bc

DOKUNDUĞUN HER YER +18

book_age18+
83
TAKİP ET
1.0K
OKU
family
fated
second chance
heir/heiress
drama
sweet
bxg
kicking
loser
campus
city
highschool
childhood crush
secrets
rebirth/reborn
love at the first sight
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

"İnsan yaşlandıkça ellerine daha çok bakarmış. Ben de öyle yapıyorum. Şu an bu yıpranmış koltukta otururken, parmak uçlarımın çizgilerinde geçmişin coğrafyasını görüyorum. Dokunduğum her yer; tırmandığım o dik yokuşlar, yuvarlandığım inişler, gençliğimin o acımasız ve güzel günleri... Ve tabii ki o. Hayatımın ilk ve en derin izi. Her şey, o dik yokuşun başındaki okulda , rüzgarın tenimi ilk kez bu kadar sert kestiği o gençlik yıllarında başladı...

Biliyorum, herkes kendi hayatının başrolü. Bu yüzden benden dünyayı değiştiren bir kahramanlık öyküsünü beklemeyin. Bu sadece benim hikayem. Size belki sıradan, belki klişe gelecek; ama benim ruhumda bıraktığı izler o kadar derin ki, her bir çiziğin sızısını hala hissediyorum. İçimde susturamadığım bir 'keşke' var. Onunla geçiremediğim, akıp giden o zamanlara yanıyorum şimdi. Aynaya her baktığımda, yaşanmamış günlerin yükünü görüyorum yüzümde. Ve her gün, kendime aynı soruyu sorarak uyanıyorum: Neden her anım onunla geçmedi? Neden zaman bizi ayırdı ya da biz neden o yokuşları beraber tırmanamadık? En çok da, onun dokunduğu her yerimin hala onun koktuğunu fark ettiğimde canım yanıyor..."

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
"GEÇMİŞİ HATIRLAMAK"
"Adım Asaf Sancaktar. 1941 İstanbul doğumluyum. Dışarıdan bakanlar için hayatım, Boğaz’ın sularına gölgesi düşen o ihtişamlı Sancaktar Yalısı’nda başlamış bir masaldı. Soyadımızın ağırlığı, babamın o dönem İstanbul’unun en elit kesimine yön veren kumaş fabrikaları ve terzi atölyeleriyle ölçülürdü. Zamanın en varlıklı insanları, babamın dükkanının önünde özel üretim İtalyan kumaşları metreyle alabilmek, sipariş üzerine elbise diktirebilmek için günlerce kuyrukta beklerlerdi. Sancaktar ailesinin tek oğlunun, tek evladıydım. Ne bir halam vardı sığınabileceğim, ne bir amcam... Birkaç dayım vardı, onlar da kendilerini yurt dışına atıp bu ailenin gölgesinden kaçmışlardı. Yalıda; despot ve otoriter dedemin, onun kadar sert babamın ve bir heykel kadar soğuk annemin arasında büyüdüm. Evimizde paradan, kumaş kalitesinden, adap kurallarından ve her ay kontrol edilen sağlık raporlarımdan başka hiçbir şey konuşulmazdı. Annemin ve babamın bana dair tek derdi, yarın bir gün o devasa işlerin başına geçtiğimde duygularıyla değil, mantığıyla hareket eden kusursuz bir robot yetiştirmekti. Ne bir sarılma hatırlarım çocukluğuma dair, ne de içten bir 'nasılsın' sorusu... Ben o muazzam zenginliğin içinde, sevgisizliğin en derin yokuşlarını tek başıma tırmandım. Ruhum açken, bedenime en pahalı takım elbiseleri giydirdiler." *** Bu yalıda günler birbirinin kopyasıydı. Odamın yüksek tavanlı penceresinden Boğaz’ın serin sularını izlerken, aşağıda akıp giden takalara bakar, özgürlüğü hayal ederdim. Bizim evimizde öyle her evde olan neşeli sesler yükselmezdi. Salonun başköşesinde duran o devasa, ahşap kasalı lambalı radyodan yayılan ağır musiki sesleri ve ajans haberleri dışında çıt çıkmazdı yalıda. Ne bir eğlence vardı bizi oyalayacak ne de bugünkü gibi insanı dünyadan koparan o renkli ekranlar... Bizim dünyamız kitaplardan, kurallardan ve duvarlardan ibaretti. *** Ben yine penceremin önünde hülyalara dalmışken, koridordan dedemin o sert, bastonlu ayak sesleri sarardı yalıyı. Hemen ardından kapım tıklanır ve içeriye babamın vazifelendirdiği o çatık kaşlı muallim girerdi. Elindeki riyaziye ve Türkçe kitaplarını masaya bırakırken, 'Otur bakalım Asaf Beyefendi, usulünce başlayalım,' derdi. Sancaktar ailesinin tek veliahdının hata yapmaya, dersi kaynatmaya hakkı yoktu. Muallimin sert bakışları altında, önümdeki defterlere rakamları dizerken içimdeki o çocuk her gün biraz daha yalnızlığa gömülürdü..." *** "Büyük baba." dedi. Mihriban. Elindeki telefondan aldığı ses kaydını durdururken. "Ben senin söylediklerini anlasam da bu ses kaydını düzenleyip yayınladığımda çoğu insan ne dediğini anlamayacak. Rica etsem... Günümüz Türkçe'siyle anlatır mısın?.." derken kollarını Asaf Bey'in boynuna doladı. O tekli özel koltuğunda boynuna sarılan ellerle geçmişe yeniden döndü Asaf.. O yıllara. Geçmişin kendinde yer ettiği, unutamadığı , içinden atamadığı o tozlu sayfalara.. *** "1956 yılının o serin sonbaharında, dönemin en prestijli ilim yuvalarından biri olan Robert Kolej’in o azametli taş binasından içeri ilk kez adımımı atmıştım. O senenin başlarında okulda kız ve erkek talebelerin bir arada okuyacağı karma eğitim sistemine geçilmişti. Babam Şinasi Efendi ve dedem, bu yeni usule her ne kadar şiddetle karşı dursalarda; benim her şeyden ari, en üstün eğitimi almamı istediklerinden ve müstakbel istikbalim için en uygun tedrisatın orada olduğuna kanaat getirerek beni oraya kaydettirmişlerdi. Mektebin ilk günü sınıflara taksim edilirken, babam Şinasi Efendi o buz gibi aristokrat sesiyle beni sıkı sıkı tembihledi: 'Sakın ola bir kızın yanına oturma Asaf. Eğer böyle bir vaziyet hasıl olursa, derhal mualliminle konuşur, yerinin tebdil edilmesini söylerim.' Onun yegane gayesi, tam da gençliğe adım attığım bu kritik dönemde hislerimin aklımı bulandırmasına mani olmak ve beni ticaretimizin başına kusursuz hazırlamaktı. Şinasi Efendinin gözünde, yüksek tahsilimi ikmal edene kadar kendimi her türlü fani duygudan muhafaza etmeli, sadece ve sadece Sancaktar soyadının geleceğine odaklanmalıydım. Fakat kader, Şinasi Efendi'nin çizdiği o kusursuz planları tek bir saniyede darmadağın etmeye hazırlanıyordu. Sınıfın kapısını açıp içeri girdiğimde, tahta sıranın ucunda oturan o kızı, Mihriban'ı görene kadar babamın sözleri zihnimde bir kanun gibi çınlıyordu..." *** Kaydı tekrar durdurdu Mihriban.. "Büyük baba!" dedi . Sesi yüksek çıksa da , Asaf Beyi incitmeyecek kadar da nazik ama uyarıcıydı. "Günümüz Türkçe'si demiştim.." derken dudağını büzdü.. Asaf Bey hüzünlü bir gülüşle , karşısındaki yağlı boya tabloya daldı ve başını salladı .. Duvarda asılı duran o eski yağlı boya tablodan gözlerini güçlükle ayırdı. Torununun saçlarını şefkatle okşadı. Haklıydı Mihriban; geçmişin dili, bugünün insanına uzak kalıyordu. Derin bir nefes aldı, sesini temizledi ve torununun elindeki telefona doğru, bu kez daha duru, daha yalın bir sesle konuşmaya başladı: "Tamam güzel kızım, tamam..." dedi hüzünlü bir tebessümle. "Senin dediğin gibi anlatacağım o zaman. Dinle bak... **** "Sınıfın kapısını açtığımda içerisi panayır yeri gibiydi. Herkes birbiriyle tanışıyor, gülüşüyor, yer kapmaya çalışıyordu. Ben ise babam Şinasi Efendi’nin o katı kuralını zihnime kazımış bir robot gibiydim. Gözlerim boş bir sıra aradı. Sırf babam eve döndüğümde gelip hesap sormasın, hocalarla papaz olmayayım diye sadece erkek çocukların oturduğu sıralara baktım. Ama şansıma, erkeklerin oturduğu tüm sıralar kapılmıştı. Sınıfın en arkasında, pencere kenarında tek bir boş yer kalmıştı. Adımlarımı oraya doğru yönelttiğimde, o sırada tek başına oturan o kızı fark ettim. Beyaz yakası, özenle örülmüş saçları ve önündeki deftere dalgın dalgın bakışıyla diğer herkesten çok farklıydı. İçimden bir ses 'Dön arkana Asaf, başka bir yere geç' diyordu ama ayaklarım beni dinlemedi. Gittim ve o sıranın ucuna, çantamı sıraya bırakarak oturdum. Babamın 'Sakın bir kızın yanına oturma' diyen o buz gibi sesi kulağımda çınlıyordu ama o an, o sırada oturan kız başını kaldırıp bana öyle bir baktı ki... İşte o an anladım. O bakış, hayatımın geri kalan seksen yılını esir alacak olan o büyük fırtınanın ilk kıvılcımıydı." *** Asaf Bey sustu. Torunu Mihriban, dedesinin gözlerinden süzülmek üzere olan o bir damla yaşı gördü ama bu sefer kaydı durdurmadı. Çünkü dedesi, ilk defa kelimeleriyle değil, ruhuyla konuşuyordu. Mihriban o gün, odadaki o ağır sessizliğin içinde bir şeyi çok daha net anladı. Yanı başında koca bir çınar gibi duran dedesinin bu yarım kalmış hikayesini kaydetme fikri, aslında kendi zihninden doğmamıştı. Bu fikir, çocukluğundan beri sığınağı olan, şimdilerde ise dünyanın öbür ucunda kendine yeni bir yol çizen Ferdi’ye aitti. Telefonun ekranındaki ses dalgalarına bakarken içini keskin bir sızı kapladı. Ferdi’yi çok özlüyordu. Dedesinin o duvardaki yağlı boya tabloya bakarken gözlerinde asılı kalan o dipsiz kuyunun aynısını, Mihriban kendi içinde taşıyordu. Yine de kaderleri arasında çok büyük, çok hayati bir fark vardı: Dedesi ne kadar zengin, ne kadar güçlü olursa olsun o tablodaki kadına, geçmişin o tozlu sayfalarına bir daha asla dokunamazdı. Dedesi zamanın çaresizliğiyle savaşırken, kendisi sadece mesafelerle savaşıyordu. Evet, kendisi İstanbul’un o tanıdık sokaklarındaydı, Ferdi ise dünyanın öbür ucundaydı; ama aralarındaki tek engel sadece kilometrelerdi. "Bu kayıt bitecek," diye geçirdi içinden Mihriban. Dedesinin o hiç yaşanamamış, "keşke"lerle dolu günlerinin aksine, kendi zamanını heba etmeyecekti. Bu kitap son sayfasına ulaştığında, Ferdi’ye hayatının en büyük sürprizini yapacak ve dünyanın öbür ucuna, onun yanına uçacaktı. Telefonu masaya bıraktı, yavaşça dizinin dibine oturdu. Gözlerini seksen beş yıllık o yorgun ama sevda dolu gözlere dikti: "Peki büyük baba..." dedi, sesi kendi içindeki özlemin tınısıyla titreyerek. "Sırasına oturdun. Şinasi Efendi'nin yasağını çiğnedin. O sana baktı, sen ona baktın... İlk ne dedi sana? Sesini ilk duyduğun o anı hatırlıyor musun?" Asaf Bey, torununun gözlerindeki o tanıdık uzağa bakma hissini fark etti. Gülümsedi. Kendi gençliğinin aynasını görür gibi oldu torununda. "Hatırlamaz mıyım güzel kızım..." Torununun dizinin dibindeki duruşuna bakıp gözlerini hafifçe kıstı. O günkü okul sırasının tahta kokusu burnuna gelmiş gibi derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı...

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

Unscentable

read
2.0M
bc

He's an Alpha: She doesn't Care

read
760.2K
bc

Claimed by the Biker Giant

read
1.9M
bc

Holiday Hockey Tale: The Icebreaker's Impasse

read
990.9K
bc

A Warrior's Second Chance

read
366.3K
bc

Not just, the Beta

read
351.8K
bc

The Broken Wolf

read
1.2M

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook