12.Bölüm Şeker Portakalı

4739 Kelimeler
1 Eylül Yaz bitmişti bu şehir her zamankinden daha fazla kalabalık olmaya başlıyordu herkes evlerine ve sorumluluklarına geri dönüyor, ben ise hâlâ odamdan dışarı pek dışarıda ki yaşama katılmıyordum. Daha fazla içine kapanık bir kişilik olmaya ve hasta olsam bile gün de bir paket sigara bitiren bir tipe dönüşmüştüm, açıkçası olduğum tıp ya da kişilik umurumda değildi yalnızca yüreğim de tutuşan bu şeylere her neyse adını bile bilmiyorum bir kaç saniye kaçış yolu bulduğum tüm her şeyi deniyor ve yapıyordum. Hayat ve kader nasıl bir yol çizdi bana o İzmir'den bu şehire gelirken bilmiyordum ama tanıdığım ilk insanı o gün ki gibi bakışlarımı kaçırdığım saniye, gözlerim önün de kaybettim bilemezdim bir otobüs ile geldiğim şehrin hayatıma bu kadar yön vereceğini. Zaten hayatta bu değil miydi? Her şey küçük şeylerle başlıyor ve öyle de bitiyordu kendimi bu dünyaya hatta bu odaya, fazlalık gibi hissediyordum beynimde sürekli tartıştığım konuştuğum bir kişi vardı. Ama bu kişi kim onu bile bilmiyordum ondan bile bi haberdim yeniden eve kimseyi almamaya başladım hiç bir arkadaşım ile, konuşmak veya görüşmek istemiyordum sanki soruları ile herkes beni boğacak herkes onu hatırlatacak bir cümle her an söyler gibi hissediyordum. Kafamda ki benimle sürekli kavga eden ses ise bu korkumu daha da alevlendiriyordu sadece annemden babasının yargısının bittiği, ve ceza evine girdiğini öğrenmiştim kendi oğlunu kendi elleri ile öldüren bir baba daha doğrusu bir katil. Her şey gün yüzüne çorap söküğü gibi çıkmıştı annesinin ölümünün bir intihar değil cinayet olduğu gerçeği ise beni kahretti, o haklıydı son sözlerin de bile haklıydı kendi ölümü ile annesine yapılan haksızlığı ortaya çıkarmıştı. Aslın da mutluydum çünkü o çok özlediği annesine kavuşmuştu ve de Beril'e... Onun hayatında ki acıların çoğunu bilmiyordum benden bugüne dek, o şımarık maskesini takarak saklamıştı tüm gerçekler ise onun dilimin ucuna gelen cümle dudaklarımı yaktı onun ölümü ile her şey tek tek açığa kavuştu. Annem ve babamın arasında ki nefret buzları erimeye başlamıştı hatta 2 gün önce falan kapıma gelerek aile, yemeği yemek istediler bile midem bu durumu kaldıracak genişlikte olmadığı için ikisini de reddettim. Sanki hiç bir yaşantı olmamış gibi davranmaları beni resmen deli ediyor ve kusma hissini beraberin de getiriyordu, anlamıştım odada ki sandalye kenarından pencereden sokağa bakarken bu acının yıllar geçse bile ilk gün ki tazelik ile benimle yaşayacağını anlamıştım. Anılar o kadar fazla vardı ki bu aptal pencereden merdivenli yokuşu izlerken söylediği kelime dudaklarıma hafif bir tebessüm yaydı. " Juliet! " " Beklemek cehennemdir ama beklerim seni " Keşke buradan kaçarak gitseydik keşke onunla kaçmak gibi bi cesareti içimde bulabilseydim keşke buraya hiç geri gelmeseydik, pişmandım çok pişmandım suçlu hissediyordum kendimi tenimden tenini hatırlamamak için banyo da defalarca bedenimi keselemekten çok yorulmuştum. Onun teninin tenime dokunduğu yerler bile acıyordu bu denli bir acı kış gelse dahi içimi soğutmama izin vermiyordu, bana yük gibi gelen herşeyden kurtuldum onunla uyuduğumuz yataktan kitabımızdan, bileklikten ve o özenle sevdiği saçlarım ve kirpiklerimden. Hepsini kendi ellerim ile kopardım ya da kestim kitabı parçalara ayırarak yırttım hepsi kalbimin duracak gibi yavaş atmasına sebep oluyordu çünkü, bir daha kimse kirpiklerimi dünya da ki en güzel şey gibi sevmesin diye koparttım ben. Ailem bu duruma delirmişim gözü ile bakarken bana normal geliyordu çok sıkılıyordum sürekli aynı şeylerin konuşulmasından ve bu sahte aile ortamı muhabbetinden. Uzun siyah saçlarım artık omuzlarıma anca ulaşıyor ve rengi de siyah değil portakal rengiydi tıpkı onun şeker portakalı demesi gibi, kendimi öyle hissetmek adına kendimin onun için ne anlam ifade ettiğimi unutmamak adına şeker portakalı oldum ben. Biraz daha iyiydim biraz daha kendimi ona yeniden yakın hissetme duygusu çok güzeldi derin bir iç çektiğim de dudaklarıma yabancı olan, tebessümü sildim yalnızca ben kısa portakal rengi saçlarım ve ellerim de tuttuğum şeker portakalı kitabım kaldık. Ona her gece bir sayfasını okuyordum uykusun da mutlu olsun diye kitaplar okumaya yeniden başlamıştım ama gerçek şuydu, biz onun için okuduğum kitaplardan daha fazla roman olmuştuk sanki satırlara bizim hikâyemiz sığmıyor hiç bir kalem bizi anlatmaya yetmiyordu. Her okuduğum şiir, her dinlediğim şarkı nasıl seni bilebilirdi ki? Her yerde bir anı varken bu sokak adeta cehennemdi benim için, ama onun dediği gibi bende içimden tekrar ettim. " Beklemek cehennemdir ama ben beklerim seni " Ne o bahsettiği hikâyede ki denizler geri verebilirdi onu ne de bu şehir doğru düzgün veda edemediğim için, içimden binlerce kez veda etmeye çalıştım ben ona ama her bir veda da kendimi kandırdım gidemiyordum bacaklarım sanki buraya sabitlenmiş gibi sanki bu benim lanetim gibi gidemiyordum her bir veda daha fazla aşk olarak dönüyordu. Sesini unutmaya başladığım bir adamın yüz hatlarını ezberlemek için o morga girdim ben unutuyordum sesini, gözlerini, kokusunu ve ellerini... Şimdi acının ne olduğunu biliyorum. Şeker portakalı kitabının sırada ki repliği dudaklarımdan döküldüğün de canım yandı tek bir replik içinde olduğum durumu bu kadar anlatmaya yeterken, uykusuna devam etmesi için okumaya devam ettim iç çekerken ciğerlerim acıdı. " Daha çok anlat " dedim. " Hoşuna gidiyor mu? " " Çok. Elimden gelse, seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum " " Bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz? " " Gider gibi yaparız " Son replik kuruyan dudaklarımdan koptuğun da yutkundum çok acıttı şeker portakalı olmak canımı yaktı, galiba yine rolleri değiştik şimdi ise ben şeker portakalı o ise portuga olduk. Yeni bir sahne yeni bir tiyatro yeni bir perde ama başrollerden birisi yer yüzünde ölü diğeri ise toprağın altında ölüydük, ne sahnemiz kalmıştı birlikte oynayacağımız ne de perde. Bazen kelimeler boğaz da kalırdı ya söylerdin ya da o acının yanın da hiç bir bok temsil etmezdi şu an o anlardan, birisinin içerisindeydim tek başıma o sahnenin tam ortasın da şeker portakalı renginde ki saçlarım ile bekliyordum hiç gelmeyecek olanı bekleme aptallığı rolü bana düşmüştü bende gayet başarılı bir oyuncu olarak o rolü çok iyi taşıyordum. " Portuga " Sessiz sadece sandalyenin gıcırtısı dolu olan odaya bir replik sesi doldu penceremin tam yanında ki boşluğa gözlerim iliştiği saniye, bal renginde olan bakışları karanlık odama güneş gibi doldu ve ben gözlerine bakmakla yetinirken başladığı sahneye devam ettim. " Hımmm..." Bu başlattığı oyuna devam ettiğimi gördüğün de kiraz renkte ki dudaklarına tebessüm yayıldı sıcacık ekmek gibi, yanakların da olan gamzesi huzurla dans etti çehresi içerisin de süzüldü adeta bakışlarımın göz altına girerken. " Hep senin yanında olmak isterdim, biliyor musun? " Devam ettim oyununa. " Neden? " Önce yüzünde ki tebessüm daha sonra bal renginde ki o tanıdığım ışık süzmesi kesildi ve ben onun hayal olduğunu bilsem de, yaptığı hareketlerden ve repliklerden etkilenerek üzüldüm canım acıdı bu bir aşk hikâyesinin iki kavuşamayan genç aşıklarının oynadığı acılı perde gibiydi ve biz birbirimize dikkatle bakarken canım acıdı. " Çünkü dünyanın en iyi insanısın. Senin yanındayken beni kimse azarlamıyor ve " günışığının yüreğimi mutluluk ile doldurduğunu " hissediyorum. " Aramızda ki boşluğu ela gözleri bir kaç adım da doldurduğun da yanıma oturdu sustu hiç konuşmayarak birbirimizi izledik, ve ben hiç bir soru sormadım hayalinin gözlerimden gitmemesi için bakıyorduk uzaktan birbirimize gözlerimi kandırarak yüzüne bakmasam bile kalbim göğüs kafesimden çıkarak bakardı yine de şımarık gözlerine... 1 Yıl Sonra Denizin taş rıhtımlarına dalgalar acımasızca vuruyor ve bu şiddete eşlik eden rüzgâra kısa saçlarım karışıyordu ben ise yeni yeni doğan güneşi izliyordum, bugün günlerden 27 kasım onun doğum günü olduğunu henüz bir kaç saat önce öğrenmiştim. Ailesinden tek tanıdığım kişi anneannesi olduğu için evinin önün de gece yarısı karşılamıştık evine gitmek istedim, neden bende bilmiyordum ama bahçeye bile adım atamadan gözyaşları beni boğmuştu. Bu arada da anneannesine denk geldiğim için öylece konuşmadan kaçamazdım büyük bir ayıp olurdu yalnızca bugün doğum günü olduğunu, ve hiç daha önce doğum günü kutlamadığını dile getirmişti. Hem kendisi benim doğum günü ve çilekli pasta olayıma kızarken aynısını yapıyordu daha doğrusu yapmıştı, o gitmişti üzerinden 1 sene tam 365 koca bir gün geçmişti. Ama ben hâlâ o odadan çıkmayan şeker portakalı kızdım hâlâ canım ilk gün ki gibi yanıyordu sadece alıştığım şey yokluğu oldu, asla onu kaybetmeye alışmadım ben yalnızca yokluğu buna alışmaya çalışırken benliğimi kaybettim ama başarmıştım. Ben kafamda ki o beni yiyerek bitiren sesi susturdum daha az sigara içiyor ve biraz daha fazla yemek yemeye başlamıştım, ama tek aynı kalan şeyler odamdan pek dışarı çıkmamam ve onun ölümü olmuştu. Fırının açılmasını bekliyordum sahil de o benim doğum günümü tam 1 sene önce hatta belki bir buçuk sene önce o bankta, kutlamıştı çilekli pastaları ve doğum günümü yeniden sevdim ben. Ama şimdi sevdiren adam yoktu geçmiş doğum günüm de küçük çilekli pastaya mum dikerek üfledim çünkü biliyordum, o gün beni izlediğini çilekli pastalara küsmediğimi görmesi için yokluğun da mum üflemek çok kalbimi kırdı ama dayandım. Hayal etmiştim yurt dışında ki o geceyi doğum günümü birlikte kutladığımız o geceyi hayal ederek yeniden birlikte üfledik sanki, şimdi ise onun doğum gününü bile yeni öğrenen bir aptaldım kasım soğuğu parmak uçlarımı buz tutturuyor sanki ve uyuşmasını sağlıyordu. Kış erken gelmişti bu sene hatta hafif kar yağışı bile göründü denizde ki dalgaların kıyıya vurmasını üşüyen ellerim ile izlerken, kalbim buz tuttu iç çektim parlaklarımı ısıtacak elleri ne de kalbimi yeniden sıcacık yapacak o adam vardı. Çok üşüdüm ama kimse dışarıdan bunu görmedi içim ruhum titriyordu ona çiçekler almak istedim papatya tıpkı bana getirdiği gibi, ama bu mevsim de papatyalar bile yoktu ona götüreceğim. Tüm gözyaşlarım bu aşkta tükendi artık kendimi aynada göz göze geldiğim kızı ayna da tanıyamıyordum, bir şarkı söylemek isterdim bizim şarkımızı ama sesim acıdan boğazım da olan aptal düğümden çıkmıyordu bile. Bizim şarkımız gömülür herkesin tanıdığı ve keşfettiği o nadide eser olmuştu bazen şarkının altında ki yorumlar da kendimi buluyordum, herkes acı çekiyordu kırılmış öyküsünü oraya anlatıyordu ben ise o şarkının altına sayfalarca yazabileceğim derdi tek bir kelime bile ederek yazamıyordum. Dinleyemiyordum o şarkının piyano melodisi başladığı saniye ıstırap çekiyordum sanki ciğerlerim bile alev alarak yanıyor gibi hissediyordum, aldığım her nefes o şarkı başladığın da beni boğuyor gibi hissediyordum. Yürüdüm sahil boyunca yürüdüm konuşmadım hatta dudaklarımı aralamaya bile gücüm yoktu yalnızca şarkımızı, dilimin altından sessizce mırıldandım bize ait olanı herkesin bilmesi canımı yaksa da şarkımız anlamını yitirse de yine de devam ettim fırına adımlarken. " Bunun için geldim yüreğin de yaşayacak ve seni koruyacağım. Bana inanmıyor musun? " Adımlarım yavaşlamaya başladığın da şeker portakalı kitabından onun sesinden dökülen replikler, koca sahili boydan boya doldurdu o yine benimleydi kafamda ki sesi yeniden benimleydi. " Evet. İnanıyorum. Hayatım da bir kere benimle yer yüzünün en güzel şarkılarını söyleyen bir kuşum oldu yüreğim de." Dudaklarımın arasından zorla ve inilti ile dökülen replikler üşüyen ellerim gibi kalbimi daha da soğuk yaptı, bakışlarımı ayaklarımın ucundan kaldırdığım saniye içerisin de bal renkte ki güneş ışığının yeni doğan o muhteşem rengi gözlerine yansıdı. Saniyeler içerisin de nefesim kesildi kalbimde ki soğukluk artık buz tuttu ve ben o tutan buzun kalbimi kırdığını hissettim, aylardır hayalî görmüyordum rüyalarım da bile aylardır beni ziyarete gelmeyen gözleri muhtaç kaldığım gözleri şu an tam sahilin tam diğer ucunda ki kıyısın da beni izliyordu. Aramızda ki on veya yirmi adımlık boşluğu o üniversite son sınıfta ki ukalalık üzerin de olarak adımladı aynıydı tıpkı kütüphanede ki, o son sınıf şımarık öğrenci gibiydi ben ise karşısın da 24 yaşında ki kadın değil de 19 yaşında ki o ürkek kız oldum. Tebessüm ettim kütüphanede ki o 19 yaşında ki kız ve 22 yaşında ki erkek olduk benim omuzumdan yine çantam kayıyor ve aşkın emeği boşuna adlı eser parmak uçlarım da duruyordu sanki. Aramızda bir kaç adımlık mesafe kaldığın da dudaklarım aralarındı yutkundum boğazımda ki hasret demlerini yutarak, o güzel gün ışığının vurduğu çehresini izledim birbirimizi izledik o benim olmayan kirpiklerimi sevdi ben ise bu sevgiye hasret kalmış şekil de yanağımda ki avucuna daha fazla sokuldum. " Şimdi nerede o kuş? " Gözlerimin kapalıyken bile sesi ile dolduğunu hissettim kalbimde ki şarkıya eşlik eden kuş tam da kendisi iken, boğazım acıdı yanağımı kaplayan sıcak eli tenimden kayarken kısa turuncu saçlarımın diplerinin bile acıdığını hissettim bu soru ile. " Uçtu. Gitti. " Bal renkte ki haylaz bakışları o son sınıf öğrencisi hâlinden birden yetişkin bir erkeğe dönüştü sanki Bal'a su karıştı gözleri buğulandı, sadece izin vermesini istedim ona sarıldığım an kaybolmaması için kafamdan gitmemesi için izin istedim. " Sarılmama izin verir misin? " Dudaklarımdan çaresizce kopan kelimelerim yüreğimi yaktı ayrılmaya mecburduk gitmesine yine izin vermeye mecburdum, arada kaldım ona sarıldığım an gideceğini bildiğimden sarılmak için öldüğümden ama sarılamamaktan yüreğim acıdı. Onda bulmuştum sevgiyi aşkı onunla yaşadığım gözleri şu an sadece hayaldi bunlar o kadar fazla ağırdı ki canımı o kadar fazla yaktı ki, yanaklarımdan sessizce süzülen yaşları tenime bastırarak gizlemeye çalışırken birden bedenimin çekildiğini hissettim. Başım çenesinin tam altında ki boşluğa değdiği saniye derin bir nefes aldım ve bir daha vermedim çünkü verdiğim de kokusunu unuturum diye korktum çok korktum kokusunu kaybetmekten, yaşadığımı nefes aldığımı yıllar sonra yeniden hissettim yüreğim feryatlar kopardı tenim tenine susamıştı gözyaşları yanaklarımdan ki kiri temizlerken gözlerimi kapattım. Parmak uçları sırtım da ki acıları yükleri biliyormuş gibi hafifçe okşadı sardı kendi tenine bedenimi o kadar bastırdı ki, bu baskı şu an umurum da bile değildi kollarımı beline dolayarak kendime bastırdım tıpkı onun yaptığı gibi. Benden gitmesin diye kendime sıkıca bastırdım gitmesine izin vermemek adına boğazımda ki tellerin beni boğduğunu hissederken sarılmaya devam ettim şu an zamanın durmasını istedim ona yakınlaştığım da durmasını istedim, ölseydim keşke kiraz renkte ki dudakların da dudakları bir zehir olsaydı ve ben ölümlü keşke o zehri içerek öldürseydim kendimi öldürebilseydim yanına gitmek için. Yasladığım başımı göğsünden çekerken kısa turuncu saçlarım sakallarına karışarak kaydı ben bağırsam bile o duyamazdı hiç bir şey ulaşamazdı ona, ölseydim keşke yanağımı kaplayan avuçların da yutkundum yeniden o acı tadı ittim geriye ama fayda etmiyordu. Gözlerimi gözlerime bakan bal rengine karşı kapattım ölmek istedim ölmeyi bile beceremeyen gerize kalının teki olmaktansa, onun dudaklarından kalan zehir ile ölmek istedim. Biliyordum dudaklarına dudaklarım değdiği saniye kıyamet kopacaktı dudakları, dudaklarım kıyametti. Ama ölmek için onun dudaklarından daha güzel bir Azrail seçilemezdi değil mi? Hayal bile olsa beni öldürmesini istedim boğulmak istedim dudakları en dip çukur olsa bile düşmek istedim içerisine, nefessiz kalmayı seçtiğim zehrimi içmek istedim kiraz renkte ki dudaklarına soyulmuş dudaklarım uzandı. Parmak uçlarım üzerinde durduğum da boyuna yetişmek için kalkındım gözlerimi açmadım tıpkı 19 yaşında ki o hicran gibi, o birinci sınıf öğrencisi kız gibi üşümüş dudaklarımı sıcacık bir his kapladı sıcak dudakları dudaklarım ile buluştuğu saniye onu kendime çektim. Gitmesini istemiyordum hayır hayalinin yeniden ellerimden uçarak gitmesinden istemiyordum kendi zehrimi içmek, ve onun yanında ki o boş yere sonsuza dek girmek istiyordum onun dudakları bir mezarlıktı ben ise ömür boyu misafiri. İçerisine düşmek istedim tamamen orada uyumak orada uzanmak istedim yanaklarımdan süzülen yaşlara, eşlik etti ince parmakları dudakları dudaklarım da kaç dakika ya da saniye durdu bilmiyordum ama ölmedim ölmüyordum. Ölmek için öptüğüm dudakları yeniden bana hayat veriyordu sanki nefes alamıyordum ama iliklerime kadar nefes aldığım, hissiyatı çok tuhaftı neyin nesiydi bu böyle ama dudakları dudaklarımdan koptuğu saniye denizin o kıyıya vuran dalga sesleri gibi öylece sertçe tökezledim. Gözlerimi açtığım saniye karşımda boşluktan başka ve denizin o acımasızca sahile vuran rüzgarından başka hiç bir şey yoktu, dudaklarımda kalan zehri hissettim bu his hayal bile olsa dudaklarım da bu kadar gerçek iken delirmeye başladığımı düşünüyordum. Az önce yaşadığım garip olaya kimsenin tanık olmadığına emin olmak için güç bela dengemi yeniden sağladığım da etrafıma baktım, ama kimse yoktu sadece bu acımasızca kıyıya vuran dalgalar turuncu kafam ve ben vardık. Ela bakışları yeniden hayaldi bana haramdı sanki o bana ne kadar çok istersem onu o kadar uzağıma düşüyordu sanki, dudaklarım da tuhaf bir sıcaklık hâlâ etkisini taşırken parmak uçlarım o tatlı ama bir o kadar acı sıcaklığa değmek adına dudaklarıma gitti. Kalbimde ki boşluk dudaklarıma yansıdı bir kaç dakika içerisin de ben kendimi bildim bileli eksiktim zaten, derin bir iç çektim sahil boyunca yürümeye devam ederken kafamda ki sese onunla dans ettiğimiz saniyeler eşlik etti. Bana ellerini ver hayat seni sevince güzel yoluna adadım ben gel kaçma güzel... Yurt dışında ki evimde dans ağladığım gecenin bir kaç dakika sonrası birlikte bu şarkı eşliğin de dans ettiğimiz hatıra kalbimi deldi, hatıralar ölü insanın geride bıraktığı en acı şeydi ondan bana kalan da dolu hatıra vardı ellerimde sadece zaten. Fırının otomatik sürgülü kapısı açıldığın da aşağı sokağa kadar ne zaman geldim bilmiyordum fark etmemiştim bile, yeşil yorgun gözlerim büyük kocaman pastalarda gezinirken küçük şirin çilekli bir pasta fark ettim. Onu istedim tıpkı onun bana yurt dışında aldığı pastaya benziyordu çilekli pasta ama bu sefer tek yiyecektim yine, o bugün 26 yaşına girmişti hatta o hâlâ 25 yaşında ben ise yanında yaş alıyordum. Bundan bir kaç yıl sonra ben ondan büyük olacaktım o ise hep 25 yaşında olacaktı ağlamadım aksine tebessüm yayıldı dudaklarıma, bugün onun doğum gününü ilk defa kutlayacaktık keşke o küçük yaralı erkek çocuğuna çok iyi bakabilseydim diye içimden geçirirken tüm dikkatim dağıldı. " Hicran! " Alçin'in sesi ardımdan kendini belli ettiğin de yutkundum bakışlarım fırının betonunu ve duvarlarını izlemeye başlarken nasıl kaçmam gerektiğini bilmiyordum, kaçmaya didindim avuç içlerim korku ve mahçup hissi ile terlemeye başladığın da fırının çıkış kapısına yöneldim. " Sen " Dedi boğazında ki kelimeleri yutarak. " Sen bu değilsin kendine bir bak hayatta olmayan ölü birini sevmek ne kadar mantık işi bir düşün " Ölü birini sevmek ne kadar mantık işi bir düşün. Yutkunamadım arkadaşımın dediği cümleler son darbesini vurdu kalbime zaten son bir darbe yemeyi bekleyen kalbimin sızısı, yüreğimde aktı tıpkı gözlerimden yanaklarıma akan yaşlar gibi daha fazla konuştu daha fazla saçma sapan cümleler söyledi onun hayali ile kafayı yeme noktasına gelmişken tüm içimde biriken duyguları özgür bıraktım. " Kes sesini sus kes sesini! " Tezgahın üzerinde hazır olan pastayı kucağıma alarak hızla uzaklaştım oradan yangına bir benzin dökmek gibiydi sözleri, daha fazla harlandı içimde daha fazla yandım koştum kafamda ki sözler beynimi kemirirken düşünce bulutları yeniden kafamın üzerinde dolanırken o gecenin görüntüleri gözlerim önün de binlerce kez tekrar oynatma tuşu varmış gibi geriye sararak kendini izletirken koştum. Yara almıştım ama yara aldığım da gideceğim adam evinde yoktu o bir ölüydü ben ise ölüme aşık olan adımlarım mezarının tam, ayak ucunda durduğun da dudağımda ki teni kalbimi acıttı kucağımda tuttuğum çilekli pastayı dikkatle toprağının üstüne koyduğum da gözlerim gözyaşlarından başka bir şey göremiyordu. Ellerim titriyordu ben benim annem bile olan adamı toprağın altında bilmekten çok kırıldım bu kırgınlık kelimelere, ömür boyu kilit vurdu sanki dilim çözülemiyor içimde ki acıyı kimseye dökemiyordum o hayatıma birden girmişti ve girdiği gibi öyle de çıktı. Birden onun ölümü ile baş başa kaldım ben işte bu beni en çok yiyerek bitiren şey bu olmuştu. Cebimde ki sigara kutusunu utanarak kenara ittiğim de başım yere eğildi o hiç böyle şeyler sevmiyordu görüntüsünün aksine, refhan sigara kokusuna bile tahammül edemeyen birisiydi üzerine benim bu kokuya karşı hasta olduğumu öğrendiğin de sigara içilen ortamlardan beni hep sanki küçük bir çocukmuşum gibi uzak tutmaya çalışırdı. Şimdi ise ben cebimde taşıdığım sigara kutusundan utandım mezarı karşısında cebimde ki çakmağı sonunda bulduğum da, mezar taşına baktım orada ki isim ve soy isim kalbime kazındı sanki baktığım saniye. Refhan Araslan Yaşları tenime hızla bastırdığım da mezarının üzerinde ki pastaya bir tane mum diktim parmak uçlarım ile pastaya, siper ederek mumu yaktığım da gözlerimde her ne kadar yaşlar olsa da gülümsedim onun mezar taşına gülümsedim. " İyiki doğdun şımarık adam bir sürü güzel sözler etmek isterdim sana ama buna bile yorgunum galiba özür dilerim umarım bağışlarsın beni ve bu sigara kokan toprağına değen ellerimi senden sonra çok şey değişti saçlarım mesela saçlarımı boyadım fazla yemek yememeye başladım her okuduğum kitabın satırlarının altını çizdim sana vermek için eğer olur da bir gün gelirsin ya diye kitapların hepsini o beni izlediğin pencerenin önüne bıraktım " Yüzümde ki o yalancı mutlu maskesi düştü onun sürekli yüzünde taşıdığı maskeyi taşımayı beceremedim ben, çilekli pasta bile hüzünle baktı bana üzerinde tek dikili olan muma üflediğim de bakışlarım ve tebessümüm yere eğildi. Mezarlıktan ayrılalı bir kaç saat olmuştu yürüyordum sokağın ara sokakları beni nereye götürürse oraya yürüyordum kafamda ki tüm, fırında duyduğum sözler dolaşıyorken derin derin iç çekiyordum beraber hayata direndiğim dostumun böyle sözleri söylemesi canımı acıtmıştı. Hırkamın cebinde ki son sigara dalına uzanırken ellerimin buz gibi olduğunu fark ettim sigara dalı parmaklarım da, gözlerim ise onun evinin önünde ki bahçeli siyah kapıda durdu. Dönüp dolaşıp yine buraya geliyordum adımlarım sanki ezber yapmış gibi bu sokağı benden habersiz bedenimi sürüklüyordu beraberinde, hatıraların verdiği acı tebessüm dudaklarıma yayılıyorken sigaramdan dumanlar çektim içime. " Ellerine hiç yakışmıyor " Bakışlarım ve tüm dikkatim sesin sahibini arıyorken sağ tarafım da ki kadını yeni fark ediyordum sessizliğe ve düşüncelere o kadar fazla, dalmışım ki kadının sesi ile sıçramam ve dumanı yutmam bir olmuştu. Öksürmekten nefes alamama derecesine geldiğim de boğazımda ki dumanın yuttuğum acısı ile gözlerim buğulandı, yanımda ki kadın ise bedenimde ki arasında olan boşluğu doldurarak yanıma geldi. Sırtıma bir kaç küçük vuruş yaptığın da gözlerim ela renginde ki gözlerini izliyordu tıpkı onun gözlerine benziyordu, ve ben daha fazla öksürüğe boğuluyordum sırtıma değen ellerinden kurtulmak için kendimi ondan geri çektiğim de birbirimize baktık. " Siz kimsiniz? " Önce bakışlarında ki doluluğu silmek için yanaklarına akıttı akıttığı saniye tenine hemen saniyeler içerisin de görmemem için bastırdı, daha sonra benimle aynı yaşlar da görünen kız parmak uçlarını utanarak ve siyah saçlarından düşen kaküllerini kulağının ardına nazikçe koyarak gülümsedi. " Ben Reha, Reha Araslan " Parmak uçlarım da hâlâ tüten mentollü sigarayı duyduğum soy isim ile yere attım bakışlarımı daha fazla bir şey söylemesi için, ela gözlerine dikmeye devam ettiğim de elini bir açıklama yapana kadar sıkmamaya karar verdim. " Refhan'ın kız kardeşiyim " Kelimeleri bu demirli kapının önüne bir bomba gibi düştüğün de kızı dikkatle inceledim gözleri tıpkı onunki gibiydi bal rengi, saçları siyahtı ince telli ama sık tıpkı onun gibi, kumral teni ve kiraz renginde ki dudakları onun bir kopyası gibiydi kızın gözlerine baktığım her saniye kalbim kırıldı sanki. Bana daha önce hiç bahsetmemişti onun hayatı ile ilgili bir kez daha hiç bir şey bilmediğimi öğrenmek canımı acıttı, yutkundum kızın parmaklarına parmaklarım karıştığında gözlerimin dolmaması için herşeyi denedim. " Sen abimi tanıyor musun neyin oluyor? Arkadaş mısınız? Bu arada adın ne? " Parmaklarım tuttuğum elinden soruları ile kayıyorken bu soruları sorması o bilmese bile canımı yaktı tıpkı abisi gibiydi, konuşkan hiç susmayan ve şımarıklık ile parlayan ela gözleri vardı gülümsemesi sürekli yüzünün tebessüm içinde duruşu tıpkı abisi gibiydi. Bu bana işkence gibi geldi onu kaybetmişken bir benzerinin tekrar karşıma çıkması canımı yaktı ve içimde bir şeyler kopardı derin şeyler. Derin bir iç çektim sorularına yanıt vermek için boğazım da dizilen düğümleri tek tek yuttuğum da gülümsemesine karşılık verdim. " Hicran adım hicran " Gözleri ve tebessümü ışığını dudaklarımdan dökülen ismim ile kaybetti sanki beni tanıyormuş gibi gözlerimin içine derinlik ile bakmaya başladığın da, ela renginde ki gözlerinin dolduğunu görüyordum neden böyle bir tepki vardı anlamama bile fırsat vermeden aramızda ki boşluğu kapatarak bedenini bedenime sıkıca bastırdı. Sıkıca sarıldı sanki uzun zaman önce kaybettiği birini bulmuş gibi öyle sarıldı bana bende buna karşılıksız kalmayarak sıkıca sarıldım, ağlıyordu sessizce içini çekerek gözyaşları döküyordu duyuyordum ama benim ağlayacak gözyaşım bile kalmadığı için tepkisiz kaldım. Sıkıca sardığı bedenimden bedenini yavaşça çektiğin de gözyaşlarını tenine bastırdı ve o ışıklı tebessümü yeniden geldi dudaklarına, baktı uzunca beni izledi sanki yaşadığım her şeyi biliyormuş gibi baktı gözlerime. " Abimi özlüyor musun? " Dedi boğazında ki düğüm konuştuğun da bile sesine yansırken. " Ben çok özlüyorum mesela " Ayaklarımın dibin de hâlâ bir kaç küçük tutuş yapan sigarayı ayak ucum ile ezdiğim de söndü acaba kalbimde ki tutuşan şeylere de, ayak ucum ile ezsem böyle söner miydi diye düşündüm çünkü cidden Reha'nın sorduğu sorular canımı acıtıyordu aylarca susturmaya çalıştığım sesleri yeniden getiriyordu kulaklarıma. Sorusuna bir yanıt bulamayınca sadece omuzlarını silkti ve siyah demirli kapıyı iterek bahçeye adımladı gözleri her yeri özenle süzdü, sanki bu ev ona acı şeyleri hatırlıyor gibi gözlerini kapattığın da yutkunduğunu gördüm kelimeleri boğazına diziliyormuş gibi acı çekmeye başlayarak boğazını parmak uçları ile tuttuğun da onu izlemeye devam ettim. İçinde dakikalarca süren iç hesaplaşmalar yaptığın da sonunda içinde ki sesi yenerek sürgülü balkon kapısına gitti sürgüyü sertçe ittiğin de içeri adımladı, bende peşinden kendimi gitmek zorunda kalmış gibi hissederek yürüdüm bu eve yıllar sonra girmek cehenneme girmekten farksızdı ama onun kız kardeşini tek başına bırakmak istemedim acı çekiyordu tıpkı abisi gibi. Ne yaşandı bu evde neler oldu bilmiyordum tek bildiğim şey abisinin gözlerin de sürekli saklamaya çalıştığı acıyı tanımamdı, Refhan hiç mutlu olamadı sanki kız kardeşi de öyle gibi duruyordu büyük salonda durduğumuz da kızın gözleri dikkatle etrafı incelemeye devam etti evde ki ölüm sessizliği bir kez daha kendini korurken o gün yaşanılan herşey aklıma geldi. " Bu ev abimle benim çocukluğumuzun mezarlığı hicran " Dedi. Sesinde ki titreme ve o çok iyi bildiğim düğümden konuşamama durumu kendini belli ettiğin de sustum konuşmasını bekledim, onu dinlemeye ihtiyacım varmış gibi hissettim onun da dinlenmeye ihtiyacı vardı çünkü. " Annem öldükten hemen sonra bu eve taşındık babam ben ve selma yani senin annen " Kaşlarım alnım da gerildiğin de geçmişi ve beni bilmesi beni şaşırtmıştı daha yeni tanıdığım kızın beni bu denli tanıması biraz, korkmama sebep olduğun da portakal renkte ki kısa saçlarımı çekmeye başladım. " Abim gelmedi orada kaldı babama karşı çıkarak ama bunun bir bedeli oldu asla bize ulaşmama bedeli kendi başına orada kaldı yıllarca birbirimizden haber alamadık buna izin yoktu çünkü " Her söylediği kelime de çiçek gibi olan kız biraz daha susuz kalarak soldu sanki. " Yıllar sonra üniversite sayesin de buraya geldiğin de abim çok kötüydü artık o çocuk değildi sürekli herşeyi şakaya alan biri olmuştu bunu kalkan olarak gördü ve bana bunu aşıladı " Gülümsedi yüzü yeniden sanki anlattığı herşey gözleri önün de canlanıyormuş gibi salonu izlemeye devam ettiğin de sessiz kalmaya devam ettim. " Burada çok büyük kavga oldu abim babamı katıl ilan ettiğin de daha yeni İstanbul'a gelmişti bu kavgadan sonra biz bu evden gittik abim tek başına kaldı " Salonda ki bakışlarını gezdirme olayı benim bedenim de durduğun da baştan aşağı beni süzdü acının verdiği ağırlık omuzlarına yük olduğun da, bu kaban biraz onun yaşına büyük gelmişti yüzü bile çöktü saniyeler içerisin de aramız da ki kısa mesafeyi kapattığın da yutkundum. " O kızın ölümünden sonra abim daha da karanlığa düştü bir sürü psikolojik destek alması için uğraştım ama reddetti sürekli o mutlu maskesini taktı o kız öldükten sonra ama o melodi hep onunla kaldı bazen içine içine ağladığını şahit oldum " Beril olayını yeniden duyduğum da garip olmuştum bana o yokuşta sarıldığı an aklıma geldi. "Gizli gizli görmeye geliyordum abimi ama babam sonunda yakaladı bizi ve beni buradan gönderdi sırf abime destek olmayayım diye o karanlığa daha da düştü biliyordum hissediyordum " Yanaklarından sözleri bittiği saniye kelimelerinin acısı akmaya başladığın da üzüldüm hem de çok üzüldüm onun bu kadar acı çektiğini bilmemek, kalbimi kırdı onun yaraları vardı dizime yattığı gün ağladığı gün gibi o çok acı çekmişti ve bana bir tanesini bile dememesi resmen beni burada öldürdü. " Arada telefon da konuşuyorduk bana senden söz etti sesi neşeli geliyordu yıllar sonra neşeli " Bir kız var kocaman yeşil gözleri var ama kalbi tam tersi kupkuru kalmış kahverengi toprak olmuş ama bu hâlde bile benim dünyamı aydınlatmaya yetiyor" Demişti " Bir kız var kocaman yeşil gözleri var ama kalbi tam tersi kupkuru kalmış kahverengi toprak olmuş ama bu hâlde bile benim dünyamı aydınlatmaya yetiyor... O zamanlar ki aptal oluşuma çok kızdım yine çok kızdım o benim için böyle sözler söylerken ben ona başka bir adam için ağlamıştım onun kalbini, bende çok kırdım herkes gibi oldum ona acı verendim dayanamıyorum demesi kulaklarım da yankılandı ben aptaldım o aşık... Bu bizi imkânsız kıldı bizim için başka bir zaman, başka bir dünya olacaktı biliyordum zincirsiz tamamen özgür olduğumuz doya doya seni seviyorum kelimesini söyleyeceğimiz bir dünya olacaktı. Burada olmadı bu dünya da olmadı başka bir zamanda başka bir otobüs durağın da yeniden onu bulacaktım, ama bu kez kalbim kupkuru olmayacaktı bu kez farklı son olan hikâyeye adım adım yürüyecektik biz bu kez engeller geçmiş yoktu. Onun ölümünü kabul ettim ben onu kaybetmeyi değil asla kaybetmedim yanım da yine olmayışı onu sevmeyeceğim anlamına gelmiyordu, ben onu burada o beni orada bekleyecekti biliyordum. Gururla şımarıklık maskesi gözlerin de parlarken dudaklarında ki o kiraz rengi parlarken gamzesi yanakların da dans edecekti, bizim şarkımız devam ederken dans etmeyi bıraktık ama bu şarkının bittiği anlamına gelmiyordu o şarkı son bulana kadar gücünün yettiği yere çalana kadar onu bekleyecektim. Çünkü gerçek aşk böyleydi onun dudaklarından döküldüğün de ismimi bile yeniden sevdim ben, ben hicran olmayı yeniden sevdim adımın anlamı sonsuza dek bizimle kaldı acı,keder,ayrılık ama yine de sevdim. Onun bana yeniden hicran diye bağırmasını özledim ben bana bakışını, o sıktığı ve nefret ettiğim parfüm kokusunu ve siyah saçlarını karıştırmayı çok özledim ben. Bir ölü insanı sürekli kafanda ve kalbin de taşımak çok zordu ona kızgındım aslında bana bu acıyı kendisinin bilmesine rağmen, yaşatmasına kızgındım bazı günler gereğinden fazla onu ve ekmek paketlerimizi arıyordum etrafım da. Çok özlediğim de resimleri yetmezse ne yapacaktım? Ya sesini, ya kokusunu özlersem buna nasıl katlanacaktım her dinlediğim şarkı her okuduğum kitap her baktığım yer Refhan ismi ile kendini sayıklıyorken ben nasıl iyi olacaktım. Bilmiyordum benim hikâyemin sonu nasıl bitecek bilmiyordum... 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE