Odanın içinde gezinen parlak güneş ışığıyla gözlerimi açtım. Balkon kapısından odaya dolan denizin tuzlu kokusu yarı uykulu halimle bile içimi huzurla doldurdu. Yumuşacık yastığa kafamı gömüp gözlerimi yeniden kapattım çünkü vücudum tatlı tatlı sızlayıp, biraz daha uykuya ihtiyacı olduğunu fısıldıyordu. Havadaki serinliğe bakılırsa da hala sabahın erken saatleri olmalıydı.
Yönümü değiştirmek için yerimde hafifçe kıpırdanmaya çalıştım. Fakat karnımın üzerinde mengene gibi sıkışmış bir çift kol buna engel oldu.
‘’Kaçmaya mı çalışıyorsun?’’
O an dün gece yaşanan her şey beynimin içinden bir film şeridi gibi geçmeye başladı. Gözlerimi sonuna kadar açtım. Hayır, hiçbiri rüya değildi! Her şey şu an bana sarılan adam kadar gerçekti…
‘’Bana not falan bırakacak mıydın bari?’’ Leomord pürüzlü sesiyle kulağımın yanında bir kere daha fısıldadı. Kalbim yerinden çıkacak kadar güçlü atmaya başladı.
‘’Ne?... Ha… Hayır. Kaçmıyordum.’’ Kekeleyerek, duraksayarak konuşabilmiştim. Boğazım kupkuru oldu.
‘’Buna çok sevindim. Eğer kaçmaya niyetin olsaydı senden önce koşup kapıyı kilitlemem gerekirdi.’’ Fısıldaması gülücüklerle karıştı. ‘’Çünkü sana sarılıp uyumak uzun zamandır yaptığım en iyi şey.’’
Bu sözleri içimin ürpermesine neden oldu. En son bana bu kadar tatlı davranmasından sonra yüzüme en az gerçeği kadar acıtan görünmez bir tokat yapıştırmıştı.
Sırtımdaki kaslar istemsizce gerildi. O da bunu fark etmiş gibi kollarını benden ayırmadan, yalnızca biraz gevşeterek bana alan tanıdı.
Vücudumu zorla ona doğru çevirdim. Kaşlarını hafifçe çatmış bir şekilde beni izlemeye başladı. Mavi gözleri uykudan yeni uyandığını ele verircesine kısık kısık bakıyordu.
Ruh halini anlamak için onu tümüyle incelemeye başladım. En ufak bir dengesizlik sezersem gerekirse balkondan atlar ama yine de burada durmazdım. Çünkü bu, kırılan birkaç kemikten çok fazla canımı yakabilirdi. Özellikle de dün aramızda geçen o konuşmalardan ve yaşanan tüm şeylerden sonra…
‘’Sabahları tanınmayacak kadar mı çirkin oluyorum?’’ Çatık kaşlarını düzeltip eğlendiğini belli eden bir gülümsemeyle bana bakmaya başladı. Sanırım iyi günündeydi…
‘’Şu an bir kurbağa kadar çirkinsin.’’ Bende ona takılmayı tercih ettim.
Burnundan hafif bir kıkırtı kaçtı. ‘’O zaman ne şanslıyım ki kollarımın arasında bir prenses tutuyorum.’’
Ne? Bunu gerçekten söylemiş olamazdı değil mi? Çünkü bu kadarı onun için bile fazlaydı… Her zamanki hesaplı adam, sanki yerini on sekiz yaşında bir delikanlıya bırakmıştı. İstemsizce gülümsemeye başladım.
Aramızdaki minik mesafeyi kapatıp dudaklarıma tüy kadar yumuşak bir öpücük kondurdu.
‘’Çirkinliğini silecek kadar yeterli değil ama sanırım şimdi daha iyisin.’’ Gülerken dişlerimi gösterdim. Aynı şekilde karşılık verdi.
‘’Tüm sabahlarımı seni öperek geçirsem de bence asla yeterli olmaz.’’
Ucu çok açık bir cümleydi. Fazla kurcalamamayı tercih ettim. Ne de olsa altı gün sonra ikimiz de kendi yataklarımızda yalnız uyanacaktık. En azından sadece ben…
Onun başka biriyle bu şekilde uyanması düşüncesi mideme kramp girmesine neden oldu. Düşüncelerimi duymazdan gelerek güzel burnunu öptüm.
Bir elini belimden çekip yanağımı okşamaya başladı. Yüzüme düşen buklelerimi yavaşça geri doğru taradı. Birbirimizin yüzünü incelerken aramızdaki sessizliği bozan midemden gelen gurultu oldu.
Ne utanç vericiydi ama!
Leomord gülmeye başladı. ‘’Karnını acilen doyurmazsam beni yiyeceğinden korkuyorum.’’ Göğsü kahkahalarla sarsılırken istemsizce ona dahil oldum.
‘’Beni yeterince tanıyan herkes açken ne kadar vahşi olduğumu bilir.’’
‘’E hadi o zaman. Kahvaltıya inelim.’’
Birlikte mi kahvaltı yapacaktık? ‘’Senin işe falan gitmen gerekmiyor mu?’’
‘’Patronumdan bir haftalık izin aldım.’’ Diyerek espri yaptı. ‘’Umarım maaşımdan çok kesmez.’’
‘’Çok gevezesin. Biraz daha yataktan çıkmazsan açlıktan yastıkları kemirmeye başlayacağım.’’ Diyerek yatakta doğruldum. Ben vücudumu esnetirken çıplak vücuduyla çarşafların arasından çıktı. Gözlerim iç çamaşırının içinde kendini belli eden çıkıntıya takıldığında bakışlarımı yeniden yukarı kaydırdım. Bu görüntü aklıma kötü kötü şeyler gelmesine neden olmuştu. Eğer odanın içinde biraz daha bu şekilde gezerse kahvaltı yerine öğle yemeğini beklemek zorunda kalacaktık.
Dolabındaki düzgün katlanmış kıyafetleri karıştırırken ‘’Daha ne kadar inceleyeceksin? Ona göre giyineceğim.’’ Deyip göz kırptı.
Normalde utanırdım ama artık ona bakmak benim için her gün gidermem gereken bir ihtiyaç gibiydi.
‘’Acilen giyinmen lazım.’’ Diyerek güldüm.
Bacaklarına deve tüyü rengi keten bir pantolon geçirip üzerine de beyaz salaş bir tişört geçirdi. Bu haliyle en az beş yaş daha genç görünüyordu. Ağzımın suları yatağa damlamadan hemen önce olduğum yerde hareketlenip ayağa kalktım.
Banyonun kapısını açık bırakarak içeride dişlerini fırçalamaya başladı. ‘’İstersen yedeği var.’’ Sesi ağzındaki köpüklerden dolayı boğuk çıkmıştı.
Hemen yanına koşup, elindeki temiz diş fırçasını alıp üzerine biraz naneli macun sıktım. İkimiz de aynı lavaboda dişlerimizi fırçalarken aynadan birbirimize bakıp gülüyorduk. İşini önce o bitirdi. Dağınık saçlarını tarayıp yüzünü yıkadı ve banyodan ayrıldı. Onun ardından ben de aynılarını tekrarladım.
Yatak odasına çıktığımda elinde dün gece giydiğim metalik parti elbisesini tutuyordu. ‘’Bunu tekrar giymek istiyor musun?’’
‘’Başka giyecek bir şeyim yok.’’
‘’Giymek istiyorsan giy tabi, ama üzerindeki tişört bundan çok daha rahat görünüyor.’’ Haklıydı.
‘’Odama üzerime kocaman gelen bir erkek tişörtüyle mi dönmemi istiyorsun? Bu…’’ Elimle tişörtü gösterdim. ‘’karşıma çıkan herkese ‘dün gece harika bir seks yaptım’ diye pankart açmamla aynı şey.’’
Sözlerim onu neşelendirmişti. ‘’Alt tarafı bir kat aşağı ineceğiz. En fazla kimi görebilirsin ki?’’
Bir kez daha haklıydı. ‘Sorun yok’ anlamında omzumu silkeledikten sonra yatak odasından çıktım. Ayakkabılarımı çıkardığım yere gidip onları giymeye başladım. Bacağımı kaldırdığımda karşımda dikilen adama enfes bir görüntü sunduğumu biliyordum çünkü altımda hala iç çamaşırı yoktu.
Uyluklarımın ortasına kadar gelen bir tişörtle, parlak sivri topuklar birbirine çok tezat görünse de buna çok aldırmadım. Çantamı da elime alıp oda kapısına doğru yürüdüm.
Koridora çıktığımızda Leomord sıcak elini parmaklarımın arasına kaydırdı. Yüzüne baktım, o ise yaptığı son derece olağan bir şeymiş gibi dümdüz karşısına bakıyordu. Bunu kesinlikle beklemiyordum. Dün gece de elimi tutmuştu evet, ama sarhoş gibiydim. Ayrıca ayaklarım yürümekte zorlanacağım kadar şişmişti. Fakat bu sabah bu iki faktör de ortada yoktu. Bununla birlikte, dün gece de tıpkı şu an olduğu gibi kendi istediği için elimi tuttuğunu fark ettim. Kalbim göğüs kafesimin içinde pır pır etmeye başladı.
Asansörün tuşuna basıp beklemeye başladık. Kapı ‘çınnn’ sesiyle açıldığında esmer uzun boylu bir bedenle burun buruna geldim. Kadını görünce tüm sinirlerim aniden gerildi. O da yerinde huzursuzca kıpırdanarak beni baştan ayağa süzdü. Gözleri önce üzerimdeki tişörte, ardından Leomord’la iç içe geçen parmaklarımıza, sonra da Leomord’un diğer elinde tuttuğu elbiseme kaydı.
Öfkeli gözlerle bana ve Leomord’a bakarken, yanımdaki adamın mesafeli sesi ‘’Dışarı çıkmanı bekliyoruz Sharon.’’ Dedi.
Kafama top attığı gün Leomord ona bağırdığı için adını duymuştum. Ama yine de ismi midemde bulantı etkisi yarattı.
‘’Sana geliyordum.’’
Yanımdaki adam yüzündeki buz gibi ifadeyi koruyarak konuştu.
‘’Bugün meşgulüm. Sonra gelirsin.’’
Sharon’un esmer teni sinirlenmiş gibi kızarmaya başladı. Tıpkı tuvalette olduğu gibi…
‘’Ne zamandır ertesi gün yüzüne bile bakmayacağın kadınlar için işini ihmal ediyorsun?’’
Histerik bir kahkaha attım. Kesinlikle üzerine atlayıp, yüzünü yumruklamak istiyordum. Birinin ona acilen haddini bildirmesi gerekiyordu.
‘’Ne zamandır çalışanlarıma hesap veriyorum? Dışarı çık.’’
‘Çalışanlarıma’ kelimesini üstüne basa basa söylemişti. Sanırım yeterince olmasa da ona haddini bildirmiş sayılabilirdi. Fakat ‘ertesi gün yüzüne bile bakmayacağın bir kadın’ kısmına dair hiçbir şey söylememişti…
Sharon öfkeden titreyerek asansörden çıktı ve arkasına bakmadan yürümeye başladı.
Asansörle bir alt kata inerken içimdeki esas soruyu bastırıp ‘’O senin için mi çalışıyor?’’ diye sordum.
‘’Evet. Kabalığı için senden özür dilerim. Emin ol karşılığını vereceğim.’’
‘’Çok tuhaf biri. Sanki benimle bir sorunu var gibi.’’
Asansörden çıkmadan önce yanağıma küçük bir öpücük kondurup sözlerimi karşılıksız bıraktı. Ben de Sharon meselesini üstelemedim.
Koridordan geçerken boşalan odaları temizleyen kat görevlilerinden bazıları Leomord’u ve beni günaydın diyerek selamladılar. Leomord’da onlara mesafeli ama içten karşılıklar verdi. Bize selam vermeyenlerin çoğu da az önce Sharon’un gözlerinin takip ettiği noktalara sırasıyla bakıp, şaşkınlıktan konuşamayanlardı. Bu adamı ilk defa bir kadının yanında görmüyorlardı ya…
Sonunda odama ulaşıp içeri girdik. Biraz daha incelenmek zorunda kalsaydım kendimi konu mankeni gibi hissedecektim.
Leo yatağın yanındaki koltuğa oturup bacak bacak üstüne atarken ben de giysi dolabıma gidip karıştırmaya başladım. ‘’Bugün rahat bir şey mi giymem gerekiyor?’’ Sonuçta ne yapacağımızdan habersizdim ve o oldukça rahat şeyler tercih etmişti.
Mor renkte bir iç çamaşır takımına karar verdikten sonra yatağa doğru yürüdüm ve tişörtümü çıkarmadan altını giymeye başladım.
‘’Seni evime götüreceğim. İstediğini giyebilirsin. Tişörtlerimle uyumak istemezsen onun için de bir çanta hazırlayabilirsin. Bir de içine mayonu koy.’’
Demek bu gece de beraber uyuyacaktık. Harika.
Tişörtü üzerimden çıkarıp sütyenimi giyerken arkasının diğerine göre daha kısa olduğunu fark ettim. Giydiğimde muhtemelen rahatsız etmeyecekti ama kapatırken zorlanıyordum. Leomord’a doğru yürüdüm ve ‘’Yardım eder misin?’’ dedim.
Ne olduğunu hemen anlayarak ayağa kalktı. Arkama dolandı ve kancaları yerine geçirdi. Omzuma bir öpücük kondurup koltuğa yeniden oturdu.
Bakışlarını bir an olsun üzerimden ayrılmıyordu. Gözlerinin dolaştığı her nokta sıcak korlara dokunmuş gibi yanıyordu.
Yutkundu ve konuşmaya başladı. ‘’Kahvaltıyı odaya çağırsak olmaz mı?’’ Sesi son derece boğuktu.
Söylediği şeyi anlayınca hafifçe kahkaha attım. Demek onu çok zorluyordum. Yanına gittim ve tıpkı dün gece yaptığım gibi iki bacağımı açıp, onunla yüz yüze gelecek şekilde kucağına oturdum. Kulakmemesini ısırmaya başladım. Tüm vücudu kaskatı kesilmiş bir halde derince nefes aldı.
Kalçamı pantolonunun üzerinden penisine sürttüm. Altımda sertleşmesini hissetmek çok heyecanlı ve fazlasıyla tatmin ediciydi. Dudaklarımı kulağından boynuna indirdim ve orayı da yaladım. Ellerini tam belime yerleştirmek üzereydi ki, kulağına ‘’Bekleyemeyecek kadar açım.’’ Diyerek aceleyle kucağından kalktım.
Yaptığım şey omuzlarının gerilmesine sebep oldu. Yüzüme bakarken açlıktan gözü dönmüş bir hayvan gibi görünüyordu. Onun bu vahşi görüntüsü bacaklarımın arasının istekle zonklamaya başlamasına neden oldu. Ama şu an gerçekten de sevişebilecek enerjiye sahip olduğumu düşünmüyordum. Açlığım midemde sevimsiz bir ağrıyla kendini göstermeye başlamıştı.
‘’Bunu…’’ boğazını temizledi ve dağılmış duruşunu düzeltti. ‘’sana ödeteceğim.’’ Yüzüme tehlikeli bir şekilde gülmeye başladı.
Omurgamdan bir ürperti geçti.
Hızlıca dolabıma ilerledim ve elime gelen ilk elbiseyi üzerime geçirdim. Turuncu ince askılı elbisenin altına oldukça rahat, beyaz bir spor ayakkabı giyip saçımı da tepeden topladım.
Hazırladığım çantaya birkaç elbise, bir tane gecelik, bir bikini takımı, oda kartım ve cep telefonumu koyduktan sonra ‘’Hadi gidelim.’’ Dedim.
***
Tüm kahvaltı boyunca meraklı bakışların esiri olmuştuk. Yediğim her lokma boğazımdan aşağı bir taş parçası gibi inmişti. İnsanlar aralarında fısıldaşırken Leo onları hiç umursuyor gibi davranmamıştı.
Sonunda bir golf arabasına atlayıp sahil yolundan Leomord’un eşsiz güzellikteki kumsalına ve son derece modern mimarideki evine ulaştık. Bugün bana yüzme öğreteceğini zorla da olsa dudaklarından almıştım. O üzerini değiştirmek için yanımdan ayrıldığında ben de evin giriş katında etrafı incelemeye başladım. Burası da tıpkı yattaki odası gibi siyah, gri ve beyaz tonlarında dekora edilmişti. Ama daha ferah, daha canlı bir versiyonuydu. Duvarlara monte edilmiş şeffaf raflarda her çeşit aksesuar ve tablo vardı. Ama bu kafanızda karmaşık bir görüntü oluşturmasın, hepsi özenle seçilip birbirine uydurulmuştu. Açık plan mutfak geniş granit bir ada tezgaha ve siyah dolaplara sahipti. Yerler ise beyazın en berrak tonuydu. Buranın bu kadar ferah durmasının sebebi muhtemelen bembeyaz bir arka plana sahip olmasıydı.
Evi incelemeyi bir kenara bırakıp çantama tıkıştırdığım lacivert bikiniyi oyalanmadan giydim. Saçlarımı tepemde topuz yaparak koşarak bahçeye çıktım. Bahçenin ortasındaki havuz harika görünse de buraya ilk geldiğim geceden beri o kumsala resmen aşıktım. O yüzden kumlara doğru koşmaya başladım.
Burası hatırladığımdan daha güzeldi. Kumlar güneş ışığında daha beyaz parlıyordu. Ve o kadar pürüzsüzdü ki tıpkı unun üzerinde yürüyormuşum gibi çıplak ayak parmaklarım kumların içine gömülüyordu.
Denizin içinde ilerledim. Su oldukça sığ olduğu için epey yürümeme rağmen yalnızca belime geliyordu. Bu ılık suyun içine kendimi tamamen bırakmak istesem de bunu Leo olmadan yapmam çok tehlikeliydi.
Sabırsızlanarak ona seslenmeye karar verdim.
‘’Leo! Hadi gel artık!’’ Evin içinden beni duyabilmesi için tüm gücümle bağırdım. Herhangi bir ses gelmeyince yeniden bağırmaya hazırlanarak bedenimi arkamda bıraktığım eve doğru çevirdim.
Onu bahçenin kumsalla birleştiği noktanın ucunda; omzunu bir ağaca yaslamış, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir şekilde beni izlerken buldum. Yüzündeyse daha önce onda çok sık görmediğim bir tebessüm vardı. Onu gördüğümü fark ettiğinde tebessümü gamzesini ortaya çıkaracak kadar genişledi.
‘’Yoksa vaz mı geçtin?’’ Şakayla karışık yüzümü düşürdüm ve sitem ettim.
‘’Ben bir söz verdiğim zaman mutlaka tutarım.’’ Benim duyabilmem için o da sesini biraz yükseltmişti. Sonra omzunu ağaçtan ayırıp telaşsız adımlarla yanıma doğru yürüdü. Şortunun bir bacağı hafifçe yukarı sıyrılmıştı.
Yanıma geldiğinde ‘’Hazır mısın bakalım küçük hanım?’’ dedi.
Hitabı bana oldukça komik gelmişti. Kendimi şimdi şımarık bir çocuk gibi hissediyordum. Kafamı salladım ve kollarımı boynuna doladım. ‘’Nerden başlıyoruz?’’
Sorum karşısında yüzü ciddileşti. ‘’Aslında o gün başlangıç noktasını epey geçmiş gibi görünüyordun.’’ Bakışlarını benden kaçırdı ve suyun içinde beni kaldırarak ilerledi.
‘’Kıskandın mı?’’
Sorum ağzımdan tamamen alelade çıktı. Sözler ağzımdan çıktığı an yanlış bir şey söylediğimi fark ettim. Aramızda bir ilişki yoktu. Yani beni kıskanması için herhangi bir sebepte yoktu. Ama o, sorumdan pek rahatsızlık duymamış gibi yürümeye devam etti.
‘’Daha çok benimle planladığın şeyi bir başkasıyla yaptığın için kızdım.’’
Oh… Yanlış anlamamıştı.
Beni boynuma kadar gelen suyun içinde serbest bıraktı. Su onun yalnızca göğüslerine geliyordu. Ne yapacağımı bilemeyerek olduğum yerde dikildim.
‘’İstersen ne kadar iyi öğrendiğini test etmek için yeniden deneyebiliriz.’’ Dedikten sonra beni bebek gibi kucağına alıp suyun üzerine yatırdı. Elleriyle beni alttan desteklemeyi ihmal etmiyordu.
Birkaç dakika içinde suya alıştım. Desteksiz uzun bir süre suyun üzerinde uzandıktan sonra ayaklarımı yere değdirmek için aşağı doğru savurdum. Ama tüm vücudum kontrolsüz bir şekilde suyun içine gömüldüğünde panikle çırpınmaya başladım.
Hemen beni yakalayıp suyun içinden çıkardı. Ben derin nefesler alırken kahkahaları göğsünü sarsmaya başladı. Gözlerime kaçan suyu çıkarmaya çalıştım ama ellerimdeki su gözlerimi daha çok yaktı. ‘’Yapamadım.’’
‘’Bu şekilde olmaz. Sana doğrusunu göstereceğim. Beni izle.’’
Bir yatağa uzanıyormuş gibi rahatlıkla suyun üzerine uzanıverdi.
‘’Bak şimdi, ayaklarımı suyun içine indirirken göğsümü de öne atacağım.’’ Sonra bacaklarını altına doğru çekip vücudunu da usta bir kıvraklıkla öne attı. Böylelikle yüzü hiç suya bakmadan kulaç atabilecek pozisyona geldi.
Benim bunu yapabilmem için yaklaşık on tekrara falan ihtiyacım oldu... En sonunda olduğuna kanaat getirip yüz üstü kulaç atma pozisyonuna geçtik.
***
Neredeyse akşam olmuştu. Denizde geçirdiğimiz uzun saatlerin sonunda tüm kaslarım yorgunluktan isyan ediyordu. Denizden çıkıp kumların üzerinde kararsız adımlar atarken bacaklarım sarf ettiğim çabayla isyan çığlıkları atıyordu. Kumlar adımlarımı içine çekerken tökezleyip düşmemek için bedenimi yanımdaki adama yasladım. Düzenli spor yaptığı her halinden belli olan vücudu hiçbir yorgunluk emaresi göstermiyordu. Bir koluyla beni kendine daha çok yapıştırıp ağırlığımın büyük kısmını aldı.
‘’Çok dayanıksızsın.’’ Kafamı kaldırıp yüzüne baktım. Gülümsüyordu. ‘’Her seferinde seni taşımam mı gerekiyor?’’
Eğer bana en tatlı gülümsemelerinden birini bahşetmiyor olsaydı bu durumdan rahatsız olduğunu düşünebilirdim. Sorusu midemde tuhaf bir hisse neden oldu.
‘’Spor yapmam gerektiğini söylüyorsan o konuda çok haklısın. Eğer seninle bir haftam daha olsaydı kesinlikle bundan sağ çıkamazdım.’’
Son cümlem üzerinde bir elektrik akımına sebep olmuş gibi irkilmesine sebep oldu. Neyse ki hemen kendini toplayıp lafı ilkine çevirdi.
‘’Hayır canım, inan bana spor yapmaya hiç ihtiyacın yok.’’ Gözlerini dolgun vücudumda kısaca gezdirdi. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.
‘Leila Maris’ olsaydı bu hareketiyle korkunç bir utanç ve öfkeyle dolup taşardı. Ama ‘Leila Celeste’ buna inanılamayacak kadar hızlı alışmıştı. Aksine onun okyanus gözlerinin üzerimde dolaşması içimde yıllarca yanan ateşleri söndürmeme yardımcı oluyordu.
Sorusuna kısık bir kahkahayla cevap verip bahçeden salona açılan kapıdan içeriye adımımı attım. Klimanın serin esintisi üzerimde ani bir ürperti dalgasına sebep oldu.
‘’Üşütmeden üzerini değiştir. Şimdi bu kadar nazlıysan hasta halini düşünemiyorum.’’
Elimin tersiyle karın kaslarına hafifçe vurdum ve çatık kaşlarımla ona baktım. ‘’Abartmakta üstüne yok.’’
Ellerini kendini savunur gibi iki yanına açarak ‘’Sadece bir varsayımda bulundum.’’ Dedi. Sonra eğilip çenemi ellerinin arasına aldı ve dudaklarıma küçük bir öpücük kondurdu. ‘’Üzerini değiştir de karnını doyuralım.’’
Dudaklarından ayrılmak istemediğimi belli edercesine parmak uçlarımda biraz daha yükseldim.
‘’Şu an seni kucağımda odama götürmeyi ne kadar istediğimi bilemezsin. Ama benim de karnım fena halde aç.’’ Gözlerinin içinde dolanan şehveti görmemek için kör olmam lazımdı ama ondan uzaklaşıp dediğini yaptım.
Koltuğun üzerine bıraktığım çantama doğru ilerlerken ‘’Banyo koridorun sonunda’’ dedi.
Onu salonda bırakırken söylediği kapıyı buldum ve çantamı banyo tezgahına bırakıp içini karıştırmaya başladım. Turuncu elbisemle, buraya ilk geldiğim gün giydiğim siyah ipek gecelik arasında bir süre kararsız kaldıktan sonra siyah olanda karar kırdım. Zaten akşam olmuştu ve muhtemelen birkaç saat içinde yorgunluktan uyuyakalacaktım.
Vücuduma yapışan ıslak kumaşlardan kurtulup, geceliğimi ve ona ait olan kimonoyu üzerime geçirdim. Nemli saçlarımdaki tokaları çıkarıp belimden aşağı serbestçe dökülmesini sağladım. Denizin tuzlu suyu uçlarından küçük damlalar halinde damlıyordu.
Güneşten kızaran yanaklarıma buz gibi su çarpıp çantamı aldım ve banyodan çıktım.
İçeri döndüğümde Leomord çoktan üzerini değiştirmiş, salonla birleşik mutfakta işe koyulmuştu. Çantamı berjerin üzerine bırakıp sessiz adımlarla yanına yaklaştım.
Boyuna uygun yapıldığı belli olan yüksek tezgaha yaslanmış salata malzemelerini doğrarken gerçek olamayacak kadar kusursuz görünüyordu. Kolunun her hareketiyle kaburgalarındaki kaslar küçük küçük hareket ediyordu. Haki yeşili şortunun ince beliyle kesiştiği noktada iki adet gamze ona dokunmam için beni fena halde cezbediyordu.
Ocağın üzerindeki cızırdayan tavaya yönelip etleri bir maşayla ters çevirirken ‘’Yardım edecek misin yoksa önce gözlerini mi doyurmam gerekiyor?’’ dedi.
Yakalanmanın etkisiyle kanım kulaklarımda uğuldamaya başladı. Halbuki çok sessiz gelmiştim. Nasıl beni fark etmişti ki?
Boğazımı telaşla temizleyip ‘’Beni görmedin bile…’’ dedim.
Bedenini tezgahtan ayırıp bana döndü, karanlık bakışlarla beni baştan ayağa süzerken göz kırptı. ‘’Kalp atışların kendini ele veriyor.’’
Bakışları kalbimin daha şiddetli atmasına sebep oldu. Kalp atışlarımı kontrol etmeye çalışarak alaylı bir sesle ‘’İnsan üstü duyulara sahip olduğunu bilmiyordum.’’ dedim.
Yüzünden tam olarak anlayamadığım ifade geçtikten sonra ‘’Neredeyse hazır. Masaya çatal bıçak çıkarır mısın?’’ dedi.
Ben dediğini yaparken güzelce pişen etleri servis tabağına aldı, yanına da salatadan ekledi. İki elinde tuttuğu tabaklardan birini önüme koyup karşımdaki sandalyeye oturdu.
Bıçağımla kestiğim küçük bir dilim eti ağzıma attığımda gözlerim lezzeti karşısında sonuna kadar açıldı. Şimdiye kadar yediğim en iyi marine edilmiş etlerden biri olduğu şüphesizdi. ‘’Harika olmuş…’’ Bir dilimi daha aceleyle ağzıma atıp çiğnemeye başladım. ‘’Bu kadar iyisini beklemiyordum.’’
İştahımı görünce dişlerini gözler önüne serecek kadar geniş gülümsedi. ‘’Afiyet olsun. Daha iyisini de yapabilirdim ama ikimizin de açlıktan ölmesini istemedim.’’
Merakla ona baktım. ‘’Mesela?’’
Omzunu silkeleyip ‘’Reçetesi oldukça her şeyi.’’ Dedi.
Bir eti pişirmek basitti -tabi marinasyonunu kendi yapmadıysa. Ama farklı yemekler yapabilmek ayrı bir şeydi. Şaşkınlığımı gizleyemeyerek ‘’Yemek yapmayı nereden öğrendin ki?’’ diye sordum.
Gözlerime boş boş baktı. Cevaplayıp cevaplamamak arasında birkaç saniye geçirdikten sonra ‘’Küçükken annemle sık sık yapardık. Oradan kalan bir alışkanlık.’’ Dedi.
Ne kadar şanslıydı. Onunla yemek yapan bir anneyle büyümüştü. Benim hiç sahip olmadığım, nasıl bir his olduğunu bile bilmediğim bir şeydi.
Kendimi gülümsemeye zorladım. ‘’Ne kadar güzel.’’ Dedim.
Duygularımı yakalamış olacak ki dikkatle yüzüme baktı. ‘’Söylediğim şey seni üzmüş gibi.’’
Ah, evet. Hem de nasıl üzülmüştüm… herkesin hayatının normali olan bir şeye bir kez bile sahip olamamak içimdeki boşluğun büyümesine neden oldu. ‘’Annemle hiç yemek yapmadık.’’ Sözlerimin dudaklarımdan duygusuz bir tonda çıkmasına dikkat etsem de ardında gizleyemediğim bir kırgınlık vardı. ‘’Evde yemekleri hep başkaları yapardı.’’
‘’O zaman başka bir aktiviteniz olmuştur. Ne bileyim, yeni bitkiler dikmek? Kitap okumak falan?’’
Gülmeye başladım. Annem hayatında bir kere benim saçımı bile örmemişti. Her ebeveynin yaptığı gibi benimle bir kez alışverişe bile çıkmamıştı. Yeni bitkileri dikmek, kitaplar okumak yalnızca gerçekleşmesi imkansız bir hayalden ibaretti. Gülmeye başladım çünkü gülmesem ağlardım. Göz pınarlarımda biriken yaşları parmaklarımla sildim.
Yanlış bir şey söylediğini fark etmiş gibi kaşlarını çattı ve dudaklarını birbirine bastırdı. Gözleri merakla ve endişeyle parlarken dudakları aralandı. ‘’Eğer anl…’’ Salondaki l koltuğun üzerinden bir telefonun çalması sözlerini yarıda kesti.
İçten içe buna çok memnun olmuştum. Çünkü ne söyleyeceğini biliyordum. ‘Eğer anlatmak istersen dinlerim.’ Ama benim reglim yaklaşmıştı ve anlatırken ağlama krizine girmek kesinlikle isteyeceğim en son şeydi.
Elindeki çatalı ve bıçağı masaya zarifçe bırakıp salona gitti ve aramayı cevapladı.
‘’Ne var Sharon?’’
Sharon… Neden bu kadın bende yılan ısırığı gibi bir etki yaratıyordu? Umarım çok uzun sürmezdi çünkü daha fazla adını duyup keyfimin kaçmasını istemiyordum.
‘’Ne demek işler beklendiği gibi gitmedi?’’ Sesi oldukça kısılmıştı. Sanki benim duymamdan endişe ediyormuş gibi yerinde kıpırdandı.
Bir elini saçlarının arasından geçirirken bağırarak ‘’Elime yüzüme bulaştırdım demiyorsun da…’’ dedi.
Konu neydi bilmiyorum ama gerçekten önemli olmalıydı. Çünkü Leomord’u hiç bu kadar sinirli görmemiştim.
‘’Aylardır bunun için uğraşıyoruz. Daha dikkatli olmalıydın. Bunun bedelini kaç kişi ödeyecek haberin var mı senin?’’ Son cümlesinde sesini tehditkar bir tonda alçaltıp koridora çıktı.
Her ne konuşuyorsa artık onu duyamayacak kadar uzağımdaydı. Huzursuzca yemeğimden bir lokma daha aldım ama az önceki gerginlikten sonra et ağzımda saman tadı bıraktı.
Onun bitmiş tabağını ve kendimin yarısı yenmiş tabağını masadan kaldırıp bulaşık makinesine yerleştirdim. Ben oturma alanına geçtikten birkaç dakika sonra Leomord gün boyu sürdürdüğü rahat tavrından eser kalmayarak takım elbisesiyle yanıma geldi. Ne olduğunu anlamaya çalışır halde yüzüne baktım.
‘’Özür dilerim. Gitmem lazım.’’ Kravatını sanki onu boğuyor gibi hafifçe çekiştirerek ‘’Hemen dönmeye çalışacağım ama geç kalırsam lütfen uyu.’’ Dedi.
Gözleri öfkeden parlıyordu. Yanına gidip karşısında dikildim. Merakıma yenik düşerek ‘’Her şey yolunda mı?’’ diye sordum.
Gözlerini yumup derin bir nefes aldı. ‘’İşle ilgili bir sorun. Keyfine bak.’’ Dedikten sonra kafamın üzerine öpücük kondurarak odadan çıktı.
Gecemizin tatsız bir telefonla yarıda kesilmesine epey sinirlenmiştim. Ama onu bu kadar öfkelendiren şeyin oldukça önemli bir aksaklık olduğunu tahmin ederek kendimi yatıştırmaya çalıştım.
Az önce kalktığım koltuğa geri dönerken berjerin üzerinde duran çantamdan telefonumu aldım ve ekran kilidini açtım.
‘3 Yeni Mesaj’ bildirimini görünce mesaj kutuma girdim.
En Yeni Arkadaşım Daniel:
- Leila umarım her şey yolundadır… İkinizi konuşurken görünce yanınıza gelmemin doğru olmayacağını düşünüp otele geri döndüm. 00.28
Ah tabii ya… Daniel. Nasıl da aklımdan çıkmıştı?
- Seni orada yalnız bıraktığımı düşünmeni istemiyorum. Ama aklını kurcalayan kişinin o olduğuna neredeyse emindim ve aranızdaki şey her neyse onu çözmenin eşiğinde gibi görünüyordunuz. 01.13
-Bu sabah otelden ayrılıyorum. Sana söylediğim gibi ne zaman istersen bana ulaşabilirsin. ‘Arkadaşça ya da değil.’ 03.54
Daniel gerçekten de çok düşünceliydi ama Leomord’la geçirdiğimiz tüm o anlarda aklımdan tamamen uçup gitmişti. Bu kadar bencil olduğum için kendime kızarak parmaklarımı telefonun üzerinde gezdirmeye başladım.
- Daniel, selam. Her şey yolunda. Dün gece yaptığın tüm şeyler için teşekkür ederim. En kısa zamanda tekrar görüşelim.
Nerede yaşadığını bilmiyordum ama bana karşı olan tüm o kibar davranışlarına karşılık, işleri yoluna koyduğum ilk anda onunla bir kahve içmeyi aklımın köşesine not ettim.
Telefonu koltuğa geri bıraktıktan sonra orta sehpanın üzerinden televizyon kumandasını alıp bir reality şov açıp izlemeye başladım…
İzlediğim programlar artarda birbirini kovalamaya başlamıştı ama Leomord yine de ortalarda görünmüyordu. Bende hala telefon numarası olmadığı için onu arayıp ne zaman geleceğini de soramıyordum.
Canım fena halde sıkılmaya başlarken saatin çoktan on ikiyi geçtiğini fark ederek yerimden doğruldum. Yeteri kadar uykum yoktu. Hem olsa bile uyurken onu kesinlikle yanımda istiyordum.
Mutfağa gidip köşedeki bardan kendime büyük bir miktarda şarap doldurup bahçeye çıktım. Hava gecenin serinliğiyle beni sarmalayıp bedenimi rahatlattı. Kumsaldaki şezlonga uzandığımda şarabımdan ufak yudumlar alıp dalga seslerinin tadını çıkarmaya başladım.
Ay tek parça kusursuz bir elmas gibi tüm ihtişamıyla parlıyordu. Yıldızlarsa bir kraliçenin elbisesindeki ince taneleri gibi etrafını sarmalamıştı. Bu manzaraya doğduğum evdeki çatıdan kısmen alışık olsam da burada çok daha farklıydı. Tam burada, bu şekilde özgürce uzanırken o evde yaşadığım tüm korkunç günlerim tıpkı yıllar önce görülmüş bir kabus kadar uzaktı. Ve bir o kadar da gerçekti…
Ne kadar bu manzaraya büyülenmiş şekilde baktığımı hatırlamıyorum ama içimdeki huzur yanımdaki şezlonga oturan adamın silüetiyle ikiye katlandı. O da en az bu manzara kadar eşsizdi…
Gözlerim iki manzaranın arasında gidip gelirken büyülenmiş sesimle konuştum. ‘’Burası çok güzel.’’
Leo kafasını beni onaylayarak salladı. Üzerinde hala takım elbisesi vardı. Tek fark, ne kadar yorulduğunu belli eden gözleri ve iki yana sarkan çözülmüş kravatıydı. Gömleğinin iki düğmesini açıp derin bir nefes aldı.
‘’O kadar huzurlu ki; tüm ömrümü burada, bu şekilde geçirebilirim.’’ Şarabımdan bir yudum aldım.
Üst vücudunu hafifçe bana döndü. ‘’İster miydin?’’ Sesi varla yok arasında çıktı.
Sorusunu doğru duyduğumdan emin olmak için yüzümü ona döndüm. ‘’Kim istemez ki?’’ Sorum kaçamaktı, evet. Çünkü ‘evet’ dersem beni yanlış anlayacağından, onunla bir yola girmek istediğimi düşünüp aramızdaki şeyi sonlandıracağından korkuyordum. ‘’Ama bu mümkün değil.’’
Son cümlem daha çok ona değil de kendime söylediğim bir gerçekten ibaretti.
Tüm dikkati üzerime vererek konuştu. ‘’Neden?’’
‘’Burası aldatıcı bir cennet gibi olsa da hayatımdan kaçamam.’’
‘’Anlıyorum.’’ Arkasına yaslanıp kollarını boynunun altına koydu. ‘’Bazen insan tüm şeylerden kaçmak istese de sonunda kendini bulduğu yer koca bir kaosun ortası.’’
Kafamla onu onayladım. Şarabımdan bir yudum daha aldım. ‘’Bende eninde sonunda o kaosa tıpış tıpış gideceğim.’’
‘’Keşke birimizin seçme şansı olsaydı…’’ Hayatının nasıl olduğunu bilmesem de sesi kendi hayatından en az benim kadar bunalmış geliyordu. Nedenini çok merak ediyordum. Ama buna cesaretim var mıydı? Emin değildim.
Yeniden konuşmaya başlayarak aklımdakini sorma ihtimalimi ortadan kaldırdı. ‘’Annem de burayı çok severdi. Kendini huzursuz hissettiği her zaman kendini bu koya atardı.’’
Severdi…
‘’Annene…’’ alacağım cevaptan endişe duyarak devam ettim. ‘’bir şey mi oldu?’’
Sorum tam da beklediğim gibi kaşlarının çatılmasına, omuzlarının düşmesine neden oldu.
‘’Artık burada değil…’’ Bir elini boynunun altından çekip parmağını kalbinin üzerine bastırdı. ‘’Ama her zaman benimle.’’
Sanki acısını fiziksel olarak üzerinde taşıyormuş gibi yüzünü buruşturdu. Gözleri derin bir gam ve kederle doldu. O an onun, bu konuyu konuşmaya ne kadar muhtaç olduğunu hissettim.
‘’Bana annenden bahset.’’ Sesim bir tüy kadar yumuşak ve cesaretlendiriciydi.
Kararsızlıkla yüzüme baktı. Fakat sonra içinde tuttuğu nefesi dışarı salıp ‘’O hayatımda tanıdığım en mükemmel kişiydi.’’ Dedi. ‘’Della… Tıpkı kendisi de ismi gibi asil ve göz kamaştıracak kadar parlaktı. Babam ona ne kadar aşık olsa da, ben onu babamdan daha çok kıskanırdım.’’
Konuşurken gözlerindeki hüzne rağmen annesinin anıları yüzünü gülümsetiyordu.
‘’Çocukken geceleri saçlarımı okşar bana şarkılar söylerdi… Her gün okuldan eve gelirken bana yaptığı enfes kurabiyeleri yemek için sabırsızlanırdım.’’ Gözleri yaşlarla iyiden iyiye parlarken ellerini yüzünden saçlarına doğru geçirdi. ‘’Onu bir görseydin Leila…’’
Derin bir nefes alıp boğuk sesiyle konuşmaya devam etti. ‘’Öyle neşeli bir kahkahası vardı ki o gülünce bütün kuşlar da onunla birlikte şakırdı. Yanaklarında açan güller dünyadaki tüm çiçekleri kıskandırırdı…’’
Gülümsemesi acı verici bir şekilde yüzünde solarken ‘’Onu eğer bir kere görseydin Leila, bu dünyada iyilikten başka hiçbir şey olmadığını düşünürdün.’’ Dedi.
Kırılmış bir çocuk gibi yüzüme bakıp gözlerini kaçırdı. İçimden onu tüm gücümle sarıp; saçlarına öpücükler kondurarak sarmalamak, içindeki çocuğa şarkılar söylemek geldi.
‘’Onu kaybettiğim gün iyi olan her şeye inancımı yitirdim. Böyle ruhsuz, duygusuz birine dönüştüm.’’
Yutkundum ve güçsüzce konuştum. ‘’Nasıl oldu?’’
Karnının üzerine uzattığı elleri yumruk oldu. Sıktığı dişlerinin arasından ‘’Öldürüldü.’’ Dedi. Bunu söylemek onun için her şeyden daha zor gibiydi. Sesindeki kırılganlık öfkeye dönüşürken, gözyaşım yanağımdan dudaklarıma doğru aktı.
Neden? Dünya sahiden de bu kadar çirkin bir yer miydi?
‘’Çok… Ü… Üzgünüm.’’
Gözlerinde biriken yaşların akmasını istemiyor gibi gözlerini kapattı, birkaç saniye sonra açıp yüzüme baktı. ‘’Biliyorum…’’ Sesi en az benimki kadar güçsüzdü.
Kendimi bu konuyu ona hatırlattığım için kötü hissetsem de, o bunu biriyle konuştuğu için bir yandan da rahatlamış görünüyordu. ‘’Buraya gel…’’
Kendi şezlongunda biraz yana kayıp bana yer açtı. Elimdeki kadehi kumların üzerine bırakıp başımı göğsüne yasladım. Bedenlerimiz birbirini tamamlayan iki parça gibi iç içe geçti.
Bir eliyle omzumu okşarken, ben de parmaklarımı yeni çıkmaya başlayan sakallarının üzerinde gezdirmeye başladım. Bir süre sonra sakallarının üzerinde, kalbimi un ufak eden bir ıslaklık peyda oldu. Bedenim sımsıcak kollarının arasında kaybolurken gözlerimi usulca kapattım.
Kokusunu ciğerlerime doldurdum. Yıllardır almaya muhtaç olduğum bir nefes gibiydi…
— — — — — — — — — — —
Üzümlü kurabiyelerim, Leomord ve Leila çok tatlı değiller mi? 🥹♥️
Sizce bu ‘bir haftalık’ anlaşmanın sonu nereye varacak?
📖
💙