11.Bölüm Kabulleneneme Durumu

2778 Kelimeler
20 gün sonra 1,2,3,4,5,6,7,8,9,10... Boğazım, gözlerim ve kurumuş dudaklarım yanıyordu hissediyordum ama aldırış etmedim devam ettim bu küçük odada, yatağım da günlerdir yaptığım şeye devam ettim. Sadece tavanı izliyordum sayı sayarak günlerin geçmesini ve hemen yaşlanmayı umut ederek ölmeyi sevgilisini nasıl beklerse insan, öyle ölmeyi bekliyordum bu yatakta bu odada. Ne tek bir kelime ediyor sayı saymaktan başka ne de bir yudum su içmiyordum canım hiç bir şey yapmak istemiyordu sadece, bu yatakta boş boş tavanı izlemekten başka bir şey yapmak istemiyordum. Zaten öyle de yapıyordum bilmiyordum kaç gün geçti ya da ay kimseyle görüşmüyordum kimseyi eve kabul etmiyordum gelen telefon aramaları yüzünden, telefonumu en son kırdığımı hatırlıyordum daha fazlası yoktu işte. Günlerdir böyleydim yaşayan bir beden sadece nefes alan bir bedenden daha fazlası değildim canımın acısı bile yoktu artık, hissedemiyordum hiç bir acı hiç bir ses duyamıyordum sanki kendime küçük bir dünya yaratmıştım onun ölüsü ile uyanıyor ölüsü ile yatıyordum, uyuyordum. Ne o ne ben bundan kurtulamıyorduk gitmesine izin vermeyi istiyordum ikimizin iyiliği için bazı geceler sesini duyuyor o denli deliriyor, bazı geceler onu yanımda hayal ediyordum. Her düşündüğüm de önce kalbime bir ağırlık çöküyor sonra ellerim üşüyor ve boğazım yanıyordu Refhan Araslan dudaklarım bunu içten söylediğin de bile, yanıyordu sanki üşüyordum çok üşüyordum. Yaz bitiyordu kış geliyordu ve onun ölümünün soğuk kucaklayışın da daha kış gelmeden buz tuttum yaz aylarının ortasın da ben üşüdüm, ama ne ellerimi ısıtacak elleri ne de bu kırgınlığı kıracak gözleri vardı... Onun yerine kahverengi bir toprak ve mezar taşı vardı geriye kalan ne elleri, ne yaramaz gözleri ne de o haylaz gülümsemesi hepsi bir kara toprak olarak, karıştı avuçlarım içerisine. Benim mezarım bu odaydı onun mezarı toprak farksız değildi ben kendimi buraya kilitledim o ise oraya ben burada nefes alarak ölüyordum o ise, nefes almayarak uyuyordu derin uyuyordu üşüyordum onun bıraktığı acının içerisin de her gün biraz daha kendimi yitirirken nefes almaya çalışmaktan ve her aldığım nefes te boğuluyor gibi hissetmekten üşüyordum. Canım yanarken üşüyordum hergün karnım ağrıyor burnum kanıyor ve tenim git gide sararıyordu ama bunların bir tanesini bile önemsemiyordum, çünkü tüm renkler gitmişti onunla birlikte ayağa bile kalkacak gücüm yoktu belden aşağım tutmuyordu sanki ayağa kalktığım saniye dizlerimi yerde buluyordum. Kanatları kırılmış bir melek gibiydim bu odadan başka bir yere gidemiyordum düşünüyordum çok fazla şeyi aynı anda aynı saniye de düşünüyordum, dediği her kelime beynime resmen işkenceler ederek kazıyordu kendini. " Mezar taşını sevdim bir zamanlar saçlarını sevdiğim kadının " Gözyaşları daha fazla akamadı çünkü bitmişti ağlamaktan artık gözyaşı bile akmıyordu yoktu sadece burnumun ucu sızladı, bu söylediği anı hatırlayarak burnumun direkleri acıdı şimdi tam tersiydi şimdi bu kelime onun için vardı yeniden döküldü ama benim dudaklarımdan farklı kelimeler ile. " Mezar taşını sevdim bir zamanlar saçlarını sevdiğim adamın " Önce kelimeler sonra biz öldük şarkımız ise yaşıyordu bu hikâyeden tek sağa çıkanı oydu... Kelimeler yalnızca zihnim de kaldı dudaklarımdan öpüşünün izi bile silinmişken şarkımız hâlâ öylece hiç bir yara almayarak duruyordu. Benim için sadece hoşuma giden üzüldüğüm de sığındığım o şarkının başlangıç saniyeleri bile canımı yakacak dereceye ne zaman gelmişti? Ben ne zaman bu kadar sığındığım şarkıdan acı ile tenimin yanmasını hissederek kaçıyordum duyduğum saniye o piyano melodisi tenime işliyordu işkence gibiydi o melodiyi duymak adeta canımın gerçekten tenimin gerçekten çekildiğini hissediyordum. Bu his normal değildi bir melodi bu kadar can yakmamalıydı tatlı bir şarkının hafif melodisi boğazıma dizilemezdi dinlerken, benim yatakta öylece salınmama izin vermemeliydi bir şarkı bedenimi piyanonun melodisi gibi narince nazlı nazlı sallıyor ve ben o acının içerisin de kendimi süzülürken buluyordum. Kurumuş dudaklarım banyodan gelen su sesi ile kendini tazeleyerek ıslattı böylece o şarkıyı zihnimden atabildim, zar zor bu yatağa resmen yapışmış bedenimi yatağımın başlık demirlerinden destek alarak kaldırmaya çalışıyordum. Yürüyemiyordum bile belden aşağım adeta yokmuş ya da uyuşuk gibi hissediyordum bildiğin gerçek anlam da, yere sürüne sürüne ilerliyordum banyoya çünkü bacaklarım o günden beridir pek fazla hareket edemiyor istesem bile bir işlev yapamıyordum. Ama bu durumdan korkmadım çünkü artık kaybedecek hiç bir şeyim yoktu bir ya da iki bacak kaybetsem neye zarardı ki? Benim zaten içimde ki o çocuğu kaybetmiştim bu bacaklarımın bu durumda olmasından daha da canımı yakıyordu. Banyoya kulaklarıma gelen nefes seslerim ile ulaştığım da canım yanıyordu bacaklarım sanki kopmuş gibi yanıyordu galiba, bu yataktan artık çıkmam için acil bir uyarıydı bedenimden bana. Ama ben önemsemiyordum bu son günler de kimseyi önemsememe duymama huyum ortaya çıkmıştı ben, ben hicran olmaktan çıkıyordum ben değişiyordum korkuyordum, üşüyordum ben çok üşüyordum. Bu soğukluğu kıracak kimse yoktu onun bal rengi güneşi anımsatan gözleri dışında sanki onun gözlerinin renginde saklıydı gün aydınlığı, ve ben kendi dünyamın güneşini kaybetmiş o gökyüzüydüm. Sürekli geceydi tüm günlerim aylarım saniyelerim sürekli karanlıktı ve ben bu karanlık içerisin de kendimi her gün biraz daha yitiriyor, ve ölümünün soğuk kucaklayışın da her gün biraz daha ölüyordum kendimi bu kucaklamaya bırakmak daha basit geliyordu. Banyoda açık unuttuğum musluğu kapatmaya gücüm bile yoktu kollarımı bile kaldırdığım zaman acıyordu bedenim sanki iflas etmek istercesine artık, kendini bırakmıştı ve ben bu bedenin içinde ki o yük olan ruhtum. Ben kendim değildim banyoda ki ışığın izin verdiği kadar aynada ki yansımama baktığım da beyaz tenim çok solgundu sanki mezarın altında günlerce uyumuşum da, çıkmışım gibi bir solgunluk vardı göz altlarım mordu onu son kez gördüğüm gibi benim de göz altlarım mordu uyuyamıyordum gözlerimin içi bu yüzden kan çanağı tabir-i ne kadar doğruysa ona dönmüştü siyah saçlarım dağınık ve kendinden habersiz şekil de öylede duruyordu. Bu aynada ki bana bakan gözler benim değildi uyayamıyordum onun yüzünü son kez gördüğüm an her saniye aklıma geliyordu göz kapaklarımı kapattığım saniye, onun ezberlemeye çalıştığım o solgun yüzü haylaz bakışlarından eser kalmayan yüzü aklım da hemen beliriyor ve geceleri bana zehir ediyordu ben bazen kendimi kaybediyor ve etrafım da olan biten herşeyi yıkıyordum. Ben onun yüzünü görmek istemiyordum ben onun o solgun yüzünü istemiyordum ama aklım aklım! Deliriyor gibi hissediyordum konuşamıyordum yürüyemiyordum dudaklarım, dudaklarım tıpkı onun gibi mordu tıpkı son kez o güzel yüzünü gördüğüm gibi o mezarın altın da ben ise tam üzerinde uyuyorduk. Dudaklarımın morluğunun geçmesi için hiç yapmayacağım hatta dokunmadığım o kırmızı renkte ki ruju aldım, sürdüm morluk gitsin diye sürdüm onun dudaklarını hatırlamamak için sürdüm, sürdüm geçti önce morluk sonra acılar geçti işte aynada ki hiç tanımadığım o kıza bakarken gülümsedim bunlar gerçek değildi o haylaz adam hiç gelmedi ben yine yurt dışında hayal ediyordum kesinlikle! Bunun başka bir izahı olamazdı hayır ben bunu kabullenemezdim bu kadar basit ölemezdi bir insan hayır, dudağımda ki kırmızı ruju aynada ki bana gülümseyen kıza karşı sildim önce dudaklarımdan yanaklarıma daha sonra ise parmaklarıma bulaştı kan gibi, kan gibi... Bahçe, ela gözleri, bıçak, kan, mermer! Kan! Kan! Kan! Kırmızı, kırmızı kan tıpkı dudaklarımda ki gibi kırmızı tıpkı parmak uçlarım da olan renk gibi kırmızı. O, o ölüyor o gidiyor kan akıyor mermere, kan aktı bileklik bilekliği bana verdiler ben aldım şarkımız, şarkımız. Güldürür müyüm seni bıktırır mıyım bilmem... " Hicran " Banyo da ki o hasret kaldığım resmen sanki çöller de yıllarca yürümüş ve serap görmüş biri gibi susadığım hasret kaldığım, kulaklarımın bir ninni gibi hissettirdiği sesi ben onun sesini duydum. Tenimde ki tüm tüyler diken diken olduğun da onun sesine bile susadığımı kuruyan dudaklarımdan anladım ben kırmızı, ben katildim ben yaptım parlaklarım da kan vardı ben öldürdüm ben koruyamadım tenimde dolanan bu garip ve inceden gelen acı boğazımı yakıyordu ben boğuluyor gibi hissediyordum. " Güldürür müyüm seni ? " Arkamda tam arkam da gözlerimi sıkı sıkı kapatsam da varlığını hissettim sıcak teninin buğusu sıcak nefesinin buğusu tenimden geçiyor, ve beni yakıyordu musluktan soğuk su akarken ben yanıyordum ben ateş basıyordu tenimi ellerimi avuçlarımı ateşler içerisin de yandığımı hissediyordum. Biliyordum gözlerimi açtığım saniye onun ela gözleri tam ayna da karşı da beni izliyor olacaktı biliyordum biliyordum, beni delirtmeye çalışıyordu zihnim bana oyunlar oynuyordu hiç eğlenceli olmayan oyunlar oynuyordu ben parmaklarım titriyordu kırmızı olan parmaklarım titriyordu. Ben korkuyordum ama ondan değil zihnimde ki yarattığım oyunlardan ben çok korkuyordum bir kez daha gerçeklik dışı görüntüsünü görmekten delirmeye başladığı mı hissetmekten ben çok korkuyordum, dudaklarım titriyor parmak uçlarım üşüyor ve kalbim delicesine atıyordu. " Anne " Boğazımda ki tüm o hislere ve günlerdir tek bir kelime bile edemediğim dudaklarımdan titreyerek küçük bir kız çocuğu sesi edasıyla, çaresizce sessiz bir inilti koptu dudaklarımdan korkuyordum sığınacak bir insanı bırak sığınacak bir kelime arıyordum ben. Gözlerimi hızla açtığım da olduğu karanlıktan ışığa alışması zaman alırken o esnada bile bal rengi haylaz gözleri merhaba dedi bana, banyonun parlak mermerinin arkasından boğazımda yeniden kelimelerin doluluğu dizildi ve ben öylece ardım da ki o gözlere aynadan bakarak kalakaldım. Biliyordum tenine dokunduğum saniye bu rüya bitecekti çok iyi biliyordum o hasret kaldığım tenine dokunmazdım bende ölsem de merhemim onun tenin de saklı olsa bile, gitmemesi için yaralı kalmayı göze alırdım ben görüntüsünün gitmemesi için yıllarca bacaklarımı bile hissetmezken böyle durmayı göze alırdım ben. Yeter ki o bakışları kaybetmeyim ben Refhan'ı bir kez değil bi çok kez kaybettim ben yüzlerce kez öldüm, çirkindim onun o bal rengi gözlerine bakamayacak kadar çirkindim gözlerimin altı mor halkalar ellerim ise kırmızı ruj ve sigara kokuyordu hiç bilmediğim tüm kötü alışkanlıklar birer birer huy ediniyordum. Tek çıkar yol sanki bunlar gibi geliyordu yanlıştı ama beni bir kaç saniye olsa iyileştiriyor gibi hissediyordum kalbim de tıpkı odamda ki masanın üzerinde olan, içilmiş sigara külleri gibiydi oradan oraya savruluyor ve bitmişliğin son demlerini oynuyordu. O hayalin dudakları aralarındı aynada ki bakışlarını izlerken ardımda ki gözleri ne bana adım atması ile saniyeler içerisin de bedenine dönmem bir oldu, göğüs kafesim de sanki diğer yarısını kaybetmiş ve bulmuş gibi onu geri istiyor gibi kendini tenim de parçalayarak atıyordu kalbim. İnce narin parmakları parmaklarıma ulaşmak istercesine hareket ettiğin de geri çekildim ellerim bu haldeyken ellerimi tutmasına izin veremezdim suçlu bir çocuk gibi parmak uçlarımı uzattım titreyen parlaklarımı izledi o güneşin tüm rengini kendine saklayan bakışları. " Ellerim sigara kokuyor refhan " Bakışlarının çaresizliğini tenimin yaktığını hissettim ondan korktuğumu hissediyordu bedenim dudaklarım ile birlikte sigara kokan ellerim de titriyordu, yutkundu kuruyan o odada ki mor dudaklarını ıslattı ve rengi yerine geldi sanki korkuyorduk ikimiz de. Ben bunun zihnimin bir oyunu olduğunu o ise hayal olduğunu biliyordu sanki. Tenlerimiz birbiri ile buluşmaktan korkuyordu ikimiz de korkuyorduk çünkü birbirimize dokunduğumuz an, hayal bitecekti ve gerçeğe dönecektik ikimiz de bu bilinmezlik içerisin de kalmak istedik sanki ikimiz de bu an da kaybolmak istedik. " Olsun bu güzelliğinden bir şey eksiltmez ki " Sözleri sanki benim boğazımdan çıkmış gibi o denli düğüm yaptı onun varlığı hayalken bile tanıdığım diğer insanlardan gerçek olabilirdi ki? O şu an sadece bir görüntüydü biliyordum dokunduğum an hasret kaldığım ellerine dokunduğum an gidecekti teni benden musluktan akan bir suyun hızında kopacaktı akacaktı güzel bulduğu ellerimden gidecekti sonsuzluğa yeniden. Parmak uçlarımız yıllar sonra birbirine iz bırakan insanlar gibi yıllar sonra parmakların herhangi bir nesne de buluşması yemin etmiş iki aşık gibi, binlerce yıl binlerce kilometre arasından birbirlerine parmak izlerine dokunan iki kişi gibi ürkerek yaklaştı birbirine önce daha sonra ise sıcak avuçlarımı soğuk teni kapladı. Üşüyordu o soğuktu parmak uçları soğuktu uzaklaştıkça ölen bir şarkı gibi parmakları öylesine soğuyarak gidiyordu avuçlarımdan. Önce avuçlarım içerisin de olan parmaklarının o akan musluğa karıştığını hissediyordum akan bir suyun hızın da, tenimden kopuyordu teni daha sonra gözleri hasret kaldığım gözleri bulanıklaşmaya başladı burcu burcu kokan teni banyodan akarak gidiyordu ciğerlerime veda ediyordu sanki, ve ben gömülür şarkısı odamda ki radyodan çalarken avuçlarımı dolduran ellerinden kalan boşluğa tutunarak acı ile inliyordum. " Refhan! " Geriye tek bir ses kaldı bu acı iniltiye eşlik eden. Güldürür müyüm seni bıktırır mıyım bilmem baktırır mıyım yüzüme eğer güldürürsem... Canımın değersiz bir parça olduğunu hissediyordum çok yakıyordu onun boşluğu öylesine kendini belli ediyordu ki, kanımın tenimden bile çekildiğini hissediyordum herkes bana o acıyan gözlerini dikerek bakıyordu. Ben evimi kaybetmiştim birbirini seven iki insandan biri ölürse gerçek ölen hayatta kalandır derlerdi inanmazdım ta ki o gittiğin de, ölen bendim gerçek ölen bendim bıraktığı enkaz bıraktığı yük çok ağırdı omuzlarıma çok ağırdı taşıyamıyordum onun ölümünün gerçekliğini taşıyamıyordum ben. Ağladım, bağırdım, haykırdım göğüs kafesime yumruklar vurarak haykırdım benden bu acının alınması için dua ettim ben çok kötüydü, kimsenin düşmanımın bile yaşamasını istemeyeceğim kadar çok kötüydü çok ağırdı her saniyeni zehir eden bir gerçeklik vardı. Ve ben günlerdir bununla yaşıyordum onun hayaleti sürekli kafamda kendini belli ediyordu onun ruhu ile uyuyor ruhu ile uyanıyordum her yer de o vardı, onun gözleri, onun elleri onun kokusu her yerde benimleydi. Her attığım adım da her soluduğum nefeste o vardı ona verdiğim sözü devam ettiriyordum. Tıpkı yurt dışında ki o anı gibi hatırladım haykırışlar biraz daha sessiz olmaya ve ellerimin titremesi onu hatırlamam ile durgunlaşmaya başladı. " Babamın yaptığı şeylere sanki artık kalbim dayanamıyormuş gibi hissediyorum hicran " Küçük balkonun tam önün de siyah saçları tatlı bir gece esintisi ile dans ediyor rüzgârla ve dudaklarından yine tebessüm akarken, bu sözleri söylüyor o esnada çok canımı yakmasa da şimdi öyle bir canımı yakıyordu ki bu sözleri sanki hissediyordu. Sanki biliyordu buraya geldiğimiz de olacakları biliyordu hiç gelmek istemiyordu benim aksime gerçekler ile yüzleşmek adına onu kaybettim, onu sonsuza dek kilometrelerin bile olmadığı mesafeye gönderdim ben. Ben suçluydum onu dinlememeliyken yapmadım ellerimde ki kırmızı boya sanki onun kanıydı böyle hissediyordum, canım acıyor gibi oluyordu sanki çok acıyor hem de. " Tek istediğim beni unutmaman yıllar geçse bile sözlerimin hâlâ sana ilk gün ki gibi dokunmasını çok isterdim beni unutma olur mu şeker portakalı? " Tenimde ki kelimeleri ile titreyen dalgalanma acı veriyordu ben onu ve onun sözlerini nasıl unutabilirdim ki, beynim olmasa bile onu hatırlardım çünkü o böyle bir adamdı sözlerinin seni sevdiğini seni sözlerinin bile okşadığını hissettiren bir adamdı. Bir başka anının görüntüleri yeşil gözlerim önüne serildiğin de sessizce sözlerinin bu banyoyu doldurmasını dinledim. " Seninle yaşlanmak istiyorum her anına tanık olmak her düştüğün de kaldırmak tüm o zarif anlara tanıklık etmeyi ve senin adın ne kadar acı ile konulmuş olsa bile yeniden o adı kendi kızımızla iyileştirmek istiyorum " Biz daha kendi kızımıza hicran ismini koyamamıştık bu o kadar ağır geldi ki bu küçücük banyoda nefes alamadım tüm ağırlık tenimden ve ruhumdan, banyonun duvarları arasına akmış gibi hissediyordum bu acıtıyordu canım yandığın da bir telefon uzaklıkta olan insanın rehberde ki ismi çok yakıyordu beni. Aradığım da asla açamayacağını biliyordum o telefon sonsuza dek sustu biliyordum ağladığım omuzu kaybettim onun yaramaz bakışları benim sevgilim değil, arkadaşım, annem, sırdaşımdı. Ben herşeyi kendinde barındıran o şımarık adamı kaybetmiştim. Kabullenemiyordum bi türlü onun sonsuza dek uykuya daldığı gerçeğini kabul etmek istemiyordu beynim hatta tenim bile, kendimi ve bedenimi toparladığım da havanın karardığını bile kapalı perdelerden hissedememiştim ta ki pencereye yönelene kadar. Haftalardır odanın tüm camlarını kapamış ve perdelerini çekmiştim açmıyordum kimsenin beni evde hissetmesini istemediğim için, kendimi bu odaya hapsetmiştim uyuşuk bacaklarım ile aşağı salon katına uyuşuk adımlar atıyordum. Onun tüm kıyafetlerini almayı istiyordum o evde kalmıştı hepsi ama evin kalabalık olduğunu düşündüğüm için gidemiyordum oraya bile, o ev benim cehennemim anılar ise bu cehenneme eşlik eden ateşlerdi sanki. Eskimiş ahşabın gıcırdama sesleri ile inmeye devam ettiğim de evde sanki tüm hayat enerjisi bitmiş ve terk edilmiş bir ailenin geriye bıraktığı anılar kadar yalnız ve acınası olduğunu hissettim. Şu an salonum o hissiyatı iliklerine kadar taşıyordu televizyonun tam önün de bulunan koltuğa bakışlarım sabitlendiği saniye onun hayali aklıma düştü. Birinci sınıf öğrencisiydim daha onu evime ilk kez davet etmiştim ilk başta çekinmişti tabi sonra ise bu baktığım koltuğa oturmuştu, ben ise mutfak ve salonu birleştiren tam küçük koridorun duvarına yaslanmış onu izliyordum. Daha sonra ise o tüm haylazlık barındıran bakışlarını bana yönlendirmiş ve o yaramaz bakışlarına eşlik eden cümlesini söylemişti. " Bu küçücük eve bu küçücük bedeninin uyum içinde ahenkle dans ettiğine hayran kalmakla meşguldüm " Keşke zamanı geriye alabilme şansım olsaydı ona sarılırdım hem de hiç bırakmayacak şekilde keşke onu getirilme ihtimalim olsaydı, keşke yine gitseydi ama yurt dışına falan onu yine bulma umudum keşke olsaydı ama ne umut vardı ne de onu bulabilme şansım. Yoktu asla geri gelemezdi keşke ona sıkı sıkı sarılarak gitme deseydim keşke o gün gitmeseydim beni kimsesiz bırakma dediği gün, keşke kalsaydım şimdi o kadar pişmandım ki dediğim sözlerden yaptığım eylemlerden canım yanıyordu ona dokunamamaktan dokunduğum da ellerimde toprak olmasından çok canım yanıyordu. Mezarına bile gidemedim ben hiç gidemedim görmemek için onun adının yazdığı o mermer parçasına bakmamak için, oraya kazınan isminin beni yakmaması için gidemedim ben. Onu orada nasıl bırakırdım üşürdü onu nasıl oraya koyarak gelirdim ben eve nasıl uyurdum bu yatakta o orada yatarken ben nasıl, burada kalabilirdim boğazıma dizilen gerçeklik düğümleri gözlerimi bile acı hasretle yaktı. Hasretin tutuşan demleri her yere sıçradı her yer yandı kül oldu tıpkı tenimin hissettiği o ateş gibi, tüm bunlar benim delirmeme neden oluyordu ben bunlardan en ama en kolay yöntem olan delirme yöntemi ile kaçmaya çalışıyordum ama yapamıyordum kapımın zili günler sonra çaldığın da olduğum yerde korku ile sıçradım. Umut filizi kalbim de kuruyan kalbimde yeşerdi saniyeler içerisin de o gelmişti sanki o beni almaya gelmişti tıpkı bisiklet getirdiği gün gibi, kapım da beni beklediğini hissettim o ölmemişti evet yaşıyordu beni almaya gelmişti sonunda gelmişti. " Refhan! "
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE