10. Bölüm

1395 Kelimeler
“Şu bar kenarında oturan adamı görüyor musun?” dedi dedektif aynı zamanda eliyle de işaret ederken. Onaylar gibi kafamı salladım. “O bizim aradığımız adam işte.” dedi bu sefer. Gözlerimle adamı incelemeye başladım. Göz kenarları hafif kırışmış gözleri baygın bir bakışa sahipti. Ellerine doğru kaydırdım gözümü. Buradan görebildiğim kadarıyla bir yüzüğü yoktu. Oturduğu bar taburesinde adeta mutsuz gözüküyordu. Elleriyle yüzünü ovuşturuyor oflayarak etrafına bakınıp duruyordu. Bir sıkıntısı varmış gibi hissettim. “Anladım.” dedim sesimin en soğuk tonuyla. Zach gözlerini bana doğru döndürdü. Arabadaki olayın üzerinden iki koca gün geçmişti. Hemen bir otele yerleşmiştik. İki gün boyunca hiç konuşmadık desem yanlış olmazdı. Ne ben onun yüzüne bakıyordum ne o konuşmaya yanaşıyordu. Bugün otel odama gönderdiği kıyafet ve diğer eşyalar dışında hiçbir iletişimimiz de olmamıştı. Zach’e kırılmıştım doğrusu. Zamanında onu bırakıp gitme sebebim ailesiydi. Onun iyiliği için ondan vazgeçmiştim. Bunu bilmediği için bana karşı olan tavrını yadırgamıyordum tabii. Ben yaşasam belki bin beteri davranırdım ona. Sadece bu kadar ağır konuşması insanın canını sıkıyordu. Ne de olsa yaşanmışlıklarımız vardı. Saygısızlık etmenin bir mantığı yoktu. Neyse kendi bilirdi. Zach kıyafetleri yolladıktan sonra hemen otelin kuaförüne gidip hazırlanmıştım. Sonrasında beraber buraya gelmiştik işte. Üzerimde siyah uzun dar bir elbise ayağımda ise siyah bir stiletto vardı. Saçlarıma kırık bir fön çektirip kırmızıyı andıran bir ruj sürerek hazırlığımı bitirdim. Zach’in dediği gibi bir ‘bimbo’ya benzemekten öte iş yemeğine gelmiş bir kadını andırıyordum. “Hadi, Annabelle. Zaten çok vaktimiz yok. Ben buradayım, sizi izliyor olacağım zaten.” dedi daha yumuşak bir sesle. Başlıyorduk. Rujumu tazeledikten sonra saçlarımı elimle hacimlendirip elbisemi düzelttim. Ayağı kalkarak adama doğru ilerliyordum ki bileğimden tutan parmaklar beni gitmekten alıkoydu. “N’oldu?” dedim Zach’e bakarak. Elleriyle saçını karıştırıp etrafa baktı. Bir şey söyleyecekti ama kıvrandırıyordu laflar onu sanki. “Belle, bir şey olursa mesaj at, tamam mı? Eğer korkuyorsan yapmak zorunda değilsin. Ben gidebilirim istersen?” dedi endişeli diyebileceğim bir tonla. “Ben giderim, dedektif. Yapmam gereken bir şov var, dimi?” dedim gözüne bakmadan. Kolumu elinden çekerek adama doğru ilerledim. Evet, Anna. İyi hoş laflar ettin ama peki şimdi ne yapacaksın? Nasıl adamı konuşturacaktım ben? Aklıma gelen fikirle hemen bara doğru yanaşıp bir soda söyledim. Çantamdan sigaramı çıkartıp çakmağı arıyormuş gibi yaptım. Hem arıyor hem de yalandan söyleniyordum. “Nerede bu lanet olasıca? Şu çantada bir gün bir şey bulabilirsem gerçekten şükredeceğim. Hah, buldum sanır- Ah hadi ama!” diyerek çantamdaki ruju dışarı çıkarttım. Tam o sırada beklediğim sesi duymamla o tarafa doğru döndüm. “Buyurun, benim çakmağımı kullanabilirsiniz.” dedi adam. Minnet dolu bakışlarımla çakmağa uzanmıştım ki bütün planlarımın çöktüğünü fark etmemle yüzüm aniden asıldı. Parmağında yüzük vardı. “Teşekkür ederim.” dedim duraksayarak. Sigarayı yakarken telaşlanmıştım. Bir plan bulmaya çalışıyordum ki gördüğüm şeyle hemen lafa atladım. “Tekrar, teşekkür ederim. Siz de mi alkol sevmiyorsunuz benim gibi.” dedim çakmağı uzatırken. Bardağında su vardı. “Ben çalışırken içmiyorum.” dedi mesafeli bir sesle. Hemen sanki bilmiyormuşum gibi sorgular bir bakış attım. “Çalışıyor musunuz, anlamadım?” dedim ilgili bir tonla. Eliyle mekânı işaret etti. “Burayı ben işletiyorum.” dedi sesindeki mesafeyi koruyarak. “Öyle mi? Ben, ilk defa geliyorum buraya. Aslında eşimin ailesi buralı. Onları ziyarete gelmiştik fakat, neyse sizin başınızı şişirmeyeyim şimdi.” dedim utanmış bir edayla. “Evlilik zordur.” dedi elindeki yüzüğü işaret ederken. “Anlatın isterseniz dinlerim.” dedi. Sahte bir hüzünle ona doğru dönerek yalan bir hikaye uydurmaya başlıyordum ki telefonuma gelen mesajla oraya döndüm. Dedektif: Sorun mu var, niye ağlıyorsun? Okuduğum mesaj yüzümde bir gülümseme oluşturmuş ki doktor bana dönerek: “Eşiniz yazdı sanırım. Sorun çözüldü mü saymalıyız?” dedi. Hemen telefonu bırakarak “Evet, yazdı ama ben çok kırgınım ona.” dedim ve devam ettim. “Ben hamileyim. Kocam, ailesi ile çok görüşen biri değildir ve biz ne zaman ailesine gitsek ne zaman çocuğumuzun olacağını soruyorlardı hep. Biz söyledikten sonra beni doktora götürmek istediler. Her şey tamamdı. Kontrolleri yaptık. Hiçbir sorun yoktu. Fakat konu isim konusuna gelince benim bulduğum ismi beğenmediler.” dedim saf saf. “Ben de doktordum hatta kadın doğum uzmanıydım, eskiden.” dedi ilgiyle dinliyordu beni artık. “Öyle mi?” dedim saf bir şaşkınlıkla. “Doktor Bey, siz daha iyi bilirsiniz. Ben çocuğumun adını ‘Isabella’ koymak istiyorum. Fakat eşimin annesi ‘Evelyn’ olmasını istiyor ve eşim annesini savundu bana. Sizce hangisi güzel?” dedim sahte bir kızgınlıkla. “Yani, ben pek anlamam açıkçası.” dedi karışık bir ses tonuyla. “Anladım, siz doktorum demiştiniz dimi? Niye bıraktınız eğer özel değilse?” dedim bu sefer. Ağzını yoklamam lazımdı. “Eşim çalıştığım hastanede benim sekreterimdi o zamanlar. Beraber çalışıyorduk. Her gün yeni doğan bebeklere şahit oluyorduk. Fakat bizim çocuğumuz olmadı. O daha fazla buna dayanamadı. Hastanelerden nefret ediyordu artık. Psikolojisi bozulunca ikimiz de mesleği bırakıp buraya taşındık. Bu barın üst katında evimiz var aslında.” dedi eliyle yukarı işareti yaparken. “Öyle mi? Bu yaptığınız çok büyük bir fedakârlık. Benim doktorum eğer doğum öncesi beni bıraksa bir tık üzülebilirdim ama bu konuda yalan söylemeyeceğim. Telefonu bendedir. Hep arar dururum.” dedim gülerek. “Biz kadın doğum uzmanları birebir iletişim halinde olmak zorundayız. Çok risklidir hamilelik. Neler gördüm, nasıl sorular duydum bir bilseniz. Bende ilk hastamın bile numarası bulunur hatta hala konuşuruz.” dedi gülerek. Bingo. Telefonum titredi ısrarla. Dedektif: Belle. Cevap ver. Bir sorun varsa geliyorum. Niye sana bakarak gülüyor? Yeter artık tamam bitti plan falan yok buraya gel hemen. Geliyorum. Son mesajını okumamla duyduğum ses ile kafamı kaldırmam bir oldu. “Hadi gidiyoruz.” dedi Zach asabi bir ifadeyle. Doktor bana baktı. “Hayatım, sana gelme dedim yine geliyorsun. Küsüm ben sana. Uzak dur benden.” dedim tripli bir tonla. Zach yaptığım oyunu anlamıştı sanırım. “Hadi artık, fazla uzattın. Kalk, gidelim.” dedi adeta bir öküz gibi. Doktor bizi yalnız bırakmak ister gibi ayağı kalkınca hemen ayağı kalkıp yalancı bir sancı girmiş gibi yere çömeldim. Bağırıyordum aynı zamanda. Zach hiçbir şeyden haberi olmamasıyla beraber endişe içinde yere çömelerek: “Hey, Belle! N’oldu? İyi misin, cevap ver!” dedi. Doktor da eğilerek: “Sancı mı girdi? Kaç aylık bebeğiniz?” dedi. Zach hızlıca kafasını ona doğru döndürdü. “Bebek mi?” dedi şaşkınlıkla. Araya girerek “Sen beni üzdün diye bebeğimizi düşürürsem seni asla affetmem. Boşanırım senden duydun mu beni?” dedim. Bayılma taklidi yapma vaktim gelmişti. Zach hemen beni kucağına aldı. Doktor üst kata çıkmamız gerektiğini söylemişti. Kapı açılma sesiyle bir kadın konuşmaya başladı. Bunun doktorun eşi olduğunu farz ediyordum. Beni koltuğa yatırıp ellerime kolonya dökmeye başladılar. Yavaş yavaş kendime geliyormuş gibi yaptım. “Ne oldu? Bebeğim, nasıl? Bebeğimiz, nasıl?” dedim Zach’e dönerek. Ağlıyordum, yalandan. Doktor araya girerek “Normal sancı girmesi. Sadece sıklaşırsa eğer bir kontrole gidersiniz. Bugün belli ki kendinizi çok yormuşsunuz.” dedi. Eşine dönerek telefonunu şarja takmasını istedi. Zach yanıma gelerek elimi tutup iyi olup olmadığımı sorarak sonradan anladığı rolünü iyi oynamaya başlamıştı nihayet. Zach’e dönerek “Hayatım bir lavaboya götürebilir misin beni?” dedim. Hemen doktorun eşine dönerek “Kullanmamda bir sakınca yok değil mi?” dedim. “Tabi ki kullanabilirsiniz. Buyurun içeride koridorun sonunda sağdaki oda.” dedi. Zach elimi tutarak beni ayağı kaldırıp tuvalete doğru yönlendirdi. Hemen sağ değil soldaki odaya girdim. “Ne yapıyorsun?” dedi Zach. “Sus, çaktırma.” dedim hemen. Çok gerilmiştim. Hemen komodine giderek şarjdaki telefonu elime aldım. “Belle, sana diyorum.” dedi Zach yanıma gelirken. Şansıma şifre yoktu. Hemen rehbere girerek ‘Eden’ soyadını yazıyordum ki koridorda bir ses duydum. “Daha iyi misiniz? Yardıma ihtiyacınız var mı?” dedi doktor ve devam etti “Neredesiniz?” diyerek kapıyı itmesiyle telefonu arkama sakladım. Birden sırtımı duvarda dudağımda ise dudak hissettim. Zach beni duvara yapıştırmış öpüyordu. Bazen bir koku sizi öyle bir yere götürürdü ya hani, bu tanıdık hissin beni bu kadar çarpmasını inanın ben de beklemiyordum. Öpüşmesine karşılık vererek ağzımı araladım. Zach inleyerek dilini ağzıma soktu. Kalbim küt küt atıyor duygularım birbirine giriyordu. “Pardon, ben sizi bulamayınca-“ dedi doktor ve hemen ayrıldık Zach ile. Zach, doktora dönerek: “Çok özür dileriz, biz eşim yanlışlıkla buraya girdi ve beni çok endişelendirdi, anlarsınız ya. Gönlünü alıyım istedim.” dedi çapkın bir gülüşle. Doktor da gülerek ‘Anladım’ der gibi kafasını salladı. Beraber içeri doğru giderlerken ben de telefonu bırakıp hızlıca dışarı çıktım. Doktor ve eşine teşekkür ederek aşağı inip arabaya doğru ilerledik. “Bulabildin mi?” dedi dedektif bana dönerek. Gözlerimin önüne rehberdeki isim geldi. “Buldum.” dedim dedektife dönerken. Rehberde ‘Evelyn Eden’ yazıyordu. Evelyn Eden, benim annemdi. Isabelle Eden ise ablam.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE