Nazım Özçelik
Hastanelerin kokusu vardır. İlaç, çamaşır suyu ve korku karışımı. İnsan oraya ya birini kaybetmeye gider ya da bir şey öğrenmeye. Ben ikisini de aynı gece yaptım. Koridorda yürürken ayak seslerim yankılanıyordu. Üzerimde üniforma vardı ama içimde hiçbir rütbe yoktu. Bir kapıdan yeni çıkmıştım. İçeri girdiğimde Serap yoktu ve ortadan kaybolmuştu. Ne bir not bırakmıştı, ne bir isim. Sadece bir bebek. Kucağıma verdiklerinde ilk düşündüğüm şey şuydu: Bununla ne yapacağım? Ekin’i büyütürken Serap vardı, şimdi yalnızdım. Silahı tutmayı biliyordum. Bir timi yönetmeyi biliyordum. Ama bir bebeği susturmayı bilmiyordum.
Ağlıyordu. Öyle bir ağlıyordu ki sanki dünyaya değil de bana itiraz ediyordu. Koridorda yürümeye başladım. Sağa, sola. Hemşireler bakıyordu ama kimse dokunmuyordu. Herkes biliyordu: Bu artık benim işimdi. Ve o sırada onu gördüm. Bir bankta oturuyordu. Kucağında başka bir bebek. Elinde plastik bir poşet. Saçı dağınık, yüzü solgundu ama gözleri ayaktaydı. Yanında kimse yoktu. Benim de yanımda kimse yoktu.
Göz göze geldik. Ne “geçmiş olsun” dedi, ne ben “tebrikler”. Sadece bana baktı ve sordu:
“Seninki de mi yalnız kaldı?”
O cümle bir tanışma değildi. Bir teşhisti. Başımı salladım. Ağlayan bebeğe baktı. Sonra kendi bebeğine. Sonra tekrar bana. Ayağa kalktı.
“Ver,” dedi.
Ne adımı sordu. Ne rütbemi. Ne nereden geldiğimi. Sadece bebeği aldı ve susturdu. Hayatımda çok şey gördüm. Patlamalar, ölümler, bağıran adamlar… Ama bir bebeğin bir kadının kollarında susması hepsinden daha sarsıcıydı. Sanki dünya ilk defa mantıklı bir şey yapmıştı.
“Adın ne?” dedim.
“Nazlı,” dedi.
Kısa. Net. Sanki fazlasına gerek yokmuş gibi.
“Ben… Nazım.”
Tanıştık demedi. Sadece bildi. O gece aynı katta iki yalnız doğum vardı. İki terk edilmiş hayat. Ama sadece biri ağlıyordu. Nazlı bebeği geri verdi bana ama gitmedi. Yanıma oturdu. Aç olabilir dedi. Ben ağlıyor ama neden ağladığını bilmiyorum dedim. “Benim var,” dedi.
Kendi bebeğini bir koluna aldı, benimkini diğerine. Köşeye geçti İkisini birden emzirdi. O an anladım: Bazı kadınlar çocuk doğurmaz. Bazı kadınlar hayat üretir. Nazlı bana hiç “geçmiş olsun” demedi. Hiç “zor olmalı” demedi. İlk söylediği gerçek cümle şuydu:
“Yalnız değilsin ama alışacaksın.”
O cümle nikâhtan daha bağlayıcıydı. Sözden daha ağırdı. Çünkü doğruydu. Onun yanında yalnız değildim ama onsuz her şeye alışmak zorundaydım. Sabaha kadar yan yana oturduk. Konuşmadık. İsimlerimizi söyledik, gerisini sormadık. İki insan için en güvenli bağ bazen budur: Geçmişi kurcalamamak.
Nazlı sabah poşetini aldı. “Kalacak yerim yok,” dedi. Benim de vardı ama yoktu. “Bizde kal,” dedim. Bir davet gibi değil, bir gerçek gibi. Baktı bana uzun uzun. İlk defa.
“Sen asker misin?”
“Evet.”
“İyi,” dedi. “Evde kavga yoktur.”
O an anladım: Nazlı aşk aramıyordu. Nazlı güven arıyordu. Ve ben hayatımda ilk defa bir kadına bir şey veremediğim hâlde bir şey almıştım: Sorumluluk.
Eve dört çocuk girdik: Ekin, defne ve Umay ve Burak . Umay’ın öz kardeşi. Nazlı’nın ikinci çocuğu. Yıllar sonra bir çocuk daha doğdu: Vefa. İlk defa aynı anne babadan. Nazlı ve benim ortak çocuğumuz.
Evin içi beş çocuk oldu ama kim kimin kanıydı kim kimin değildi, Nazlı hiçbirini ayırmadı. Ama o koridorda sadece bebekler değil, kaderler yer değiştiriyordu. Ve ben şunu düşündüm: Ben bu kadına âşık olmadım. Ben bu kadına borçlandım.
Bir eve insan girer ama bazı evlere kader taşınır. Nazlı evi kurmadı. Nazlı o evi sıcak bir yuva yaptı. İlk zamanlar aynı odada uyumadık. Ben salonda, o çocukların yanında. Çünkü ortada aşk yoktu. Ama ortada beş hayat vardı.
Ekin en büyüktü. Benden bakardı hayata. Sanki her şeyi ölçer, tartar, sonra karar verirdi. Beni izlerdi ama örnek almak için değil, neyi yapmaması gerektiğini öğrenmek için. Defne sessizdi. Nazlı’nın etek ucundan ayrılmazdı. Ben konuşurken gözlerime bakmazdı ama odamdan çıkarken kapının kapandığını o fark ederdi.
Burak dünyaya zaten yorgun gelmişti. Sanki doğarken “Bu ev zor” demişti. Çok ağlamazdı ama çok susardı. Vefa en küçüğüydü. Beni baba olarak tanımadan büyüdü. Ben onun hayatına girip çıkan bir gölge gibiydim.
Ama Umay… Umay eve girdiği ilk günden beri hiçbir yere ait değildi. Ne benimdi, ne Nazlı’nındı, ne de kendinin. Sanki dünyaya değil, bir göreve gelmiş gibiydi. Nazlı hepsine aynı davrandı. Kim kimin kanı, kim kimin soyadı… Hiçbirini ayırmadı.
Ben çocuklara bakarken hesap yapıyordum. Kim dayanır, kim kırılır, kim gider, kim kalır… Ve hepsinin içinde tek bir ihtimal beni korkutuyordu: Umay giderse… Ekin giderdi, alışırdım. Defne uzaklaşırdı, kabullenirdim. Burak susardı, üzülürdüm. Vefa küçüktü, büyür sanırdım. Ama Umay giderse geri dönmeyecek şekilde giderdi.
Bir akşam Umay kapının eşiğinde durdu. Bana baktı.
“Sen niye hep gidiyorsun?”
Sorunun içinde suç yoktu ama gerçek vardı. “İşim bu,” dedim. Başını salladı ama ikna olmadı.
“Gidersen biz ne yapacağız?”
İşte orada içimde bir şey koptu. O an anladım: Umay benden değil, dünyadan korkuyordu.
– Kaybolma
Umay kaybolduğu gün hava yağmurluydu. Sabah evden çıktığımda herkes yerindeydi. Nazlı mutfaktaydı, Defne odasında, Burak okul çantasını arıyordu, Vefa uyuyordu. Umay pencere kenarındaydı. Bana baktı. Her zamanki gibi bir şey sormadı ama bu sefer bakışı uzun sürdü. Sanki söylemesi gereken bir şey vardı da vazgeçmiş gibiydi.
Kapıyı kapattım. O gün ilk defa içimde bir huzursuzluk oldu. Sebepsiz. Asker refleksi gibi. Bir şey ters ama ne olduğunu bilmiyorsun. Akşam eve döndüğümde ev sessizdi. Normal bir sessizlik değildi bu. İçinde çocuk olmayan ev sesi. Nazlı mutfakta oturuyordu. Aldılar onu ellerimin arasından kayıp gitti” dedi. Ses tonu panik değildi ama korku vardı. Paniksiz korku daha tehlikelidir.
Saatler geçti. Gece oldu.
Nazlı hiç ağlamadı. Bir sandalyede oturdu. Ellerini dizlerine koydu. Sanki biri birazdan gelip “Yanlış alarm” diyecekmiş gibi bekledi. Gece yarısı telefon çaldı. Bilinmeyen numara. Açtım. Karşıdan sakin bir erkek sesi geldi. “Umay bizde.” Bir saniye hiçbir şey duymadım. Sanki bütün sesler kesildi. Sadece kendi kalbim vardı.
“Yanlış numara,” dedim. Çünkü doğruysa dayanamazdım. “Yanlış değil,” başarı ile bitirdiğim operasyonun ardıdan kalanlardı bunlar ben nasıl atlamıştım nasıl gözden kaçırmıştım ” Telefon kapandı. Nazlı’ya baktım. O an her şeyi anladı. Hiçbir şey sormadı. Sadece şunu dedi: “Bunu sen yaptın.” Haklıydı. O gece ilk defa şunu düşündüm: Ben kızımı korumadım. Ben kızımı hedef yaptım.
-İz
Umay kaybolduktan sonra zaman normal akmadı. Saatler ilerlemiyordu, genişliyordu. Her dakika uzuyor, içinden çıkılmıyordu. Bu bir bekleme değildi. Bu bir dağılma hâliydi. Polis prosedür anlattı. Bekleyin dedi. İlk yirmi dört saat önemli dedi. Sanki biri çocuğumu almış da benim takvimime göre geri getirecekmiş gibi.
Onlar konuşurken ben duvarlara bakıyordum. Okul çevresindeki kameraları istedim. Herkes prosedür bekliyordu. Ben prosedürle kızımı kaybediyordum. Kendi ağımı kurdum. Tim arkadaşlarını aradım.
İlk ipucu bir plaka oldu. Okulun arka sokağında yarım dakika görünen bir minibüs. Plaka tam okunmuyordu ama araç türü belliydi.
O an dizlerim çöktü ama ağlamadım.
Gece yarısı üçüncü bir telefon geldi. Numara gizliydi. “Aramayı bırak,” dedi ses. “Ne kadar ararsan o kadar geç kalırsın.” “ Telefon kapandı.
O an karar verdim. Artık devlet gibi aramayacaktım. Ben artık Nazım özçelik değildim. Ben Umay’ın babasıydım. Ve bir baba kızını bulmak için dünyayı yakabilir.
- Bulunma
Umay’ı bulduğum yer bir bina değildi, bir adres değildi, bir harita noktası da değildi. Bir sessizlikti. Şehrin dışında, terk edilmiş bir tesis. Duvarları dökülmüş, pencereleri kırık. İçerisi karanlıktı ama karanlık korkutucu değildi. Daha çok tanıdıktı. İçeri girdiğimde silahımı kaldırmadım çünkü artık aradığım şey düşman değildi. Artık sadece kızımı istiyordum.
Bir odanın kapısı aralıktı, içerden hafif bir ışık sızıyordu. Adımlarımı yavaşlattım, nefesimi saydım, Kapıyı tek hamlede kırdığımda içeride üç kişi vardı; biri Umay’ın kolunu tutuyordu, biri silahını bana doğrulttu, diğeri kaçmaya yeltendi ama ilk ateş eden ben oldum, refleks değil içgüdüydü, yıllardır bastırdığım her korku tetiğe basan parmağıma akmıştı, biri yere yığıldı, diğeri panikle ateş etti ama mermi duvara saplandı, üçüncüsünü silahın kabzasıyla yere serdim, çığlık yoktu, kahramanlık yoktu, sadece nefes nefese kalmış bir baba ve odanın ortasında diz çökmüş, gözleri korkudan donmuş bir çocuk vardı, yanına gittiğimde ellerim titriyordu ama sesim çıkmıyordu, onu kucağıma aldım, arkamda kalanların kim olduğunu artık umursamıyordum, çünkü o an anladım: Ben asker değildim, operasyon yapmıyordum, düşman temizlemiyordum… sadece kızımı geri alıyordum şaşırdı, ne sevindi, ne korktu. Sadece “Geç kaldın baba” dedi.
Dizlerimin bağı çözüldü ama yere düşmedim çünkü o ayakta duruyordu ve ben onun karşısında yıkılamazdım. Yanına gittim, elimi uzattım, bu sefer çekmedim. Dokundum. Soğuk değildi ama sıcak da değildi. Gerçekti. İyi misin dedim. Bir an sustu, sonra başını hafifçe salladı. “Hayattayım,” dedi, .” O cümle bir teşekkür değildi, bir hesaplaşmaydı.
Onu oradan çıkardım, arabaya bindik. Yolda konuşmadık. Eve değil, geçmiş gibi bir yere dönüyorduk. Nazlı kapıyı açtığında ikisi de ağlamadı. Sarılmadılar. Sadece uzun uzun baktılar birbirlerine. Çünkü bazı insanlar kaybolunca geri gelmez. Sadece hayatta kalmış hâliyle döner.
Gece herkes uyudu. Ben salonda oturdum.
Umay geldi yanıma ağlasam kızar mısın“Ağlarsan kızarım. Çünkü ağlamak zayıf insanlar içindir.
Sen zayıf değilsin.”
Umay gözlerini indirdi.
Başını salladı.
Odalarına kaçan çocuklar gibi değil,
bir şeyi içine gömen insanlar gibi yürüdü.
Kapıyı kapattı.
Ve ben ilk defa şunu anladım:
Ben kızımı kurtarmadım.
Ben kızımı kaybetmekten vazgeçtim.
Bazı hikâyeler mutlu bitmez,
ama bazıları hayatta kalır.
Bu da onlardan biriydi.
***
Umay dokuz yaşında kaçırılmıştı.
On iki yaşına geldiğinde, onu ilk defa karargâha götürdüm.
Nazlı’ya söylemedim. Söylesem izin vermezdi. İzin vermezse ben dururdum. Durursam korkardım. O sabah erkendi. Hava griydi. Umay montunu giyerken hiçbir şey sormadı. Nereye demedi. Sanki zaten biliyormuş gibi ayakkabılarını giydi, çantasını almadı, sadece montunu aldı. Kapıdan çıktığımızda evin önünde bir an durdu. Nazlı perdeyi aralayıp baktı. Geri dönüp bakmadım. Çünkü bakarsam vazgeçerdim.
Karargâhın kapısından içeri girdiğimizde askerler bir an durdu. On iki yaşında bir kızın askeri alana girmesi normal değildi. Ama Umay normal yürümüyordu. Eller cebinde, gözleri sabit, çevresine merakla değil, analizle bakıyordu. Silahları oyuncak gibi değil, gerçek gibi izliyordu.
Bir tim komutanı yanıma gelip fısıldadı.
“Komutanım bu çocuk…”
“Bu asker,” dedim. “Henüz bilmiyor sadece.”
İlk eğitim bir oyun gibiydi. En azından öyle görünmesini istedim.
Karanlık bir eğitim koridoru. Işıklar kapalıydı. Askerler saklanmıştı. Umay’ı içeri soktum.
“Konuşma,” dedim.
“İz bırakma.”
“Görülme.”
Bir SAT askeri iki metre yanından geçti. Umay nefesini tuttu. Kalbi hızlandı ama kıpırdamadı. Asker durdu, geri döndü, bir an Umay’ın gözlerine baktı. Görmedi. Çünkü Umay görünmeyi değil, görünmemeyi öğrenmişti.
O gün kendime şunu söyledim:
Ben onu savaşa değil, hayatta kalmaya hazırlıyorum.
– Kuyu
Umay on dört yaşındaydı.
Artık çocuk değildi. Ama henüz yetişkin de sayılmazdı.
Ses tonu değişmişti. Bakışları sertleşmişti. İnsanlardan çok duvarlara güveniyordu.
Kuyu fikri bana ait değildi ama onu Umay’a uygulamak benim kararımdı. SAT eğitimlerinde vardır. Kapalı alan. Işık yok. Ses yok. Zaman yok. Ama biz bunu askerlere yaparız. Yetişkin adamlara.
Karargâhın arkasında eski bir eğitim kuyusu vardı. Betondu. Soğuktu. İçine girince ses geri gelmezdi. Ne bağırırsan bağır, sanki dünya yutmuş gibi olurdu.
Halatı kendi ellerimle bağladım.
Bu sefer ellerim titredi.
Aşağı inerken göz göze geldik. İlk defa gözleri korkuyordu. Ama yine ağlamadı.
Işık kesildi. Kapağı kapattım. İçeride sadece nefesi ve su damlama sesi vardı.
Dakikalar geçti.
Askerler bana bakıyordu.
Ben saate.
Kuyudan gelen tek ses çok hafifti.
“Nefes alıyorum.”
Yardım istemedi. Sadece varlığını bildirdi.
Bir saat dolduğunda kapağı açtım. Yukarı çıktığında elleri titriyordu ama gözleri boş değildi.
O an anladım:
Ben ona korkuyu öğretmemiştim.
Ben ona yalnızlığı öğretmiştim.
-- Soğuk Su
Artık on altıydı.
Kaçmıyordu. Hazırlanıyordu.
Soğuk su askerin yalanını alır. Güçlü müsün, dayanıklı mısın, cesur musun… Hepsini alır. Geriye sadece refleks kalır. Kıştı. Beton tank buz gibiydi. Askerler bile girmeden önce dişlerini sıkar.
Umay ince bir tişörtle suya girdi. Ayağını soktuğu an omuzları kasıldı. Nefesi kesildi. Kalbi hızlandı. Beden kaçmak ister.
Umay kaçmadı.
Dakikalar geçtikçe dudakları morardı. Dişleri titredi. Ama gözleri sabitti. Nefesini sayıyordu.
Bir.
İki.
Üç.
Vücut donunca insan vazgeçer. En tehlikeli an orasıdır.
Ama Umay vazgeçmedi.
Sudan çıktığında ayakta duramıyordu. Dizlerinin üstüne çöktü. Titriyordu ama düşmedi. Battaniyeyi sardım.
Bu sefer onun değil, benim ellerim titriyordu.
O an şunu anladım:
Ben ona soğuğu öğretmemiştim.
Ben ona acıyla barışmayı öğretmiştim
Umay uyuyordu.
Nefesi düzenliydi ama derin değildi. Sanki uyumuyor da dünyayla bağını biraz gevşetmiş gibiydi. Çocuklar böyle uyur. Kaçmaya hazır.
Kapının yanında durdum. İçeri girmedim. Çünkü içeri girersem baba olacaktım. Kapıda kalırsam sadece görevli bir adam.
Saçlarını okşamak istedim. Elim havada kaldı. Dokunursam yumuşayacaktım. Yumuşarsam korkacaktım. Korkarsam vazgeçecektim.
Fısıldadım. Duymaması için değil, kendim duymamak için.
“Beni affetme,” dedim.
“Çünkü ben seni korumadım. Ben seni hazırladım.”
Yüzü sakindi. Rüyasında kim bilir neredeydi. Belki yine karanlık bir yerde. Belki yine sessiz.
“Biliyor musun,” dedim,
“Ben asker olmayı öğrendim. Baba olmayı kimse öğretmedi.”
Elim saçlarına bir santim yaklaştı. Değmedi.
“Keşke seni güçlü yapmak zorunda kalmasaydım. Keşke dünya bu kadar kötü olmasaydı. Ama oldu. Ve ben dünyayı değiştiremedim. Sadece seni değiştirdim.”
Bir an göz kapakları kıpırdadı. Kalbim durdu sandım. Uyanmadı.
“Beni sevmek zorunda değilsin,” dedim.
“Benden korkma da. Sadece hayatta kal. Başka bir şey istemiyorum.”
Ayağa kalktım. Kapıyı kapatmadan önce son kez baktım.
“Eğer bir gün gidersen,” dedim,
“geri dönme. Çünkü ben seni bulamam. Ama dünya seni yine bulur.”
Kapıyı kapattım.
Ve ilk defa şunu fark ettim:
Ben kızımla konuşmuyordum.
Ben kendimle vedalaşıyordum..