim. Gözetleme deliğinden baktığımda ise nefesim tamamen kesildi. ​Olamazdı... Onun burada ne işi vardı? ​Kilidi sessizce çevirdim ve kapıyı sadece aralık bıraktım. Karşımda, o kusursuz takım elbisesinin ceketini eline almış, gömleğinin düğmelerini sonuna kadar açmış, darmadağın ve bir o kadar tehlikeli görünen Yaman duruyordu. Gözleri yorgundu, bakışları ise her zamankinden daha karanlık. ​"Yaman Bey?" dedim şaşkınlıkla fısıldayarak. "Sizin... Sizin burada ne işiniz var? Adresimi nasıl buldunuz?" ​Yaman, kapıyı tek eliyle hafifçe itip içeriye doğru bir adım attı. O devasa cüssesiyle küçücük antremizi bir anda dolduruverdi. Alkol kokmuyordu ama bakışları sarhoş bir adamınki kadar bulanık ve tutkuluydu. ​"Burası senin dünyan mı, Yeşil Göz?" dedi sesi, gecenin sessizliğini yırtan boğuk bir hırıltı gibiydi. "Ofiste bana haddimi bildirdiğin, sınırlarını çizdiğin o dünya burası mı?" ​"Lütfen, annem uyuyor, gidin buradan," dedim göğsüne elimi koyarak onu dışarı itmeye çalışırken. Ama o, bir kaya parçası gibi yerinden kıpırdamadı. Aksine, elimi tutup kalbinin üzerine bastırdı. Kalbi, benimkiyle aynı hızda, vahşi bir tempoda atıyordu. ​"Gidemedim," dedi, yüzünü yüzüme yaklaştırarak. "Bütün akşam o sözlerin zihnimde yankılandı. Beni reddetmeni, bana patronun olduğumu hatırlatmanı sindiremedim. Kimse bana 'haddini bil' diyemez Efsun. Ama sen... Sen dedin." ​Elinin sıcaklığı avucumu yakarken, "Gitmelisiniz," diye direndim ama sesim artık daha güçsüz çıkıyordu. ​Yaman, boşta kalan eliyle kapıyı arkamızdan sessizce kapattı. Karanlık antrede sadece dışarıdaki sokak lambasının sızıntısı kalmıştı. Beni kapıyla kendi vücudu arasına hapsetti, tıpkı ofisteki gibi ama bu sefer çok daha vahşi, çok daha kaçınılmaz bir şekilde... ​"Sınırlarını ihlal etmeye geldim Efsun," diye fısıldadı tam dudaklarımın kıyısında. "Çünkü ben, sahip olamadığım her şeye daha çok acıkırım. Ve sen... Sen benim en aç olduğun gerçeğimsin." ​"Yaman... Git," diye fısıldadım. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı, güçsüz ve titrek geliyordu. "Lütfen, daha fazla ileri gitme. Bu sadece bir hata..." ​Cümlemi bitirmeme izin vermedi. O her zamanki sabırsızlığıyla, sanki tüm dünyayı susturmak, tüm kuralları tek bir hamlede yıkmak ister gibi dudaklarıma yapıştı. Nefesim boğazımda düğümlendi. Bu nazik bir öpücük değildi; içinde birikmiş haftaların öfkesi, dizginlenemez arzusu ve o yakıcı sahip olma hırsı vardı. Sırtım soğuk kapıya çarparken, onun dudaklarındaki o kor ateş tüm vücuduma yayıldı. Beynim 'dur' diye bağırırken, kalbim onun ritmine çoktan teslim olmuştu. ​Yaman aniden, sanki canı yanmış gibi geri çekildi. Karanlık antrede sadece birbirine karışan sert nefeslerimizin sesi duyuluyordu. Gözleri, avını köşeye sıkıştırmış bir kurt gibi parlıyordu. ​O an, içimde bir şey koptu. Onun başlattığı bu yangını ben körüklemek istedim. Gururumu, korkularımı, kapının ardında uyuyan annemi ve parmağındaki o lanet olası yüzüğü bir saniyeliğine zihnimden sildim. Gömleğinin yakalarına hırsla asıldım ve onu kendime doğru çektim. Bu kez ben onun dudaklarına gömüldüm. Bu benim isyanımdı; hem ona, hem kendime, hem de bizi imkansız kılan bu dünyaya... Onu öperken tadını hafızama kazımak istedim, çünkü bunun bir sonun