Uyarı: Bölümde yer alan kişi, kurum ve kuruluşlar gerçeği yansıtmamaktadır!!!
🎶🎶🎶🎶🎶🎶 Surround me
Üzerime daha rahat hissettiğim için beyaz bir elbise giydim, kalıpları kırmak her zaman kolay olmuyordu, adım adım, teker teker kırmalıydım o aynaları.
Elimde kahvelerle tekrar üst katın merdivenlerini çıktım. Ben Jêhat'a ulaşmak için her gün, her an bu uzun merdivenleri çıkacaktım, ta ki onun bana geleceği güne kadar. Bunu biliyor, bunu kabulleniyor, bekliyordum.
Büyük odanın kapısını açtığımda daha da kararmış ışıklar beni karşıladı. Damalı zemini küçük adımlarla yürüdüm ve karanlığın içine çekildim. "Işıklar Jêhat " diyerek ilerledim.
Damalı zeminde çırılçıplak uzanmış, kollarını bacaklarını açmış, tavanı seyreden Jêhat'la alışkın olduğum görüntüye gülümsedim sadece. Kupaları el yordamıyla masaya koydum ve sanki aklı başka bir yerde adamın başında dikildim ellerim belimde.
Saniyeler sonra gözleri gözlerimle buluştu. "Bir hastalık gibi aşk" diye fısıldadı.
Acıyla gülümseyerek hiçbir şey demeden yanına uzandım ve onun gibi tavanı izlemeye başladım.
"Sana karanlık gökyüzünde parlayan yıldızları verebilirim."
Başımı çevirip tavanı izleyen adama bakarak gülümsedim. O ise sanki bir sırrını daha söyleyecek gibi işaret parmağını dudaklarına götürdü, ardından parmağını tavana kaldırdı. Odada tamamen karardı ve saniyeler sonra tavanda ışıklarıyla parlayan koca bir galaksi gördüm.
Tavanın her yanı gezenlerle ve yıldızlarla doluydu, karanlık odada birer ışık dansı gibi sürekli hareket ediyorlardı, gezegenler dönüşleriyle birbiri etrafında dönüyorlardı. Dev gibi odada gözlerimin önünde koca bir galaksi dansı ediyordu.
Dudaklarım şaşkınlıkla aranırken tavanda sakladığı sırrına hayran kalmıştım. Başımı Jêhat'a çevirip işaret parmağıyla hareket eden gezegenleri izleyen adama baktım.
"Bir gün gerçek sesini duyduğunda sana bir gezegenimi vereceğim."
Dalga geçer gibi kıkırdayarak işaret parmağımı onun gibi tavana kaldırdım. "Sadece bir tane mi?"
Jêhat küçük bir şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. "Hepsini mi istiyorsun?"
Dudaklarımı birbirine bastırarak başımı salladım. Omuz silkerek tekrar tavana baktı. "Hepsini kendini bulduğunda veririm. Galaksi sonsuz."
Ben kendimi bulduğumda ya da anlatmaya çalıştığımda kabul ettiğimde bana sonsuzluğunu veremeye razıydı.
"Tamam" diye mırıldandığımda merakla kaşları çatıldı.
"Bir cinsiyet seçecek misin? Henüz küçüksün, ameliyat için geç değil."
Sorduğu soruyu uzun zamandır ben de düşünüyordum. Hatta annem büyüyünce kendin seçersin dediği günden beri. Ama dudaklarımı büzerek elimi indirip beni izleyen adama başımı çevirdim.
"Hangisi olmam gerektiğini bilmiyorum, ruhumun cinsiyeti ne?" dedim açıkça.
Jêhat omuz silkerek gülümsedi. "Ruhun cinsiyeti yoktur. O geldiği yere dönmeyi bekleyen bir ışık sadece, benliğin karar verir."
Ben ruhumun cinsiyeti olduğunu ama seçemediğini sanıyordum. O an benliğimi düşündüm, beynimin içinde hareket etmeye çalışan ya da zincirlere vurulan bir cinsiyeti düşündüm. Ama yoktu. Orada bir cinsiyet yoktu.
O yüzden merakla dudaklarımı araladım."Bir cinsiyet seçmek zorunda mıyım peki?"
Jêhat genişçe gülümseyerek tekrar başını tavana çevirdi. "Hayır, seçmek zorunda değilsin. Her gün yeni bir senle uyanabilirsin. Tıpkı her gün yeni bir deliliğime uyandığın gibi. Bazen bu seni zorlayacak, kaçıp saklanmak isteyeceksin, kumaş parçalarına sıkışacaksın, kendini bir uçurumda yürür gibi hissedeceksin." Başını çevirip gözlerimin içine baktı."Ama o sen olacaksın, her halinle, eksiğinle fazlasıyla sadece sen. Kimin nasıl gördüğü değil, aynaların içinde ne görüyorsan ona dönüşeceksin."
Sertçe yutkunarak tavandaki galaksiyi camlara yansıtan aynalara baktım ve "Aynanın diğer tarafında sen yoksun küçük gelinim, büründüğün yansımalar, giydiğin kumaş parçaları var" dedi.
Titrek bir nefes vererek uzandığım yerden kalkıp üzerimdeki elbiseyi eteklerinden tutup yukarı doğru sıyırdım. Jêhat şaşkınlığın ve hayranlığın tatlı kıpırtısıyla gülümsedi.
Altımdaki iç çamaşırı da deliliğime sığınarak indirdim ve aynanın önüne geçtim. İşte oradaydım, koca bir galaksinin altında, yansıttığım tüm ışıklarımla, görmekten korktuğum varlığımla karşımdaki bendim. Olmayı kabullendiğim benliğimle, cinsiyet kalıplarından sıyrılmış, her ikisi cinsiyete de kucak açan bir Evîn.
Arkamda hissettiğim gölgeyle kesik bir nefes verdim ve bedenimi saran kollarla gözlerimi kapattım. Başını omzuma yaslayan adam aynadaki çırılçıplak yansımamıza büyülü bir görüntüye bakar gibi gülümsedi. Karanlıktan uzak tüm aydınlığıyla.
"İşte biz buyuz Deli Ağa'nın küçük gelini. Mucizevi varlıklar, insanlar, bedenler, günahlar, ruhlar, birer deli, karanlık ve aydınlık. Siyah ve beyaz."
Arkamı dönmek için hareketlendiğimde kollarını bedenimden ayıran Jêhat'a döndüm. Eli omuzlarımdaki saçlarıma gitti, bir kaç tutamı parmakları arasına alıp başını eğerek saçlarımı dudaklarına götürdü. Dudaklarını küçücük bastırıp kaldırdı.
"Sırlarınla güzelsin küçük gelinim, muhteşem varlığınla."
Titrek bir nefes vererek kollarımı kaldırdım ve gözlerimin içine beklentiyle bakan adama sıkıca sarıldım.
"Yaralarınla güzelsin Jêhat Agviran, deliliğinle muhteşem."
O an bir galaksinin altında siyah ve beyaz iç içe geçmişti. Yaralar ve sırlar birbirine girmiş, kanat çırparak uçmayı arzulayan simsiyah bir kuzgun ve beyaz şakayık çiçeği aynı gökyüzüne süzülmüştü. Bir kuzgunun pençelerinde dokunulmayı bekleyen bir çiçek.
O geceyi sabah edemiyordum. Kafamın içinde binlerce yıldız teker teker patlatayarak sönüyorlardı. Gözlerimin önünde yüzlerce galaksi dans ederek evrenlerde kaybolarak yok oluyordu ve ben bir kara deliğin içine çekiliyordum.
Her gün bir dehşetim her gün bir deliliğe evriliyordu ve ben deli adamın elleri arasında usul usul ama güçlü bir zehir gibi deliriyordum. Odamın içindeki dolabın aynasında kendimi izleyerek yatağa oturdum. Üzerime giydiğim beyaz elbise şimdi kara lekelere bulanmış gibiydi ve ben üzerimde sıkışan bir elbisenin içinde boğuluyordum.
Hızlıca elbiseyi çıkardım ve üzerime bol gelen ama rahat bir kazak giydim. Siyah beyazdı ve üzerine büyük gelen bir ceketi birinin üzerine giydirmeye çalışan insanlar gibi değil, o ceketin şekline bürünebilen birine dönüşmüştüm. Elbiseler beni yansıtmıyordu ama o elbiseleri bir cinsiyete bağlama yanlışını henüz kafamın içindeki duvarlarda yıkamıyordum. Adım adımdı, acelesi yoktu.
Yatağa girip huzurlu bir soluk vererek ışığı kapattım ve kafamın içindeki dünyayla uykuya daldım. Fakat derin uykumdan uzun zamandır duymadığım bağırtılar sıçrıyarak uyandım. Jêhat ve onun acı dolu çığlıkları.
Odadan fırlayıp üst katın merdivenlerine koştum, ne kadar hızlı olursam ama çabuk ulaşabilirdim. Merdiven bitiminde beklemeden sağa dönüp koşarak odanın kapılarını kırar gibi iterek açtım.
Loş ışıkta odada koşmaya başladım ama sanki o an oda olduğundan daha karanlık, kasvet ve acı doluydu. Jêhat'ın acı çığlıkları aynalarda ve camlarda çarpıyordu.
Koşarak yatağa ulaştığımda şiddetli bir kasılmayla bağıra bağıra aynı şeyi tekrar eden Jêhat'ın titremeleri yatağın arkasındaki cama vuruyordu. Kollarından sıkıca tutup "Jêhat" diye bağırdım.
Ama duymuyordu, tamamen soyutlanmış gibi var gücüyle ayaklarıyla yatağa tekmeler atıyor, boğazından kopmaya çalışan çığlıklarıyla bağırıyordu.
"Oku, oku, oku, oku, oku, oku, oku, oku, oku."
Neyi okumalıydım? Kim? Neden okumalıydı? Kime diyordu? Hiçbir fikrim yoktu. Dehşet içinde titreye titreye "Jêhat" diye bağırdım ve yanaklarımdan süzülen yaşlarla kollarını tuttuğum adamı kendime çekip sarıldım. O oku dedikçe ben Jêhat diye bağırmaya devam ettim.
Dakikalar sonra sarılmayı ve yalvarır gibi "Jêhat" diye bağırdığım adam birden sustu. Ne olduğuna bakmak için tekrar yastığa başını koydum ve loş ışıkta gözlerini gözlerime çaresizlikle diken adamın karanlık gözlerine baktım. Aydınlığı tamamen kaybolmuştu.
Terden sırılsıklam olmuş yüzünde çatlamış dudakları kımıldadı. "Oku Jêhat."
Jêhat Agviran, yaş 8
Büyük taş duvarlarının olduğu, beyaz binaların uzak bir köşesinde, bir tepenin üstündeki ağaçları önündeki kağıda çizen oğlan, koca koca badem gözleriyle başını üstündeki upuzun ağaca kaldırdı. Ağaçtan uçarak havalanan bir kuzgun göklere yükseldi ve oğlan heyecanla önündeki kağıda dönüp gördüğü kuzgunun birebir aynısını çizmeye başladı.
Saatler sonra kaçtığı ağaçlık tepeden inip uzayıp giden dağlara baktı. Bir aydır buradaydı ve onu bir yükmüş gibi buraya atıp giden babasının arkasından tek damla göz yaşı dökmemişti.
Yavaş adımlarla tepenin aşağısındaki binalara doğru yürüdü. Tek katlı geniş binalar ona neyi öğretecekti bilmiyordu ama omzundaki hafif acıyı ve derisini yakan sızıyı biliyordu.
Adımlarını hızlandırıp resmini birilerine göstermek için binanın içine koştu. Basık odaların içinde heyecanla dolanarak hocasını aradı ve onu eğitim odasında bulduğunda koşa koşa yanına gitti.
Önündeki rahleye bir ilim kitabı koyan yaşlı adam rahlenin üstüne birden kağıt koyan oğlanla kaşlarını çattı. Genişçe gülümseyen Jêhat ise hevesle resmini göstererek "Ben çizdim, aynı olmuş demi?" diyerek elindeki kalemi de kaldırıp "Davud efendi bağırmadım, uslu durdum diye mükafat verdi, bak" dedi.
Öfkeyle kaşlarını çatan yaşlı adam bir hışımla oturduğu divandan kalkıp Jêhat'ın üstündeki bir parça kumaşın ensesinden tutup sürükler gibi "Ben sana demedim mi okuma zamanı kaçma" diye bağırdı.
Jêhat, öfke köpürür gibi duyduğu sesle yaprak gibi titremeye başladı. "Ama sabah okudum ya."
Adam hiddetle oğlanı divandaki rahlenin önüne ensesinden bastırarak oturtup bağırdı. "Oku Jêhat."
Küçük oğlan neyi nerden başlayacağını bilemeyerek önündeki kitaba baktı. Titreyen sesiyle kekeleyerek okumaya başladı. Yaşlı adam divanın üzerindeki demir çubuğunu alıp havaya kaldırdı ve öfkeyle oğlanın sırtına indirdi.
"Tekrar oku."
Jêhat daha da titreyerek başladığı yeri tekrar okudu ama dili dönmüyordu, titremekten dişleri birbirine çarpıyordu ve bütün bedeni acıyla kıvrandığı için keklemeye devam ediyordu. Sırtına ince çubuk bir kez daha inince çığlık attı gücünün yettiği kadar.
"Oku, oku, oku, oku, oku."
Tekrar edilen her kelimede, sırtına aldığı darbeyle Jêhat Agviran terk edildiği yerde yavaş yavaş ölüyordu.
Çaresiz çırpınışlarıma yanıt veren ve oku Jêhat diyen adamın sırılsıklam olmuş saçlarını geriye doğru tarayıp yatağın ucuna oturdum. Sanki transa girmiş gibi gözlerini gözlerimden ayırmayan Jêhat saçlarını okşadığım elime bakmaya başladı.
Yanaklarımdan süzülen, ordan da çenemden damlayan yaşlarımı takip ederek elini kaldırdı. Buz gibi parmakları çenemdeki ıslaklığa dokundu ve ölümü andıran huzurlu bir gülümsemeyle fısıldadı.
"Ben de mi hastalandım?"