1.Bölüm "Belirsizlik"
Umay Özçelik yalnızlığı seçmemişti.
24 yaş , yalnızlığı seçmek için çok erken bir yaştı.
Ama ona başka bir seçenek bırakılmamıştı.
Bu bir kaçış değildi. Kaçmak isteyen insan arkasına bakmazdı. Umay bakıyordu. Ama geri dönmemeyi seçiyordu. Sabahları alarm çalmazdı, çünkü uyanmak için bir sebebi yoktu. Telefonu titreşimdeydi ama kimse aramıyordu zaten. Gözlerini açtığında ilk gördüğü şey tavandı. Bembeyaz. Çatlaksız. Lekesiz. Hayatı da böyleydi. Kusursuz görünmüyordu belki ama içinde hiçbir iz yoktu.
Yatağın kenarına oturdu. Ayakları soğuk zemine değdiğinde istemsizce ürperdi. Ev büyük olduğu için ısınması uzun sürüyordu ama Umay bilerek böyle bir ev seçmişti. Sessizlik büyük olunca insan kendini daha net duyuyordu. Mutfakta kahve makinesine su koydu, filtreyi değiştirdi. Aynı hareketleri yıllardır yapıyordu ama hiçbiri otomatikleşmemişti. Alışmak istememişti. Çünkü alışınca kalıcı olursun.
Kahve demlenirken pencerenin önüne geçti. Bahçedeki ağaca baktı. Rüzgâr yaprakları hafifçe sallıyordu. Ankara’nın ortasında böyle bir ses duymak garipti. Ne korna vardı, ne insan. Sadece rüzgâr. Bazen düşünüyordu… Eğer bir gün burada ölürse, onu ilk fark eden yine rüzgâr olurdu.
Kahvesini aldı, salona geçti. Büyük camlar vardı, şehri yukarıdan görüyordu. Bütün o binaların içinde insanlar uyanıyordu. Bir yere yetişiyor, birine kızıyor, birine âşık oluyordu. Umay ise sadece bakıyordu. Hayatın içinde değildi, hayatın seyircisiydi.
Uzun uzun dışarıyı izledikten sonra yavaşça hazırlandı. Artık kurumsal bir şirkette yazılım uzmanı değildi. Gece yollarına düşen bir tır şoförüydü. Çünkü kapalı odalarda nefes alamıyordu. Cam duvarlar, şehir sesleri, ekrana sığan hayatlar… Hepsi ona aynı şeyi hatırlatıyordu: sıkışmışlığı.
Yolda kimse ondan bir şey istemiyordu. Kimse “toplantı”, “sunum”, “hedef” demiyordu. Yol sadece yoldu. Gitmek yetiyordu. Varmak şart değildi. Ve bu noktaya bir günde gelmemişti. Bu sessizlik bir kaçışın değil, bir kararın sonucuydu. Ve o kararın alındığı gün, her şey sandığından daha gürültülü başlamıştı.
---
1 YIL ÖNCE
Umay laptopu açtı. Mail kutusu doluydu. “Toplantı hatırlatması.” “Proje güncellemesi.” “Sunum revizesi.” Hepsini okudu. Hiçbirine cevap vermedi. Eskiden her mail kalbini hızlandırırdı. Şimdi kalbi hızlanıyorsa sebebi korku değil… boşluktu.
Bir dosya açtı. Kendi yazdığı eski bir kod. Satırlara baktı. Hâlâ mükemmeldi ama içi boştu. İnsan bazen kendi ürettiği şeye bile yabancılaşabiliyordu.
Ofise girdiğinde herkes yerindeydi. Klavye tıkırtıları, kahve bardaklarının masaya konma sesi… Ama kimse gerçekten konuşmuyordu. İnsan kalabalıkta da yalnız olabiliyordu. Hatta en çok orada.
Cam ofisi en uçtaydı. Şehir manzaralı, yüksek, izole. Kapıyı kapattı. Duvar tamamen camdı ama içerisi sessizdi. Sanki bir akvaryumun içindeydi. Dışarıdaki herkes yüzüyor, o sadece bakıyordu.
Asistanı mesaj attı:
“Toplantı 10 dakika sonra.”
Umay cevap yazmadı. Bilgisayarını açtı. O dosya hâlâ masaüstündeydi. Satırlar tertipliydi. Temizdi. Kimsenin fark etmeyeceği kadar ustacaydı. Ama Umay artık fark ediyordu. Bu kod bir şeyleri gizlemiyordu. Bu kod… bir şeyleri yok ediyordu.
Toplantı odasına girdiğinde herkes ayaktaydı. Proje lideri gülümsedi.
“Hazır mıyız Umay?”
Umay sandalyeye oturmadı.
“Hayır,” dedi. “Bitirmeden önce konuşmamız lazım.”
Odadaki hava değişti. Kimse ekrana bakmıyordu artık. Herkes Umay’a bakıyordu.
“Bu yazılım güvenlik için değil,” dedi sakin bir sesle.
“Bu yazılım iz kaybettiriyor. Ve bunun kime yarayacağını hepimiz biliyoruz.”
Sessizlik oldu. Uzun. Rahatsız edici. İnsanlar susuyorsa genelde yanlış olan şeyi savunuyorlardır. Umay çantasını aldı.
“Ben bu projede yokum.”
Proje lideri ayağa kalktı.
“Bu kariyerini etkiler.”
Umay ilk kez gülümsedi.
“Benim kariyerim değil,” dedi.
“Benim hayatım etkileniyor.”
Kapıya yürüdü. Arkasından biri fısıldadı:
“Abartıyorsun.”
Umay durdu, döndü.
“Keşke,” dedi.
“Gerçekten keşke abartsam.”
Cam kapıyı açtı. Asansöre bindi. Aynadaki yansımasına baktı. Yorgundu ama hafifti. İlk kez doğru bir şey yapmanın bedeli olmasına rağmen içi rahattı. Kapılar kapandı ve Umay Özçelik’in eski hayatı orada kaldı.
İstifasının üzerinden bir yıl geçmişti. Çalışırken hep hazırdı; hayallerine kavuşmaya. Ama istifa ettikten sonra beklemedi. Tırını aldı, ehliyetini aldı ve Umay, ilk kez gerçekten kendi istediği gibi yollara çıktı.
İstediği zaman duruyor, istediği zaman devam ediyordu. Kimseye hesap vermeden. Kimseye yetişmeden.
***Veda**
Yola çıkmadan ailesi ile vedalaşmak istedi Umay. Aile evinin sokağına girdiğinde hızını düşürdü. Bu sokakta kimse acele etmezdi. Çocuklar top oynar, komşular birbirini tanırdı. Umay yıllar önce bu sokaktan kaçmıştı. Şimdi yavaşlayarak giriyordu.
Kaçarken arkamı dönmemiştim.
Dönerken cesaretim yoktu.
Arabayı durdurdu. Motoru kapatmadan önce derin bir nefes aldı. Kapıyı açtığında ilk gördüğü şey annesiydi.
Nazlı kapının önünde durmuştu. Sanki Umay’ın geleceğini hissetmiş gibi. Bir an bakıştılar. Kim konuşacağını bilemedi.
“Umay?..”
“Anne.”
Nazlı bir şey söylemeden sarıldı. Sıkı. Çok sıkı.
Annemin kalbi hızlı atıyordu.
Benimki değil.
Çünkü ben zaten gitmiştim.
Salona girdiklerinde babası koltukta oturuyordu. Elinde kumanda vardı ama televizyon kapalıydı. Nazım Albay. Yıllar geçmesine rağmen aynı duruş, aynı sessizlik.
“Hoş geldin.”
Sesi sakindi ama gözleri Umay’ın üzerinden hiç ayrılmıyordu. Babası konuşmadan da soru sorabilen tek insandı.
Burak mutfaktan çıktı.
“Ne zaman geldin?”
“Az önce.”
“Bu saatte mi yola çıkacaksın yine?”
Umay cevap vermeden önce Defne söze girdi.
“Yine mi kaçıyorsun?”
Umay başını kaldırdı.
“Kaçmıyorum. Sadece durmuyorum.”
Defne kısaca güldü.
“İkisi arasında çok fark yok.”
Vefa koşarak geldi, Umay’ın bacağına sarıldı.
“Beni de götür!”
Umay eğildi, saçlarını okşadı.
“Büyüyünce.”
“Ne zaman büyüycem?”
“Benim kadar cesur olduğunda.”
Vefa gururla gülümsedi.
Keşke cesaret her şeyi kurtarsaydı.
Nazlı mutfaktan çay getirdi. Bardakları masaya koyarken Umay’ın eline dokundu.
“Gitmek zorunda mısın?”
Umay tereddüt etmedi.
“Evet.”
“Ne kadar?”
“Bilmiyorum.”
Nazlı yutkundu. Anneler belirsizlikten nefret eder. Benim hayatım ise ondan ibaretti.
O sırada Ekin kapının yanındaydı. Sessiz. Herkesi izliyordu.
“Gidiyorsun.” dedi.
“Bir süre.”
“Tehlikeli mi?”
Umay ilk kez duraksadı.
“Her şey artık tehlikeli.”
Ekin başını salladı. Abim yalanı anladığında kızmazdı. Sadece daha sessiz olurdu. Cebinden sade, askerî bir anahtarlık çıkardı.
“Bu sende dursun.”
“Ne bu?”
“Benim dolabımın anahtarı. Bir gün dönmezsem, ne yaptığımı öğrenmek istersen…”
Umay’ın boğazı düğümlendi.
“Bunu bana niye veriyorsun?”
Ekin gözlerini kaçırmadan konuştu.
“Çünkü sen gittiğinde burada kimse hiçbir şey bilmeyecek. Ama ben bilmek istiyorum.”
Umay anahtarlığı aldı.
“Beni arama.” dedi.
“Beni bekleme.”
Ekin hafifçe gülümsedi ama gözleri karardı.
“Ben seni beklemem. Ben seni bulurum.”
Nazlı yüzünü çevirdi, ağladığını belli etmemek için. Nazım ayağa kalktı.
“Yolun açık olsun.”
Bir adım attı, sonra durdu.
“Ve şunu unutma… kontrol sende değilse, mesafeyi değiştir.”
Bu bir veda değildi.
Bu… talimattı.
Kapıyı kapattığında içi ilk kez gerçekten sızladı. İlk kez gitmiyordum. İlk kez dönemeyebileceğimi biliyordum.
---
Gece çökmeye başladığında şehir ışıkları yavaş yavaş arkada kaldı. Umay direksiyonu tek eliyle tutuyordu. Diğer eli camdan dışarı sarkmıştı. Soğuk hava tenine değiyordu ama içi sıcaktı.
Uzun zamandır ilk kez bir yere yetişmiyordum.
İlk kez kimse beni beklemiyordu.
Radyoyu açtı. Cızırtılı bir ses, sonra eski bir şarkı başladı. Sözlerini bilmiyordu ama melodiyi tanıyordu. Çocukken annesinin mutfakta açtığı şarkılardandı.
İnsan bazen bilmediği şarkılara daha çok bağlanır. Çünkü onları kimseyle paylaşmamıştır.
Yol uzundu. Tırlar yanından geçtikçe araç hafifçe sallanıyordu. Farlar karanlığı kesiyordu. Göz kapakları ağırlaştı ama durmak istemedi.
Eğer durursam, düşünmeye başlarım.
Düşünürsem… kalırım.
Gösterge panelinde bir ışık yandı.
YAKIT AZ.
Sinyal verdi.
TIR HANESİ – 500 m.
Motoru kapattığında mazot ve sigara kokusu karıştı. Araçtan indi Aynı yolun yolcusu olan Arkadaşı Esra arka koltukta uyuyordu onu uyandırmadı uyandırmaya çalışa da uyanmazdı zaten Çorbacıdan buhar çıkıyordu. Metal masalar, plastik sandalyeler, solmuş takvimler.
Kasadaki adam başını kaldırdı.
“Hoş geldin. Tek misin?”
“Evet.”
Çorba geldi. Buhar yüzüne vurdu. Kaşığı eline aldığında ellerinin hâlâ titremediğini fark etti.
Hayatım değişiyordu ama bedenim sakindi.
Yan masada iki tırcı konuşuyordu.
“Bu yollar eskisi gibi değil abi.”
“Hiçbir şey eskisi gibi değil.”
Yaşlı bir şoför tek başına oturuyordu. Elleri nasır içindeydi.
Benim ellerim hiç böyle olmadı.
Ama içim onunkinden daha yorgundu.
Adam Umay’a baktı.
“Yeni misin?”
“Uzun yolda evet.”
Adam gülümsedi.
“Uzun yol insanı ya büyütür… ya da içinden bir şey alır götürür.”
Kasaya yürüdü. Parayı uzattı.
“Gece yol yapma.” dedi adam. “Dağlar tehlikelidir.”
“Alışığım.”
Yalan söyledim. Ama insan bazen bilmediği şeylere alışık olduğunu sanır.
Tırına döndü. Kapıyı kapattı. Anahtarı çevirmeden önce bir an durdu.
O an hayatımın son kez bu kadar sıradan olacağını bilmiyordum.
Motor çalıştı. Yol tekrar başladı.
Ve Umay bilmeden, hayatının son sakin kilometresini geçiyordu.
---
Yol daralmaya başladığında fark etti Umay.
Dağlar yükselmişti. Ağaçlar sıklaşmıştı. Telefon çekmiyordu artık. Sadece farların aydınlattığı asfalt vardı. Umay direksiyonu iki eliyle tutuyordu. Radyonun sesi kısılmıştı. Şarkı bitmişti ama kapatmamıştı. Cızırtı…
Sessizlik bazen insanı rahatlatır.
Bazen de… uyarır.
Gökyüzünde ay vardı ama ışığı yetmiyordu. Karanlık ağırdı. Bir an içine tuhaf bir sıkıntı çöktü. Sebepsiz. Kalbi hızlandı ama ortada hiçbir şey yoktu. Gözlerini yoldan ayırmadı ama aynaya baktı. Hiç kimse yoktu. Yine de sanki biri onu izliyordu.
Elini torpidoya attı. Silahı kontrol etti. Soğuktu. Bunu neden yaptığını bilmiyordu ama içindeki bir şey hazırlıklı olması gerektiğini söylüyordu.
Viraj keskinleşti. Tır yavaşladı.
Tam o sırada… ışık.
Ama far değil. Beyaz. Çok beyaz.
Gözleri kamaştı. Refleksle frene bastı. Sonra ses geldi. Ama kulaklarına değil, bedenine çarptı. Bir an havada kaldığını hissetti. Yer çekimi yok oldu. Direksiyon ellerinden kaydı. Cam patladı. Metal çığlık gibi büküldü. Mazot kokusu yayıldı. Toprak ağzına doldu. Dünya ters döndü.
Umay başını direksiyona vurdu.
Bir şey koptu.
Sonra… hiçbir şey.
---
Zaman yoktu. Ses yoktu. Sadece karanlık.
Sonra kalbini duydu.
Yaşıyorum.
Ama bu düşünce ona ait değildi. Bir başkasının aklı gibiydi. Gözleri yavaşça açıldı. Her şey bulanıktı. Farlar sönmüştü. Tır yan yatmıştı. Camdan soğuk hava giriyordu.
Bir süre kıpırdamadı. Beden ona ait değildi. Sanki başka birine bakıyordu. Elini kaldırdı, titriyordu. Yüzüne dokundu. Kan vardı ama acı yoktu.
Acı gelmediyse, korku daha kötüydü.
Emniyet kemerini çözdü. Kapıyı itti. Açılmadı. Tekrar itti. Bu sefer açıldı. Yere indiğinde dizleri boşaldı. Bir adım attı, durdu. Çevresine baktı.
Dağ.
Karanlık.
Sessizlik.
Ama bu sessizlik doğal değildi. Bu sessizlikte biri vardı.
Taşın üstünde ayak sesi duydu. Nefesini tuttu. İki siluet belirdi karanlıkta. Konuşuyorlardı ama fısıltıyla. Kalbi göğsüne vuruyordu.
Şimdi durursam ölürüm.
Hareket edersem… belki.
Torpidoyu hatırladı. Silah. Yavaşça elini uzattı. Parmakları titriyordu.
Silah kullanmayı biliyorum.
Ama hiç kimseye doğrultmamıştım.
İki siluet yaklaşıyordu. Ay ışığı yüzlerini göstermiyordu ama silahları netti. Metal karanlıkta parlıyordu. Umay arkasını tıra yasladı. Nefesini tuttu.
Adamlar konuşuyordu.
“Patlama temiz oldu mu?”
“Evet. Ama kız yaşıyor olabilir.”
Kız.
Artık bir isim değildi. Artık sadece hedefti.
Babası geldi aklına:
“Korku geldiğinde iki şey yaparsın. Ya donar kalırsın, ya da kontrolü geri alırsın.”
Silahı kaldırdı. Nişan almadı. Sadece doğrulttu.
Ve ilk kez hayatında bilerek birine ateş etti.
Ses dağda yankılandı. Adam yere düştü. Umay gözlerini kapatmadı. Kaçmadı. Bağırmadı. Sadece baktı.
Ben… ben mi yaptım?
İkinci adam küfretti. Silahını kaldırdı. Umay tekrar ateş etti. Bu sefer refleksle. Adam omzundan vuruldu, geriye savruldu.
“Babam bana nişan almadan vurmayı öğretmişti. O zaman anlamamıştım. Şimdi anlıyordum.”
Sessizlik oldu.
Rüzgâr.
Kan kokusu.
Barut.
Korku yoktu. Sadece boşluk vardı.
Demek korku da geçiciymiş.
Geçmeyen tek şey… yaptığın şey.
Ve tam o anda arkadan sert bir darbe geldi. Bir kol boynuna dolandı. Silah düştü. Nefesi kesildi.
“Canlı lazım!” diye bağırdı biri.
İğne koluna girdi. Soğuk bir sıvı damarlarına yayıldı. Gözleri karardı. Düşerken aklına tek bir şey geldi
Gözlerini açtığında ışık değişmemişti.
Hâlâ sarı. Hâlâ kirli.
Ama bu sefer karanlık değildi; ağırdı.
Sırtı sert bir zemindeydi. Beton. Soğuk. Bilekleri yanıyordu. Kolları arkadan bağlıydı. Ağzı kuruydu. Bir şey damlıyordu. Su mu… kan mı… bilmiyordu. Gözlerini araladığında ilk gördüğü şey tavandı. Çatlaklı. Nemli. Üzerinden geçen gölge, zamanın akmadığını hatırlatıyordu.
Başını çevirdi.
Karşı köşede biri daha vardı.
Dizlerini karnına çekmişti. Saçları dağılmış, yüzü kir içindeydi. Ama üzerindeki mont hâlâ şehri hatırlatıyordu. Umay fısıldadı:
“Adın ne?”
Kadın başını kaldırdı. Sesi titriyordu.
“İsmim Sena… öğretmenim.”
Umay boğazını yuttu.
“Nasıl geldin buraya?”
“Otobüs durduruldu. Kimlik kontrolü dediler. Sonra gözümü burada açtım.”
Bir süre sessizlik oldu. Sessizlik burada farklıydı. İçine sızıyordu. Sena tekrar konuştu:
“Bizi niye buraya getirdiler?”
Umay cevap vermedi.
Çünkü bazen bilmemek, bilmekten daha az acıtıyordu.
---
Zaman geçtikçe Sena küçüldü. Omuzları çöktü. Konuşmayı bıraktı. Ama Umay her gözlerini açtığında ilk baktığı kişi oydu. Bir gün fısıldadı:
“Sen korkmuyorsun gibi duruyorsun.”
Umay içinden cevap verdi:
Korkuyorum.
Bu kelime içinden geçti. Yine buradayım. Nefesi hızlandı ama bağırmadı. Çünkü bağırmanın bir işe yaramadığını çok küçük yaşta öğrenmişti.
---
Kapı açıldığında ışık bir an parladı.
Sonra gGölge girdi içeri.
Uzundu. Geniş omuzluydu. Ayakta duruyordu ama oda bir anda daralmış gibi oldu. Adam konuşmadı. Sadece baktı. Bu bakışı tanıyordu. Merak değil… sahip olma.
“Adın Umay Özçelik,” dedi sonunda.
Sesi sakindi. Tehlikeli derecede sakin.
“Nazım Albay’ın kızı. Ekin Özçelik’in kardeşi. Yazılım direktörü.”
Aslında resmi olarak artık tır şoförüyüm dedi Umay
Durdu Gölge gülümsedi
“Ve iki adamımı vuran kadın.”
Umay başını kaldırdı. Göz göze geldiler. İlk kez birinin gözünde korku değil, şaşkınlık gördü.
“Ben neden buradayım?” dedi.
Gölge gülümsedi.
“Ben istediğim için dedi .”
Adam sandalyesini çekti, oturdu.
“Adım Gölge. Ve seni öldürmeye gelmedim.”
Umay kaşını kaldırdı.
“O zaman şanslıyım.”
“Hayır,” dedi Gölge.
“Sadece henüz neyi kaybettiğini fark etmedin.”
Bu kelime…
bütün odadan daha soğuktu.
---
Kapı kapandığında Umay başını geriye yasladı. Ve ilk kez şunu düşündü:
Buradan çıkarsam bile, eskisi gibi olamayacağım.
Işık hiç kapanmadı. Ama Umay uyumadı. Sırtı hâlâ duvardaydı. Bilekleri sızlıyordu ama acı net değildi. Acı bedendeydi. Karar zihnindeydi.
Gözlerini kapattığında . Dokuz yaşındaki hali geldi. Bağlı. Sessiz. Nefessiz. O gün biri gelmişti. Bugün kimse gelmeyecekti.
Ve ilk kez bunu kabullendi.
Ya buradan çıkacağım… ya da burada biteceğim.İkisinin arasında bir seçenek yoktu.Sabah kapı açıldığında Umay ayağa kalkmadı. Başını kaldırmadı. Sadece nefes aldı. Yavaş. Sayarak. Babasının sesi geldi aklına: Panik geldiğinde say. Bir… iki… üç…
Adamlarından biri arkadaşının kolunu tuttu.
Umay’ın sesi değişti.“Bunu yaparsan, beni asla konuşturamazsın.”Gölge durdu. Bir anlık sessizlik oldu.
İlk kez onu durdurabildim.Ama sadece bir an.
Gölge gözlerini kaçırdı.“Götürün.”
Adamlar arkadaşını ayağa kaldırdı.
Kapıya doğru sürüklediler. Arkadaşı Umay’a baktı.
Gözlerinde tek bir şey vardı: özür dilerim
Ben onu kurtaramadım. O da beni suçlamadı. Kapı kapandı.Umay başını duvara yasladı. Gözleri dolmadı.Bağırmadı.
Sadece içinden bir şey koptu.
Bir süre sonra… kısa, boğuk bir ses geldi.
Ardından iki el ateş sesi... Sessizlik.
Umay gözlerini kapattı. Bu artık benim hikâyem değil.Bu benim savaşım.
Kapı tekrar açıldı.Gölge geri geldi.
Umay gözlerini ona dikti.
“Şimdi sıra bende mi?” dedi.Gölge bir an konuşmadı.Gözlerinde bir şey vardı.
Zafer değil.Rahatlama hiç değil.
“Hayır,” dedi sonunda.
“Kurallarıma uyarsan sırada ki sen olmayacaksın.”
Umay ilk kez gülümsedi.Ama bu gülümseme sıcak değildi.Artık korkacak bir şeyim kalmadı.Çünkü kaybedecek bir şeyim yok.
Sabah kapı açıldığında Gölge tekrardan içeri girdi. Elinde iki bardak vardı. Biri kahve, biri su. Masaya koydu.
“İçmek ister misin?” dedi.
Umay gülümsedi.
“Zehir mi?”
Gölge omuz silkti.
“Belki.”
Umay başını salladı.
“O zaman fark etmez.”
Gölge bir an durdu. İlk kez kontrol edemediği bir cevap almıştı.
“Niye bu kadar sakinsin?” dedi.
Umay yavaşça başını kaldırdı.
“Çünkü artık korkmuyorum.”
Gölge kaşlarını çattı.“İnsan korkmadığında ölür.”
Umay fısıldadı:“Ben zaten öldüm.”
Sessizlik oldu. Gölge ilk kez bir adım geri attı. Bu bir tehdit değildi. Bu… kabullenişti.
“Bugün seni başka bir yere alacağız,” dedi Gölge.“Yürüyebilir misin?”Umay zincirlerine baktı.“Gerekirse sürünürüm.”
Koridor uzundu. Soğuktu. Işıklar aralıklıydı. İki adam yanındaydı. Biri önde, biri arkada. Umay yürürken adımlarını saydı. Nefesleri. Kapıları. Babası öğretmişti: Kapalı alanda yön kaybetme. Say.
Bir kapı açıldı. Daha geniş bir oda. Ortada masa. Masanın üstünde tek bir silah vardı.
Gölge işaret etti.“Onu al.”Umay baktı.
“Beni test etmeye mi devam ediyorsun?”
Gölge yaklaştı.“Hayır. Seni izlemek istiyorum.”Umay silaha uzandı. Elini koydu. Soğuktu. Bu sefer bir karar değil… bu sefer bir kimlikti.Gölge fısıldadı:“Kaçmaya çalışırsan ölürsün.”
Umay gözlerini kaldırdı.“Kaçmazsam da.”
Bir anlık sessizlik oldu. Gölge güldü.
“Doğru.”Ve o an Umay şunu anladı Silah boştu olması gereken ağırlıkta değildi geri bıraktı şuan kaçmak doğru bi seçenek değildi.
Odaya geri girdiklerinde Umay bilerek sendeledi. Dizleri titremiş gibi yaptı. Nefesi düzensizdi. Güçlü görünürsen saldırırlar. Zayıf görünürsen yaklaşırlar. Biri kolundan tuttu.
“Yavaş,” dedi.
Umay başını eğdi. Göz teması kurmadı. Babasının sesi yine geldi aklına: Düşman seni izliyorsa, ona görmek istediğini ver.
Sandalyeye oturttular. Zincirleri çözmediler ama biraz gevşettiler. Sadece hareket edebilecek kadar. Gölge uzaktan izliyordu.
“Bitmiş gibisin,” dedi.Umay omuz silkti.
“İnsan ölmeden önce genelde öyle görünür.”
Bir adam su getirdi. Bardağı ağzına yaklaştırdı. Umay bilerek titredi. Bir damla su döküldü. Bir refleksle eğildi.
Ve o an… Sena’ya baktı.“Beni izle,” dedi sessizce.“Ne yaparsam aynısını yap.”
Sena’nın gözleri doldu.“Koşamayabilirim…”
Umay fısıldadı:“Koşmana gerek yok. Düşme yeter.”
Kapı açıldı. İki siluet girdi. Umay ilk adamı zincirle savurup devirdi. İkincisi Sena’ya yöneldi. Sena arkasındaki masayı devirdi. Metal gürültü koridoru doldurdu. refleksle ona döndü.O an Umay zinciri boynuna doladı. Adam yere çöktü. Sessiz. Hızlı. Kısa.Silahı kaptı.Artık kaçmıyordu. Artık saldırıyordu.Gölge ayağa kalktı.
“Demek bu yüzden sakindin.”
Umay nefes nefeseydi ama gülümsüyordu.
“Demek sen de öğreniyorsun.”
Alarm çalmaya başladı. Koridorlardan ayak sesleri geldi. Umay silahı sıktı. Artık geri dönüş yoktu. Ya buradan çıkacaktı… ya da burayı mezar yapacaktı.
Ve kapıya doğru koştu.
Koridor dar ve uzundu. Işıklar titreşiyordu. Alarm sesi beyninin içine çakılıyordu. Umay koşarken artık adımları saymadı. Çünkü saymak zaman kaybıydı. Artık plan yoktu. Sadece yön vardı.
İlk adam köşeden çıktığında durmadı. Silahı kaldırdı. Nişan almadı. Tetiği çekti. Adam yere düştü. Umay bakmadı. İlkinde insan bakar. İkincide… alışır.
İkinci adam daha hızlıydı. Silahını kaldırdı. Kurşun duvara çarptı. Kıvılcım çıktı. Umay yere yuvarlandı. Omzu sertçe çarptı ama acıyı hissetmedi. Ayağa kalktı. Bir adım attı. Ateş etti. Adam geriye savruldu.
Sessizlik oldu.
Sadece alarm.
Sadece nefes.
Umay silahı indirdi. Ellerine baktı. Titremiyordu.
Demek korku da bitiyormuş.
Bitince insan başka bir şeye dönüşüyormuş.
Bir kapıyı tekmeyle açtı. Soğuk hava yüzüne vurdu. Dışarısı. Dağ. Gece. Rüzgâr sertti ama özgürlük gibi kokuyordu.
Bir adım attı.Sonra durdu.Arkadan bir ses geldi.
Gölge.
Kapının eşiğinde duruyordu. Silahsız. Ama rahat.
“Kaçabilirsin,” dedi. “İstersen durabilirsin de.”Umay arkasına döndü.“Niye beni bırakıyorsun?”
Gölge omuz silkti.“Çünkü sen artık benim planım değilsin.”
Umay kaşını kaldırdı.“Sen benim merakımsın.”Rüzgâr aralarından geçti. Umay silahı kaldırdı ama nişan almadı.
“Bir daha karşılaşırsak,” dedi,“ben seni öldürürüm.”Gölge gülümsedi.
“Biliyorum.”
Umay arkasını döndü. Koşmaya başladılar Karanlığa. Soğuğa. Ama ilk kez… korkuya değil. Kendine doğru. Kaçmamıştı. Sadece beklemişti.Yürürken iğnelerin etkisi ile yığıldı
Bir süre sonra uzaktan bir ses geldi. Önce zayıf… sonra netleşen bir ritim. Rotor. Ama düzensiz değil. Askerî.
Başını kaldırdı.
Bu sesi tanıyordu. Düşük irtifada, ışık yakmadan gelen bir helikopter. Direkt konuma indi. Kapı açıldı. İlk inen Mahirdi silahıyla çevreyi taradı. İkinci kişi
Ekin.
Aynı duruş. Aynı sert bakış. Ama bu kez gözleri sadece kardeşini arıyordu.
“Umay!”Bir an olduğuna inanamadı. Ekin birkaç adımda yanına geldi, onu çekip göğsüne bastırdı. Sıkı. Ama boğmadan.“Yaşıyorsun…”
“Evet.”Ekin geri çekildi. Yüzüne baktı. Kollarına. Üzerindeki kan izlerine.
“Tek başına mı çıktın?”Umay başını salladı.
“Birini kaybettim.”Ekin’in çenesi gerildi.
“Biliyorum.”adam öldürdüm.”
“Yaşamak için.”
Sonra Ekin gözlerinin içine baktı.
“Ve seninle gurur duyuyorum.”
Bu cümle… o dağdan daha ağırdı. Babasından hiç duymadığı bir şeyi, abisi söylemişti.
Helikoptere bindiklerinde Umay Senanın elini sıkıca tuttu yorgundu gülümsedi senaya bitti endişelenme der gibi konuşmaya gücü yoktu çünkü aşağı baktı. Dağ. Karanlık. Sessizlik.
Buraya av olarak gelmiştim.
Buradan hesap soracak biri olarak çıkıyorum.
Ekin motoru çalıştırdı.
“Eve gidiyoruz.”
Umay camdan dışarı baktı.
“Hayır,” dedi.
“Artık hiçbir yere sadece ‘eve’ gitmiyorum.”
Helikopter yükselirken Umay ilk kez şunu hissetti:Hayatta kaldım.Ama artık aynı insan değilim.Ve içinden tek bir cümle geçti:
“Ben bu hayata masum geldim.
Ama artık masum kalmayacağım.”