başlangıcı olduğunu biliyordum. ​Yavaşça geri çekildiğimde, parmaklarım hala gömleğinin sert kumaşına dolanmış haldeydi. Gözlerimden bir damla yaş, yanağımdan aşağı süzüldü. Kalbimdeki sızı, dudaklarımdaki yangından daha büyüktü. ​"Hata yapıyoruz..." dedim, sesim hıçkırıklarımın arasında kaybolurken. "Büyük bir hata yapıyoruz, Yaman. Parmağındaki o nişan yüzüğünü, hemen yan odada uyuyan annemi ve benim paramparça olmuş onurumu unutarak... Lütfen." Ellerimi göğsüne koyup bu kez daha kararlı bir şekilde onu ittim. "Lütfen, Yaman Bey. Şimdi gidin buradan. Bir daha asla kapıma gelmeyin." ​Yaman, yüzümdeki o acı dolu kararlılığı gördüğünde, hayatında ilk kez bir savaşı kaybettiğini anlar gibi baktı bana. Elini kaldırıp gözyaşımı silmek için hamle yaptı ama başımı çevirdim. Dokunmasına izin veremezdim, yoksa bir daha gidemezdi. ​Derin, sarsıcı bir nefes aldı ve sessizce kapıyı açtı. Gecenin karanlığına adım atmadan hemen önce, o boğuk ve can yakan sesiyle son sözünü söyledi: ​"Bu bir hata olabilir Efsun... Ama hayatımda yaptığım en güzel hata olarak kalacak." ​Kapı kapandığında dizlerimin bağı çözüldü ve olduğum yere çöktüm. Dudaklarımda onun tadı, kalbimde ise koca bir enkaz kalmıştı. ​Kapı kapandığında, sanki bütün oksijen o aralıktan sızıp gitmişti. Sırtımı kapıya yaslayıp yere çöktüm ve hıçkırıklarımın annemin odasına sızmaması için ellerimle ağzımı kapattım. Dudaklarım hala karıncalanıyor, Yaman’ın o sert ve yakıcı kokusu hala ciğerlerimi zorluyordu. ​"Kendine gel, Efsun," diye fısıldadım karanlığa. "Kendine gel." ​Gözyaşlarımı elimin tersiyle sertçe sildim. Ben, aşk oyunlarına ayıracak vakti olan o şanslı kızlardan değildim. Ben, mutfaktaki masanın üzerinde duran faturaları, annemin her ay aksatılmaması gereken ilaçlarını ve babamdan kalan borçların ağırlığını omuzlarında taşıyan kadındım. Yaman Karahan bir fırtınaydı; gelip geçecekti. Ama ben, bu harabeyi toplamak zorundaydım. ​Ayağa kalktım, bacaklarımın titremesini durdurmaya çalışarak mutfağa gittim. Bir bardak su içtim; sanki o su, içimdeki o yasak yangını söndürebilirmiş gibi... Sonra yavaşça annemin odasına süzüldüm. ​O, dünyadan habersiz, huzurla uyuyordu. Yanına gidip yatağının kenarına oturdum. Yüzündeki her bir çizgi, benim için çekilen çilelerin haritasıydı. Elini tuttum; o zayıf, damarlı eli... Benim tutunacak tek dalım, bu hayattaki tek gerçeğim oydu. Yaman’ın bana sunduğu o tehlikeli tutku, annemin bir gülüşü ya da huzurlu bir uykusu kadar değerli olamazdı. ​"Senin için anne," diye mırıldandım saçlarını okşarken. "Sadece senin için o binaya geri döneceğim ve o adamın karşısında hiçbir şey olmamış gibi dik duracağım." ​Kendi odama geçtim. Üzerimdeki kıyafetleri çıkarıp yatağa girdiğimde saat sabahın dördüydü. Gözlerimi kapattığımda Yaman’ın o karanlık bakışları ve "Hayatımdaki en güzel hata" diyen sesi yankılandı zihnimde. Ama ben o sesi susturdum. Kalbimin kapılarını sıkıca kilitledim. ​O gece, rüyalarımda yeşil ormanların değil, geçilmesi gereken karlı yolların hayalini kurarak uykuya daldım. Yarın sabah uyandığımda, artık o zayıf Efsun olmayacaktı. Sadece işini yapan, profesyonel ve duygularını buzla kaplamış bir asistan olacaktım. ​Olmak zorundaydım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE