Adanış

3419 Kelimeler
25 Ben Vildan, Efe ile çok seviyoruz birbirimiz… İlişkiler, dostluklar, arkadaşlıklar, aile bunlar bizim çevremizi oluşturan faktörler. Neye ne kadar tutunduğumuz ise bizim elimizde; demem o ki hayatımızda ki önceliklerimiz, kararlarımız ve kime, neden, ne için zaman ayırdığımız çok önemli husus bu noktada. İnsanların ilişkilerini yanlış kurduğunu düşündüğüm ve yakinen çevremde de gördüğüm bazı eksikliklerden bahsedeceğim. Bana göre ilk başta yer alması gereken olgu kendin olmak! Başkalarını taklit etmemek veya olmadığın bir karaktere bürünmemek… İkincisi ise "iletişim eksikliği" pekala kabul ediyorum biz kadınlar karmaşık yapıya sahibiz ve erkeklerin daha yüzeysel olduğu konusunda artık ülke olarak hem fikiriz bence bu konuda. Fakat erkeklerinde işi zor değil mi sizce de? Neden istediklerimizi bir tık daha açık söylemek yerine yolu iyice dolandırıyoruz? Lütfen istediğiniz şey ne ise hayatınızdaki erkeğe bunu net bir şekilde söylemeyi deneyin bir de. İnsanların genel ilişki anlayışı ben senin hayatına hakim olacağım, sende benim… Bu tarz ile yürütmeye çalışıyorlar ki olayları abartıp özel hayata ihlal yapanlar bile var; sosyal medya hesaplarının şifrelerini istemek gibi.. İlişki nedir sorusuna cevap vermem gerekseydi bir gün... İlişki, insanın her önüne çıkan kişiye ‘’bu benim diğer yarım evet onu buldum’’ şeklinde yaklaşılmaması gerekir. Önce arkadaş olunması lazım, sonrasında eğer güzel bir arkadaşlık kuruldu ise ve vakit geçirirken zaman mekan önemli olmadan sadece o kişi ile mutlu olabiliyorsanız; bir adım daha atma yani flört evresine geçilmelidir. Bu hususta yapılan aktiviteler, gidilen yerler ve tarihler önem kazanmaya başlar ve asıl önemli olan ise hayatınızdaki kişinin ne planlarına engel olmak, ne de sizinkine engel olmasını sağlamaktır… Siz aynı yolda yürüyen ve ortak noktalara sahip iki insan olduğunuzu unutmamalısınız. Çünkü insanların zaten günleri stresli geçiyor; günlük hayatın stresi, ailevi olaylar, iş stresi, trafik, gelecek kaygısı... Günün sonunda nefes almak istediğinizde, iki üç kadeh bir şeyler içmek, konuşmak ve rahatlamak istediğiniz, yanına varmak için heyecanla koştuğunuz, konuşurken heyecanlandığınız, bakarken gözlerinizin parladığı kişi; eğer beraber aynı yolda yürüdüğünüz "O" kişi ise başarılar güzel bir ilişkiye sahipsiniz… Değilseniz, boşa kürek çekip kimseyi yormayın. Aşk'ın tanımını soranları duyar gibiyim.. Bilmiyorum, kimse tarafından çok sevilmedim yada kimseye vazgeçemeyecek uzun kadar değer vermedim. Ben saf sevgi ve dürüstlük arıyorum, yaşlansak dahi sahilde iki bira içebilelim istiyorum, birimizin bir eksiği olduğunda fiziksel veya ruhsal, manevi veya maddi diğeri tamamlasın istiyorum o yüzden elinizdekilerin kıymetini bilin, seviyorsanız söyleyin çekinmeyin Dünya’nın sonu her an gelebilir ve siz geç kaldığınız için pişman olabilirsiniz. Hayat bir gündür, o da bugündür… 26 Yaren’den öncesinde de Özge Çuhadar vardı, Özge Bir Aşk… Benim en büyük yaramdır Özge, canımı en çok yakan olmuştur. Ondan hiç beklemediğim şekilde ihanet etmişti bana. Şehirlerarası otobüste bana i********:’dan gelen bir mesajdı, mesajı maalesef eve girdiğimde görebilmiştim. Kitaplara olan ilgim ve sevgim yüzünden beni ve ‘’Kitap Muhabbeti’’ adlı sayfamı takip ettiği için beni gördüğünde tanımış. Babasından gizli İstanbul’a geliyordu ve yazışmalarımızda bana rahatlıkla ‘’Avcılarda Alican diye bir arkadaşım var, O’na geldim. Ben Ondan hoşlanıyorum ama O benden hoşlanmıyor. Gerçi olsun, hoşlanmasa da olur, ilkim olmayı kabul etti sonuçta. Onunla birlikte olmak için geldim.’’ Demişti. Bu zamanda tanıdığım birçok erkek bu teklifi kabul ederdi. Özge’ye de söyledim bunu ve bence bunun bir hata olabileceğini dile getirsem de beni dinlemedi. Ama konuşmalarımız hep devam etti. Bu kız ilgiyi seviyordu, yaşıtları gibi… İlgi göremediği zaman ilgi çekebilmek adına bazen sınırlarını aşıyordu ama o ilgiyi kazanmak kendisini mutlu ediyordu. Belli bir süre konuştuktan sonra beni İzmir’e davet etmişti, başlarda korkmuştum malum yaş farkı ve toplum baskısı ama gittim. Kahvaltı yaptık Bayraklı Sahilinde öpüştük, teleferiğe bindik, Urla’yı gezdik. Hatta o akşam annesi Semiha Teyze beni akşam yemeğine davet etti, babası Orhan Amca inşaat sektöründe çalışıyordu ve şehir dışındaydı. Bütün gün motosiklet ile gezdiğimizden (amele yanığı dediğimiz tarzda) kollarım yanmış, adeta pancar gibi kızarmıştı. Ama çok güzel bir gündü. Hani derler ya ‘’Güzel anlarda zaman çok hızlı akıp gider’’ diye; öyle olmadı işte. Hem çok güzel zaman geçiriyorduk ve çok mutluyduk hem de zaman hızlı akmıyordu. O günü anlatmaya kalksam saatlere sığdıramam. Sahilde kitap okuduk, fotoğraf çekildik, çiçekçiden çiçek aldık, farklı ilçelere gittik. Ama en can alıcı nokta akşam yemeğinden sonra annesinin kalmamı istemesi oldu. Şok oldum, korktum ve kalmak istemedim ama beni bırakmadılar. Evde kardeşi Hatice ve iki kuzeni vardı. Rahmetli amcasının çocukları. En büyük yakınlaşmamız bir gün beni evlerinin banyosundan aradığında olmuştu, bu güzel ve masum kız ağlıyordu. İçim parçalanmıştı, ağlayan kadınlara dayanamayan biri olarak çok duygusal bir hal aldım. Ama aynı zamanda hayran oluyordum, çünkü çok güzel ağlıyordu. Size saçma gelecek biliyorum ama söyle anlatayım; ağlarken herkes çirkin olur ama bu kız ağlarken çok güzel oluyordu. Güzelliği bozulmadığı gibi o kirpikleri göz damlalarıyla öyle güzel oluyordu ki, gözlerimi o iri koyu gözlerden alamıyor, aynı zamanda da bu dünyanın tüm renklerini o gözlerde görüyordum. Daha sonra inatçılığıyla bir telefon görüşmemizde sırf inadından ödün vermemek için soyunmuştu, tabi her erkek gibi bende biraz etkilenmiştim. O gün o evde kalkmaktan çok korkmuştum, çünkü ben sonunu düşünen bir adam değildim ve gördüğüm kadarıyla Özge de öyleydi. Ali ve Utku’da hastaydı, kemik erimesi vardı çocuklarda ve salonda yatıyorlardı, Özge’de Onlara bakmak için salonda yatıyordu ama korkutucu olan salondaki diğer kanepeye benim için yatak yapmış olmalarıydı. Özge ve ben aynı odada… Olmamalıydık. Özge ‘’Ben yatıyorum’’ dediğinde ben mutfakta annesi ve kardeşi ile sohbeti uzattıkça uzatıyordum, çünkü Özge uyumadan gidersem ateş ve barut olayını yaşayabilirdik. Ki Özge’nin attığı mesajlardan sonra o olayın gerçekleşeceği kesinmiş gibi gözüküyordu ve kaçabildiğim kadar kaçacaktım. Ters bir durumda yakalanmak… Çok rezil bir durum olurdu ve bunu istemiyordum. Belli bir zaman sonra herkes yattı, tabi biz uyumadık. Özge yanıma geldi, aynı kanepede uzandık. Kaçınılmaz sonu yaşadık ve şükür ki yakalanmadık kimseye. Ben annesine yakalanmaktan çok, çocukların uyanıp görmesinden korkuyordum. Sabah kahvaltısını da yaptıktan sonra, elimde bir kupa ve bir kitap hatırası ile İstanbul’a doğru yola çıkmıştım. Aramızda mesafeler vardı ama ilişkimiz çok güzel gidiyordu, Özge yaşı küçük bir çılgındı ama konuştukça çok olgun olduğunu görüyordum. Özge’nin olduğu, hayata ve olaylara bakış açısı, sabrı ve yetinebilmeyi bilen yönü beni kendine çok bağlamıştı. Özge İstanbul’a geliyor, ben İzmir’e gidiyordum. İstanbul’a geldiğinde Özge’yi Galata Kulesine götürdüm. İnsanlar aşkın simgesi olarak görüp, ‘’Kız kulesine kiminle çıkarsan Onunla evlenirsin’’ sözüne inanıyorlardı. Ben bunun bir pazarlama stratejisi olduğunu biliyordum ama yeni düzene yenik düştüm. Kız Kulesi’ndeki sevdiğini göremediği için, Galata Kulesinin yapıldığını ve aslında aşkın değil de ayrılığın simgesi olduğunu bildiğim halde; Özge’me orada evlenme teklif etmiştim. İşte tüm olaylar ayrılığın simgesi olan Galata Kulesi’nde evlenme teklif ettikten sonra başladı… Evlenme teklif ettik, ailemizle de tanıştıralım dedik. Annem zor kadındı; eee haklıydı da, mükemmel bir aşkı yaşıyordu ve çocukları da mükemmeli yaşasın istiyordu. O yüzden olsa gerek hep kız arkadaşlarıma kusur bulurdu. Annem hep uzun kız görmek istese de yanımda, ben hep kısa kızlardan hoşlanırdım. Özge’yi zorlu bir sınav bekliyordu ama öncesinden uyarmıştım ve Özge sabırlı ve olgun olduğundan bu sınavı geçeceğine emindim. Annemi aradım ve geleceğimizi söyledim, bana ‘’Tamam’’ demişti ve Şişli’den Bağcılar’a motosiklet yolculuğumuz başlamıştı ama eve geldiğimizde bizimkiler evde yoktu! Şaka olmalıydı… Aradığımda Maslak’a Leyla Halamlara gitmek zorunda kaldıklarını söylemişlerdi; ben kızmıştım, kız Onlarla tanışmaya geliyordu, Onların yaptıklarına bak… Özge olgunca karşılamış ‘’Olabilir’’ demişti, atladık motora hemen Maslak’a geçtik. Halamların evde kapı duvardı. Şaşırdık mı? Ben şaşırmamıştım, annemin yıldırma teknikleri dedim ama üzülmüştüm, şu an bu kızın yerinde olmak istemezdim diye düşündüm. İstenilmediğini düşünür müydü acaba? Umarım düşünmezdi… Bizimkiler halam ve eniştemle birlikte Emirgan Korusu’na geçmişlerdi, orada yakalık Onları. Şükürler olsun. Bazen çabuk şükretmemek gerekir, Tanrı uyarır bizi zaten ‘’Hayır gözükende şer, şer gözükende hayır olabilir.’’ Diye. Bende erken şükretmiştim, çünkü annemin yüzü betondu ve Özge ile sohbet etmiyordu. Halam ve eniştem durumu kurtarmak için çabalıyordu ve Özge ile sohbet ediyorlardı. Özge, Leyla Halamı ve Hasan Eniştemi çok sevmişti bu yüzden. (Teşekkürler Tiryaki ailesi) Oradan kalkıp gitmiştik ama Özge yolda biletini erteletmiş ve ‘’Böyle olmadı, emir vaki yaptık zaten ayıp oldu. Hata bizim, hatamızı telafi edelim.’’ Dedi, bu kız çok olgundu, sanki kendisi hatalıymış gibi durumu düzeltmek için çabalıyordu ve beni kendisine hayran bırakıyordu. Ertesi gün öğleden sonra eve tekrar gittik, tek sorun Özge köpeklerden korkuyordu ve evde kırk beş kiloluk Rottweiler olan Biber isimli bir üyemiz vardı. Özge’ye korkma diyemiyordum ben bu köpeğe beş yılda alışmıştım. Annem azda olsa yine tepkiliydi ve gözü Özge’nin parmağına taktığım yüzükteydi. Yüzüğün ölçüsünü tam ayarlayamamıştım, Özge’ye büyük gelmişti ve hep dönüyordu, Özge rahatsız olup düzelttikçe ben ‘’Yandık, biri inadına yapıyor gibi, diğeri zaten bu olaya takık gibi’’ diye düşünerek olayların karışacağını düşünüyorduk. Akşam olupta babam geldiğinde (babam anneme göre insaflıdır ve sevmese bile kimseyi üzmeyeceğini bildiğimden) rahatlamıştım. Ama üzüm üzüme baka baka kararırdı; babam hoş geldin beş gittin sohbetinden sonra Özge’ye ‘’Sen Mersinli misin?’’ diye sordu. Ben ‘’Hayır, İzmirli’’ diyeceğim sırada, Özge ‘’Evet’’ dedi. Ben şok olmuştum. Ben memleket sormazdım, askerde bile sormadım ve ayrıca İzmir’de yaşadığı için İzmirli sanmıştım. Babam nasılda bir bakışta anladı diye düşünürken, babam ‘’Tarsus değil mi?’’ dedi. İkinci evet cevabından sonra; Özge ve benim şaşkınlığım artarken, babam ‘’Kızım siz alevisiniz, beni yanlış anlama kültürel fark var bu iş olmaz.’’ dedi. Özge ‘’Hayır, bildiğim kadarıyla değiliz’’ derken sesi titriyordu, içim parçalanmıştı ve yanımdaki kadını daha fazla ezdiremezdim, ezenin kim olduğu fark etmezdi, o kız bana Tanrı’nın emanetiydi… ‘’Alevi yada değil, Müslüman yada değil, Türk yada değil fark etmez. Hiçbir kavram beni Özge’nin beni sevip sevmediği kadar ilgilendirmiyor. O yüzden bunları konuşmanın bir anlamı yok. Biz istediğim sürece tüm dünya hayır dese de bu iş olacak.’’ Dedim. Vay yavrum vay, bendeki cesarette neymiş öyle. Herhalde babamın pamuk kalbine güvenip gaza gelmiştim. Aslında gaza gelmemiştim, yine olsa yine aynı tavrımı ortaya koyardım. Çünkü ben Rıdvan İlter’in kendisine duygusal anlamda en çok benzeyen oğluydum. Babam Beşiktaş ilçesinin Dikilitaş mahallesinde otururken annemi görmüş, annemler altı kız kardeş ama dışarı çıkamıyorlar, (bana görmek nasip olmayan) dedem trafik polisi ve hem sevilen hem de korkulan bir adam. Babama o zaman demişler ki ‘’Rıdvan yapma, Polis Ahmet Egeci’nin kızı O.’’ Babam inatçı ve azimli tabi ki vazgeçmemiş. Ama söyle düşünün; İspanyol paça pantolon, geniş yakalı gömlek, kıvırcık saçlarını uzatmış ama aynı zamanda da milliyetçi bıyığı bırakmış, esmer bir adam. Rivayete göre; dedem polis ya ‘’Uzun saçlı adama kız vermem’’ demiş, babam da ‘’Ben bu saçları kesmem’’ demiş. Saçlar kesilmesine kesilmiş ama dedem ‘’ben bu saçları kesmem’’ sözünü yedirmek için, ‘’Asker tıraşı ol, öyle gel’’ demiş. Babam ‘’olmadım’’ dese de; eski nikah defterlerinde (1980 yılına ait) imzalar atılırken bir fotoğraf oluyor, işte orada babamın saçlar üç numara asker tıraşlı… Eeee babacığım, kimin oğluyuz, yanımızdaki kadını ezdirmemeyi senden öğrendik. Velhasıl, o gecenin sonunda otogarda İzmir otobüsünü beklerken, Özge’nin gözler dolu ve patlamaya hazır bir şekilde bana dönüp ‘’Gel kaçalım, sizinkiler galiba beni sevmedi, beni istemeyecekler ve bizi ayıracaklar’’ demesi ne zaman aklıma gelse yüreğim yanar. Kaçmadık, o gün Özge’ye de söylediğim gibi ne kaçmaya imkanımız vardı nede Özge’nin ailesiyle arasını açmak isterdim. Babam hep ‘’aile önemlidir, sevdiğin kadının ailesiyle aran iyi olsun ve sakın kızla ailesinin arası senin yüzünden açılmasın. Yarın bir gün sen olurda kızdan önce ölürsen, kız kendini yalnız yada yetim hissetmesin.’’ derdi, hep düşünceli ve duygusaldı benim babam. Zaten hep derim, evliliklerin büyük aşklarla alakalı olmadığını. Birbirini seven iki kişi, aynı anda evlilik istiyorsa ve imkanları da o an uygunsa evleniyorlar. Taraflardan biri evlilikten korkuyor yada istemiyorsa zaten ayrılıyorlar. Önemli olan bu şartları doğru zamanda, doğru kişiyle konuşmaktan geçiyor. En sevdiğinle değil, evlilik düşündüğün anda karşına evlilik düşüncesinde olan birinin çıkmasıyla evleniyor insanoğlu. Öyle böyle idare ederken biz, Özge’m İzmir’den Kocaeli Üniversitesi’ne geçiş yaptı. Bana ‘’Sana daha yakın olmak için’’ dese de, temelleri önceden atıldığı için ben evden uzaklaşmak için almış olduğu bir karar olarak düşündüm ama bu karar benim de işime yaradı. İzmit’e gidip gelmek daha kolaydı ve neredeyse ayda birkaç defa gidiyordum, beraber kalıyorduk ve çok güzel zaman geçiriyorduk. Özge ile ilk kopma anımız yurttaki arkadaşlarıyla eve çıktıkları dönemde başladı. Eve taşınıyorlardı ve yapılacak çok iş vardı ama benim gidip yardım etmemi istemiyordu. Ev arkadaşlarının sevgilileri bile oradaydı, Hatta Keşan’da okuyan kardeşi bile sevgilisiyle oradaydı ama ben fazlalıktım. O dönem anlamaya başlamıştım koptuğumuzu. Konuşmalarımız azalmıştı ve bana ‘’Oyun oynuyorum arayacağım’’ diyordu ama i********:’dan ‘’sevgilin benimle konuşuyor’’ diye ekran görüntüleri geliyordu. Evet başkalarıyla konuşuyordu. Sorduğumda ise; ‘’Bütün gün oyun oynadım’’ diyerek bana yalan söylüyordu. Ama bana konuşurken atılan fotoğraflar bile geliyordu ve bazı fotoğraflar o konuşmaların çok masumane olmadığının kanıtıydı. Bunları yaparken biz hala sevgiliydik, benden de ayrılmıyordu. Hatta başta ‘’Uzaktan ilişki olmaz, sana buradan birilerini bulalım’’ diyerek bizi ayırmaya çalışan ev arkadaşı bile ‘’İrfan bunu hak etmiyor, en azından söylemelisin’’ dediği döneme kadar sabretmiştim. Bildiğim bir şey vardı; bir insan sizi mutlu etmiyorsa, o anda mutlu ettiği başka biri olduğuydu… Ve bana bunu kanıtlarcasına mesajlar yağıyor, ekran görüntüleri geliyordu. Ben Özge’ye hep ‘’Bana söylemek istediğin bir şey varsa söylersen, seni anlayışla karşılarım ve o sorunu aşarız’’ diye fırsat tanıyordum ama Özge hep kaçıyordu. Özge sekse en düşkün kız arkadaşlarım arasında ipi kesinlikle göğüslerdi, seks konusunda sınırımız yoktu ve kimseyle denemediğimiz birçok deneyimi denemiştik ve bunları hiç yadırgamamıştı. Ben bir yandan sevdiğim ve son derece uyumlu olduğum partnerimi kaybedeceğim diye üzülürken, bir yandan da parmağında bize ait bir sözü temsil eden yüzüğü taşırken nasıl bunları yapabildiğini anlamaya çalışıyordum. Bardağı taşıran son damla ev arkadaşlarından birinin Özge’nin beni aldattığını söylemesi ve biriyle öpüşürken çekilmiş olan fotoğrafı bana göndermesiyle, ilişkiye son verdim. Ayrılmamızdan sonra, biz ayrılmadan önce sevgililik adımlarını atmaya başladığı Barış ile birlikte olurken yaptıkları ise kendimi kullanılmış hissettirdi. Ben Özge öğrenci ve babasından harçlık almak zorunda kalıyor diye; her para harcamak istediğinde ‘’Ben öderim, baban o parayı sana oku diye gönderiyor, elin adamına yedir diye değil’’ derdim. Özge yeni sevgilisinin biletine kadar alıyor ve sonra parasız kalınca da benim kendisine aldığım yüzüğü satma girişiminde bulunuyordu. Bu beni çok kırmıştı, beni hiç sevmemiş olduğunu düşündürmüştü. Ben beraber içtiğimiz ve üzerine tarih yazdığı sigara paketlerini bile saklıyordum. Orhan Amca bazı şeyleri öğrenip, Özge’yi okuldan almak için yola çıktığında (herhalde bu okuldan alma tehdidi, babalarının yeni nesil gençliğe en büyük kozu); Özge yurttan kaçarak Denizli’ye bir arkadaşın yanına kaçıyor. O ara beni arayıp yardım istediği an bana beni sevdiğini, beni unutmak için bir şeyler denediğini söyleyip ‘’Anladım ki bir Barış, bir Yusuf etmiyormuş. Ben seni seviyorum ve seni bir daha göremeyecek olduğumdan korkuyorum’’ diyerek, bize bir fırsat daha vermemizi istiyor. Beni az buçuk tanımışsınızdır, ben sevgi aşk enayisi olduğumdan hemen kanıyorum. Birkaç gün sonra Özge’yi İstanbul havalimanından alıp, otogardan İzmit otobüsüne götürüyorum. Çünkü babası dönmezse okul kaydını sildirmekle tehdit edip, eğer dönerse annesiyle oturmayı kabul etmesi şartıyla okuluna devam ettireceği sözünü veriyor. Bu arada sevgilisinin numarasını isteyen babasına Özge, Barışın değil benim numaramı veriyor. Çünkü Barış Özge’ye ‘’Beni böyle sorunlara karıştırma, ne bok yediysen kendi başına çöz’’ diyor. Tabi çocuk haklı, herkes benim kadar mal olacak değil ya. Babası Barış Hamdullah Başoğlu’nun varlığını bile bilmezken; beni duyduklarından ötürü kızını kullanan kişi sanıyor. ‘’Biz babadan böyle gördük’’ dedim ya; sevdiğimiz kadını yarı yolda bırakmamak için; babasıyla konuşmamız üzerine otobüse atlayıp İzmit’e Orhan Amca ile konuşmaya gidiyorum. Adam beni orada vursa kimsenin haberi olmayacak ama Sezen Aksu’nun dediği gibi; ‘’Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk’’ mantığı ve cahil cesaretiyle gittim işte. Babasıyla konuşmamızda Orhan Amca ‘’Özge’yi okuldan alacağını ve hatta vuracağını ama ben ve Özge devam etmek istersek Özge’yi affedeceğini ama ilk seçeneği söylemeden bunu Özge’ye sormamı’’ söylemesiyle bir anlaşma yaptık. Özge’yi arayıp çağırdım ve konuşmaya başladık, her zaman ki gibi bana söylemesi gereken bir şeyi olup olmadığını sorduğumda sessiz kaldı. Ama anlaşmıştık, ailenin iznini almıştık, ilişkimiz de Özge’nin okulu da devam edecekti. Özge ayrılmak isterse de, diplomayı alana kadar kimseye söylemeyecektik ve böylece eğitim hayatını garantiye alacaktık. Bu olaylardan ailemin haberi yoktu, hem kıza önyargılı davranmasınlar diye, hem de yarın bir gün kızdıklarında sinirle söyleyip kızı üzmesinler diye hiç anlatmadım. Ama Orhan Amca ailemle tanışmak istiyordu ve ‘’Hazır İzmit’teyken gelseniz iyi olur, annen rahatsız olduğu için uzun yolculuklar yapamıyormuş, hem de arayı açmamış olalım’’ demişti. Tek sorun zaten bir kere atar yaptığım ilişkim konusunda ailemi böyle aniden gitmeye nasıl ikna edecektim. Konuyu açtığımda babam ‘’Oğlum sana zaten kimse kız vermez, bizi İzmit’e kadar boşu boşuna yorma’’ dedi. Adam haklıydı ama ben işimi garantiye almıştım ve oraya mutlaka gidilecekti, ‘’Ben ailesiyle konuştum, verecekler baba’’ diye cevabı yapıştırdım. Ben hızlı düşünen ve hızlı konuşan biriydim ama bu genleri babamdan aldığımı unutuyordum. Babamın cevabı ‘’Sana kız verecek aileyle ben dünür olmam’’ oldu. Adam yine haklıydı, kaç yaşına gelmiştim ne bir birikimim, ne de bir dikili ağacım vardı. Ben bile kendime kız vermezdim, veren aile de muhtemelen ya sarhoştu yada aptal. Yani olayları bilmeyenin böyle düşünmesi normaldi ve babam olayları bilmediğinden böyle bir aile ile muhatap olmak istememekte haklıydı. Neyse ki olaylar öyle gelişmedi, babam muhtemelen ‘’Bu salak oğlana kimse kız vermez, evlenmeden de bu adam olmaz. Bari kızı verecekler gidip tanışalım, bu fırsatı kaçırmayalım’’ diye düşünmüş olacak ki gitme kararına da, aniden söylediğim ‘’o zaman sabah onda yola çıkıyoruz’’ cümlesine de şaşırmadan kabul etti. Gittik, aileler anlaşamayacak diye çok korkuyordum ama anlaştılar. Düşündüğümün aksine Orhan Amca çok güzel bir adamdı. ‘’Ne yaş farkı, ne de para pul önemli değil, her şey yavaş yavaş olur. İmkanı olan da size yardımcı olur.’’ Demişti. Hatta ‘’Oğlum bak isteme yok, bu sadece tanışmak için ziyaret’’ diyerek gelmeyi kabul eden (ruhu şad, mekanı cennet olsun) rahmetli babam, bir ara heyecanlanıp beni balkona çağırarak ‘’Kızı isteyelim mi?’’ diye sormuştu. ‘’Yanımızda yüzük mü var baba, sakin ol’’ dediğimde ise ‘’İzmit’te kuyumcumu yok, çıkar alırız’’ demişti. Çok güzel adamdı babam. Bu yüzden bir kız isteme isteği olduğu için yaptığı her şeye rağmen, yapılan tüm karşılıklı hatalarımıza rağmen, her şeyi unutup Özge’yle evlenmeyi çok istedim. ‘’Babam bile istemişti’’ diye düşünerek her şeyi unutmaya hazırdım, yeter ki yalan dolan olmasın aramızda düşüncesindeydim. Bu istek ve planlar doğrultusunda düşündüm ki, ben İstanbul’da ev kuracak ve o evi geçindirecek kadar para kazanamıyordum. Özge ve ailesinin de kabul etmesi üzerine Amasya’ya yerleşmeye gittim. Planımız ben Amasya’ya gidip işe başlayıp biraz para biriktirecektim. Haziran’da okulların bitmesiyle Özge gelecek ev tutacağız, gücümüz yettiğince eşyalarımızı alacağız ve nikahımızı Amasya’da yapacaktık. Ama sonrasında Barış Bey bana ulaştı ve Özge’nin Barış’a attığı mesajları ve bazı ses kayıtlarını yolladı. Özge Barış’a ‘’Beni sevmediği konusunda yeminler ederek, Barışı sevdiğini’’ söylüyordu ve ‘’kendisini bu durumda yalnız bırakmamasını istiyordu’’… Mesajların tarihiyle bana atılan mesajları karşılaştırdığımda; aynı gün, aynı saat ve hatta aynı dakika da bana attığı mesajda da ‘’Barış’ı sevmediğini ve beni sevdiğini, Barış ile beni unutmak için birlikte olmayı denediğini ama beni unutamadığını’’ yazmıştı. Güvenler alt üst oldu. Neye kime inanacağımı şaşırmıştım. Zaten bir kere verdiğim şansı beni aldattığı halde bana dürüst olmayarak yok etmişti ve her şeye rağmen yine sorduğum ve bilmem gerekenleri söyle dediğimde aynısını yapmıştı. Hatta bir keresinde ‘’Gönül bu Barış’a da kaymış olabilir, ben anlarım bunu’’ bile demiştim ama bana öyle bir şey olmadığını söylemişti. Bunlarla mücadele ederken; Orhan Amca ani bir kararla Özge’yi okuldan almış ve İzmir’e götürmüştü, Özge’de odadan çıkmadan bir hayat yaşayarak kendini bunalıma sokuyordu. Bu bunalım iletişimimizi etkiliyordu, zaten günde on üç saatten fazla çalışarak para biriktirmeye çalışıyordum, zaten bana söylediği yalanları ve acabaları aşmaya çalışıyordum, bir de Özge’nin depresyonu çıktı. Ben çoğu şeyi tek başıma aşmaya çalışıyordum, çünkü Özge yalanları ortaya çıkınca sadece ağlıyordu ve cevap vermiyordu (sonradan Yaren’de aynısını yaşadığımda, bunun yeni nesilin kaçış anahtarı olduğunu anlayacaktım) ve bende kafamda kuruyordum. Tabi Barış’ta boş durmuyordu, bana ekran görüntüleri ve ses kayıtları atmaya devam ediyordu. Bazen gerçekten bilmemenin mutluluk olduğuna inanmaya başlıyorum. Her şeylerini bildiğimiz zaman kimlerden iğrenebileceğinizi bilseniz şaşırırsınız. O dönem Özge’den iğrenmeye başladım, görmek istemiyordum, seks muhabbeti açılsın istemiyordum. Ama ilişkiden vazgeçen yine ben olmadım. Kendisi her şeyin garanti olmadan, düzenim oturana kadar gelemeyeceğini söyledi. Haklıydı, bir mahkemem bana ceza kesmişti ve tutuklayacaktı. Ben karar itiraz etmiştim ama ne zaman ve ne şekilde sonuçlanacağı meçhuldü. Ama bana ‘’Seni tutuklarlarsa ben orada yalnız başıma mı kalacağım, tek başıma ne yapacağım’’ demesi beni üzmüştü. Ben aylardır Amasya’da tek başımaydım, ki sokakta yatıp üzülmesin diye söylemediğim bir dönem olmuştu, yada para biriktirmek için param olmasına rağmen simit yediğim zamanlar. Ben bizim için yalnız kalmayı göğüslerken, O bunun ihtimalinde bile vazgeçiyordu. Hayatın hiçbir garantisi yoktu, evlendikten iki gün sonra ölme ihtimalimdeki sonuçta aynıydı ama O bunu düşünmüyor ve bu örneği verdiğimde o zaman başka diyordu. Evet o zaman başkaydı. Öldüğümde beni beklemek zorunda değildi ve hayatına devam edebilirdi ama diğer durumda beni beklemek zorundaydı. Çünkü babası yaptıklarımdan sonra aksine izin vermezdi. O gün aylarca düşünüp cevabını bulamadığım ‘’acaba beni sevmiyor da kurtuluş için mi kabul ediyor’’ sorusunun cevabını anlamıştım. O dakikadan sonra ben de istemiyordum, ayrıldık… Özge Bir Aşktı ama artık o aşkın bana ait olmadığını biliyordum. Umarım ait olduğu kişiye sadık olur ve mutluluk götürürdü. Bana bu hayatta kimseye güvenmemem gerektiğini bana öğreten kişi olduğu için; kendisine teşekkürü bir borç bilirim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE