Jêhat o geceden sonra daha çok ilaç içmeye başladı, sanki bir hastalığa yakalanmış gibi. Gittikçe eski soğuk ve karanlık haline dönmüş, kabuğuna çekilmişti. Sanki o gece bir aynanın önünde siyahımız ve beyazımaza karışmamış gibi. O yine siyah bir şah ben ise beyaz bir piyon.
Onunla ilgili öğrendiğim önemli şeylerden biri de aldığı ilaçlara çok dikkat ediyor ve kendisinden başka kimsenin ona ilaç vermesine izin vermiyordu.
"Neden?" diye sorduğumda "Bilmediğim ilaçlar içiriyorlar" demesi bana oldukça paranoyakça gelmişti. Ama burada geçirdiğim bir ayın sonunda Jêhat Agviran'ın aslında kim olduğunu öğrenmiştim.
Yıllar önce ölen annesi bir şeyh torunuydu ve tek evlat olan annesinin sahip olduğu topraklar Urfa'nın sınırlarını geçiyordu. Annesi öldüğünde ise bu toprakların hepsi tek oğlu Jêhat'a kalmıştı. O, koca bir aşireti parmağında oynatacak kadar güçlüydü ve tek başına ağalığını ilan edebilecek kudrete sahipti ama bir kuleye deli diye hapsedilmişti.
Jêhat'ın babası Azad Ağa onun annesini kuma diye getirmiş ve annesi de ilk görüşte aşık olduğu adam için buna katlanmıştı. Fakat bilmiyordu, Azad Ağa ilk eşi Bihar sultana sevdalı, Jêhat'ın annesini ise tutkusu uğruna yatağına almıştı. Adının Dilşah olduğunu öğrendiğim annesi ise zamanla öğrendiği bu kedere dayanamamış, yataktalara düşene kadar hastalanıp kan kusarak ölmüştü.
Aşk, annesinin yıllarca sevgisizlikten solan bir çiçek gibi solduğunu ve kanlar içinde yattığı yatakta öldüğünü gören Jêhat için öldürücü bir zehir ve hastalıktı.
Ama nikahına aldığı çift cinsiyetli eşinin adı ise inadına Evîn'di. Şimdi neden hiç adımı dile getirmediğini anlamıştım. Aşk Jêhat için acılı şarkılardan, tutkulu şiirlerden ibaretti. O kimseye aşık olamazdı.
Benim için de aşk, sevgi göremeyen annemin çaresizliğiydi. Ben ve Jêhat, yarasınının kabuğunu sürekli söken ve kan akıttıkça annesine koşmak isteyen çocuklardık. Fakat üzücü bir gerçek vardı. Jêhat'ın koşabileceği bir annesi yoktu artık.
Bense bir ay sonra sonunda el öpme bahanesiyle annemin yanına gidebilecektim. Bu ise çoğunlukla Bihar Hanım'ın "Anne babanın elini öpmen gerekir, geç bile kaldın. Ne kadar kötü bir sebeple dünür olsak da onlar da artık bizim ailemizdir" demesiyle olmuştu ama altındaki planı sezmek imkansızdı. Dediğim gibi aptal değildim ama işime gelmişti.
Herkes zaten damat olarak Jêhat'ın gelmeyeceğini bildiği için adını bile anmamıştı. Ben de onun eski karısını kaçıran bir adamın kaldığı konağa gitmeyeceğini biliyordum. Ama henüz öğrenemediğim şey, her ne kadar eş olmak kavramını henüz oturtamazsakta, o benim eşimdi ve ben eşimin deli olduğunu bir kez daha unutmuştum. O her yerde, her an, her şey yapabilirdi.
Arabanın beni götürmeye hazır olduğunu söylemek için odasına girdiğimde karşımda aynanın önünde kravat yapmaya çalışan takım elbiseli Jêhat'ı gördüm ve şokla ona doğru adımladım. Saçlarını arkaya doğru şekil vermiş, sakallarını kısaltmış ve yine o afrodizyak kokusu odayı doldurmuştu.
"Jêhat"
Günler sonra en azından biraz kendine ve eski deli hallerine dönen adam bıkkın bir nefes vererek kravatı takamadığı için bana uzatıp "Şu siktiğimin urganını takar mısın?" diye sordu.
Sesi soğuk olmaktan çok asabiydi ve ne zamandır siyah kravatla uğraştığı bilinmezdi. Başımı iki yana sallayarak şaşkınlığımı üzerimden atıp kravatı elinden aldım ve biraz daha yaklaşıp bir ucunu boynundan geçirdim. Gömleğinin yakalarını kaldırıp kravatın düğümünü hazırladım.
Sesim titrekçe "Jêhat" diye çıktığında boyu benden biraz uzun adam bana tepeden bakarak "Biliyorum küçük gelin, el öpme bahanesiyle anneni görmek istiyorsun" dedi.
Kravatın bir kısmını çekiştirerek ayarladım ve baş sallayarak cevap verdim. "Onlar da orda ama."
Üvey abim ve Jêhat'ın eski eşi oradaydı. Tam da bu yüzden, ya günlerdir içinde tuttuğu deliliğini çıkarıp ikisini öldürmek için benimle geldiğini düşünüyordum ya da benimle ilgili sırrı artık özgür bırakmak için beni babama söyleyeceğini düşünüyordum. Onun sağı solu belli değildi. Bu adam aklına esen her şeyi yapabilirdi. Buna ikimiz de bir çok kez şahit olmuştuk.
Soğuk çıkan sesiyle ellerimi çekmemle ellerini yakalarına attı. "Unuttun mu senin eş diye geldiğin adam bir deli ve delilik yapmadan duramaz."
Evet tam da düşündüğüm gibi Jêhat için delilik günüydü. Ağzımı açmama izin vermeden elimden tuttuğu gibi kapıya doğru yürüdü. Korkuyla "Jêhat Ağa" dediğim de ise çoktan merdivenleri inmeye başladık. Bu kez o beni dışarıya sürüklüyordu ama özgür olmam için miydi bilmiyordum.
Büyük kapıdan çıktığımızda beni eli boş, yanımda Jêhat'sız bekleyenler ikimizi yan yana konaktan çıkarken görünce Bihar Hanım dahil herkes şokla Jêhat'ın takım elbiseli üzerine ve yüzüne bakıyorlardı.
Elimi bırakmayan adam ise gür sesiyle kapıda bekleyen adamlara bağırdı.
"Bütün arabaları çıkarın, ağa evine tek arabayla mı gidilir? Benim eşim Deli Ağa'nızın gelini, Agviran aşiretine yakışır çıkın yola."
Onun öfkeli sesiyle konağın bahçesindeki ağaçlardan uçuşan kuşlarla başımı yukarı kaldırdım. Sanki bir şeylerin haberini getirmiş, şimdi ise dönüyorlardı geldikleri yere.
Konak ise Jêhat'ın emriyle hareketlenmiş, bütün adamlar garajlardaki arabaları bir bir çıkarıyorlardı. Elimi bırakmayan adam ise bizi izleyen ev ahalisine dönüp sinsi bir gülüşle tuttuğu elimi kaldırdı.
"Sizlere de teşekkür borçluyum Agviran ailesi. Sonunda benim gibi deli bir eşi bulup getirdiniz."
Sesindeki soğukluk ve nefret hepsinin gözlerinde korkuya sebep oldu. Bir kaç gün önce Jêhat'ın çatıya çıkmasına gülenler şimdi korkuyla onun gözlerine bakıyorlardı. Ben ise onun gözlerinden karanlığın geçtiğini göremesem de ürperen bedenimle bile hissediyordum. Elimin arasındaki yakıcı ten deliliğini bir kez daha bulaştırmak ister gibi tenime işliyordu.
Biz konağın bahçesinden çıkarken arkamızda şoktan şoka giren Agviran ailesini bıraktığımızı biliyorduk.
Onun garajdan çıkarılan arabasına bindik. Şoföre "Önce merkeze" diye seslendi ve yol boyunca tek kelime etmeden, arada sakinleşmek için parmaklarını dizlerine vurarak siyah camdan dışarıyı izledi. Aldığı ilaçlar bu sıralar onda gergin titremelerle ortaya çıkıyordu.
Merkeze geldiğimizde "Git annen için istediğini al, eli boş gidilmez. Jêhat Ağa'nın eşiyim de onlar anlar, seni yönlendirir" diyerek yanımda adam ordusuyla alışverişe gönderdi.
Nereye gideceğimi bilemez şekilde karşımdaki dükkanlara bakarken takım elbiseli adamlardan biri "Hanımağam, isterseniz önce ailenin kuyumcusuna götürelim sizi" dedi ve baş sallamamla etrafımdaki adamlarla kuyumcuya doğru yürüdüm.
Annem için güzel bir bileklik ve kolye seçtiğimde yanımdaki takım elbiseli, kuyumcudaki adama "Jêhat Agviran'ın eşi kendisi" dedi ve "Ooo hoşgelmişsin gelin hanım" diyen adam bir iki tane de yüzük önerdi.
Onları da alıp dükkandan çıktım. Ordan da kumaşçıları ve mağazaları biraz dolanıp beğendiğim bir kaç parçayı alıp çıktım. Alışkındım bu tarz lüks alışverişlere ama Jêhat'ın göndereceği aklımın ucundan geçmemişti.
Arabaya döndüğümde poşetleri yanımdaki koltuğa bıraktım. Gözlerini gözlerime çeviren adamla dudaklarım kıvrıldı.
"Anlayacaksın anlayacaksın deli ağanı da anlayacaksın küçük gelinim."
Bir şeylerin olacağına karşı duyduğu tetikleyici maskesi üzerindeydi bugün, şimdi yine ilk hallerindeki Deli Ağa'yı üzerine giymişti. Duygusuz sesine ben de onun gibi omuz silktim. "Alışacağım."
Araba tekrar yola çıkarken "Delirmezsen" diye mırıldandığını duydum.
Ve yakalandığını umursamayan adama tek kaşımı kaldırıp "Çoktan deliyle deli olmadık mı Jêhat Ağa" dedim, dudakları azıcıkta olsa kıvrılarak camdan bakmaya devam etti.
Hâlâ içerde bir yerlerde gizlediği, aşık olduğum Jêhat'tı, benden saklanamazdı. Biz çırılçıplak bir gerçeklikte, çıldırır gibi siyaha ve beyaza bulanmıştık. Deli Ağa'ya karışan beyazlığım Jêhat'ı yok edemezdi.
Bir arabayla başlarından atar gibi beni deli bir ağaya veren baba evine şimdi onlarca arabayla ve yanımda Deli Ağa diye bildikleri o korkutucu adamla gidiyordum. Yüzlerindeki ifadeyi çok merak ediyordum. Konağa yaklaşırken kendi kendime kıkırdadım "Sen de delirdin sen de" diyen Jêhat'a güldüm.
"Sayende."
Araba durup şoför kapıyı açtığında önce Jêhat indi ve elini uzatarak "Geldik Deli Ağa'nın küçük gelini, koş annene" dedi.
Elinden tutup arabadan indiğimde konağın büyük otomatik kapıları açıldı ve babamın adamları onlarca arabayla gelenlere bakıp Jêhat'ı gördüklerinde önlerini iliklediler.
"Hoşgelmişsin Jêhat Ağa. Siz de hoşgeldiniz küçük hanımım."
Jêhat kenara çekilen adamlarla büyük kapıdan içeri elimi tutarak girdi ve kulaklarıma dolan annemin zılgıt sesiyle "Annem" dediğimde elimi bırakan Jêhat'la anneme koştum.
Karalara bürünmüş annemin kollarının arasına kendimi attığımda gözyaşlarımı tutamadım. Tutam tutam saçlarımı okşayan annem "Yavrum, yürek yangınım, yaralı kuşum" diye diye ağlıyordu.
"Anne ağlama, ağlama can kurban, geldim annem geldim, elini öpmeye geldim."
Yüzümü avuçları arasına alıp koklaya koklaya öpen annemle gözüm ne bizi izleyen kadındaydı ne de arkamda bekleyen adam da. Annem korkuyla gözlerini Jêhat'a çevirdiğinde yüzündeki yaşlarını sildi.
"Hoşgeldin oğlum."
O an Jêhat'ın ne tepki vereceğini endişeyle bekliyordum. Karanlık ve umursamaz maskesini göreceğimi düşünüyordum. O ise ceketinin düğmesini ilikleyip eğilerek annemin eline uzandı.
"Hoşbuldum Rehan anne."
Jêhat herkesin gözü önünde annemin elini öperken annem onun omzunu sıvazladı.
"El öpenlerin gani gani olsun oğlum."
Ondan sonra ben de annemin eline uzanıp iş görmekten aşınmış elini koklayarak öptüm.
"Kokuna kurban olduğum annem."
Annem bu defa daha sakin ama sevgiyle kollarının arasına alıp "Saçının teline kurban olsun annen yavrum" dedi.
Konaktakiler gözleri dolu dolu içeri geçerken babamın ilk karısı Neval nefret ve kıskançlık karışımı bakışlarıyla bizi izliyordu.
"Alacaksan içeri al çocukları, ağayı kapıda mı bekleteceksin."
Annem karşılaşmamızın heyecanı ile her şeyi unutmuştu tabi. Telaşla "Kusura bakma evladım, geçin içeri geçin" dediğinde "Ne kusuru Rehan anne" diyerek onu takip eden Jêhat'ın peşine düştüm.
Annem bizi ona verilen kata götürürken "Baban da daha gelmedi, gelsin onu da gör, selam ver" diyence soğuk bir sesle "Olur anne, erken gelirse görürüm" dedim.
Üçümüz de odaya geçtiğimizde annem yine duramamış "Oturun siz, soğuk birer şerbet getirteyim" diyerek odadan çıktı.
Oturduğum koltukta bu defa başım önüme düşünce Jêhat'ın hiç bilmediğim sesini duydum.
"Annene benziyorsun."
Gülümseyerek hızlı hızlı başımı sallayıp ona baktım. Gözlerinde binbir duygunun aktığını görebiliyordum ama bu defa hiçbirini yakalayamıyordum.
Annem elindeki tepsiyle içeri giren kadının arkasından "Jêhat oğlum içer mi bilemedim ama gül şerbeti yaptıydım" dedi.
"Ellerinize sağlık, düşünmeniz yeter" diyen Jêhat aldığı bardağı sanki boğazı tıkanmış gibi başına dikti.
Annemle konuşmam için ayaklanan Jêhat "Dışarıda bir sigara içip geliyorum" diyerek odadan çıktı.
O çıkar çıkmaz ise annem yüreğine düşen korkuyla kucağımdaki elimi tuttu. "Kuzum, gözümün nuru. Bu adam deli neyin değil, denilenler doğru değilmiş. Basbaya kibar, saygılı bir adam."
Anne bilsen çırılçıplak salıncakta sallanır, kuzgunla oturup satranç oynar, eşine soyun deyip çıplak resmini boyar, kasvetli odasına galaksiyi sığdırır, benimle başına huni geçirip ata biner dağ dağ gezer ama belli etmez demek istemiştim. O an benim de onunla birlikte delirdiğimi anlamasın diye "Sağı solu tutmaz ama iyi adammış anne, zararı dokunmadı" deyiverdim. Annem ne bilsin çırılçıplak aynalardaki ruhlarımızı görüyoruz.
Kapı aralığında bizi izleyen kadını gördüğüm de ağzıma gelenleri yuttum. Annem daha alçak bir sesle "Yavrum" dediğinde ne soracağını anladığım için o kadının da duyması için sesli bir şekilde "Bilir anne bilir, eşini gördü de soydu da" dediğimde annem dehşetle elini dizlerine vura vura "Sonunda anladı demi? Baba evine getirmeye geldi. Babana bir bir anlatacak olan biteni" derken gözleri dolmuştu bile.
Aslında ben de öyle yapacağını düşünüyordum ama niyetinin kötü olmadığını biliyordum. O, özgür olmamı istiyordu, saklanmamamı.
Dizlerini döven ellerini tuttum. "Anne hele bir dur, dövme dizini. Gördü de ses etmedi annem, ne olursa olsun sen benim eşimsin dedi. Hatta bana muhteşemsin bile dedi."
Aslında tam olarak böyle söylememişti, hatta cinsiyetimi umursamamıştı ama annemin ve bizi dinleyen Neval kadının bunu bilmesine gerek yoktu. Jêhat'ın kabul ettiğini bilmeleri yeterliydi onların zihniyetine göre.
Annem şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırıp "Ses etmedi hemi, bağırıp çağırmadı, odasından atmadı demi" dediğinde göğsüme işte ok saplandı.
Küçükken babam her anneme bağırıp odasından kovduğunda odama gelir, yanıma uzanır, saçlarımı okşaya okşaya ağlar "Evînamin(aşkım), bahtsız kuzum" derdi.
Annem dolan gözlerime bakarak iç çekerken annemin ellerini tutup dudaklarıma götürdüm.
"Ben senin aşkınım annem, senin kuzun."
Annemin de gözleri acıyla dolarken Jêhat'ın sesini duydum ve daha önce hiç bu kadar yumuşak duymamıştım.
"Evînamin(aşkım), güzelim bi gelir misin?"
Ben şokla kapıya bakarken kapı aralığında gördüğüm kadın ortalardan kaybolmuştu.
Annem sanki dünyanın en güzel kelimesini duymuş gibi sevinçle gülümsedi.
"Koş kuzum, eşin seni çağırıyor."
Koltuktan kalkıp ilk kez adımı söylediği için hâlâ gözlerimdeki şokla kapıya doğru yürüdüm. Arkamı dönüp annemin şalıyla yüzündeki yaşları silip gülümseyerek cama baktığını gördüm. Evîn(aşk) sinsi bir zehirdi ve annem yıllar önce zehirlenmişti.
Ben ise annemin yürek yangınıydım, kaderi, kederi, sakladığı sırrı, tek tutunacak dalı, geriye kalan aşkı.
Koridorda bekleyen Jêhat'ın yanına gidip "Ne oldu?" diye sorduğumda sanki birini gösterir gibi kaşları solunu işaret etti.
Gösterdiği yere göz ucuyla bakıp merdivenlerin sonunda duran Neval'i gördüğümde sıkkın bir nefes verdim. Biliyordum, bir şeyler saklayıp saklamadığımızı ya da Jêhat'ın gerçekten kabul edip etmediğini öğrenmek istiyordu.
Sinirle göz devirdiğimde dudakları kıvrılan adam sanki beni bir köşeye çeker gibi kolumdan tutup yüzüme yaklaştı, özellikle sesi duyulması için "Güzelim, çok duracak mıyız burda? Vallah eşimi özledim, öpüp okşamam lazım, erken dönelim" dedi ve gülmemek için zor durmama işaret parmağını dudaklarına götürdü.
Başımı sallayarak onayladığımda ne yapacak diye beklerken birden yanağımı öptü. Gözlerim kocaman açıldı ve telaşla "Ne yapıyorsun Jêhat?" diye fısıldadım. Dudakları yanağımdan kulağıma uzandı ve fısıldadı.
"Rolümüzü oynuyorum Evînamin."