4.Bölüm İngiltere

4593 Kelimeler
Yarım saattir herşeyi toparlarken telefon aramalarım ve kapı zili eşlik ediyordu bana ama ben ikisini de umursamadım, daha doğrusu umursamamayı tercih ettim kimsenin beni teselli edecek cümlelerini duymak istemiyordum. Bunun düşüncesi bile beni yoruyordu tüm kıyafetlerimi ve diğer gerekli eşyalarımı toparlamak saatlerimi almıştı, bol bol düşünme fırsatı yakalamıştım bu arada kendimi, geçmişi, annemi, bizi... Geçmişte kalan bir aşk hikâyesi bizim tam ortamıza aramıza düşmüştü ela gözleri ile şimdi bu aşkın gerçekliği, ve kendi aşkımın gerçekliği savaşıyordu hangisi kazanacaktı bilmiyordum ama kazanan bir tarafın olmasını istedim mi onu da bilmiyordum gerçi. Tüm valizlerimi salon ile bitişik küçük koridora çıkardığım da derin bir iç çektim telefon aramaları hâlâ devam ediyordu, ve ben buna gözlerimi devirmekten başka bir şey yapamadım sanki annemin gelişi ile şoka girmiştim bu şok bende saniyeler içerisin de herşeyi umursamaz bir insan yapmış gibiydi kafamın içerisin de konuşan kendi sesim kapımın hemen önünden gelen ses ile aniden kesildi. " Hicran aç kapıyı lütfen kızım konuşalım sana herşeyi anlatayım " Sesi benim özlemim ile 4 sene boyunca yanmaya devam ettiğim evimin içerisin de yankılandı ve ben yine bedenimin yıkılmaması için, kendimi en yakınımda kalan duvara attım yutkundum boğazımı sıkan binlerce tele rağmen yutkundum. Onun o kızım kelimesini duymak beni resmen boğuyordu beni resmen öldürüyordu derin derin nefes almamı sağlıyordu, o tek bir basit kelime benim dudaklarımı yıllardır yakan anne kelimesi gibi o kızım kelimesi de boğuyordu. Gözlerimi kapattım kapattığım da ise sessizce döküldü yanaklarımdan gözyaşları hissettim, bunların tüm bir rüya olmasını istedim yine o ela gözlü adamın yanın da uyurken rüya görmek istedim böyle olsun istedim. Ama olmuyordu yıllardır özlemi içimi kemiren kadının sesi gerçekti ve benim evimin içerisine doluyordu, benim annem beni aşkı uğruna terk eden annem gerçekti ve benim bir adım uzağım da ismimi sayıklıyordu bunların hepsi gerçekti. Ama bunların hepsi ne kadar gerçek ise ben delirmeye o kadar yaklaşıyordum mezuniyet günüm de başıma neler geldiğini düşünüyordum, hayatımda ki en büyük görülmeyen buz dağı açığa çıkmıştı bayağı sert çarptım açığa çıktığın da o dağ aslında. Ve şimdi ona çarpmanın verdiği sersemlik ile öylece ortada geziniyordum olanlara karşı ne tepki vereceğimi, hangi duyguyu yaşayacağımı bilmeden öylece gitmek için hazırlık yapıyordum. Sahi ben ne yapıyordum? Tüm bu gerçekleri ardım da bırakarak nereye gitmeye çabalıyordum, gitsem bile ne zamana kadar kaçacaktım sanki? Gerçekler benim gerçeklerim buydu ve ben bu gerçekleri kabullenmek yerine ardıma bile bakmadan gitmek için hazırlık yapıyordum. Derin, derin herşeyin farkına vararak nefes almaya başladığım da bedenimi yavaşça soğuk zeminin üzerine bıraktım, benim annem gelmişti ve ben bir kere bile onun kokusunu ciğerlerime çekemedim. Aramız da binlerce kalp kırıklığından oluşan camdan bir köprü vardı sanki anneme kavuşmak için o yakınım da görülen ama, bana çok uzak köprüyü geçmem gerekliydi o köprü nefret, sinir, kalp kırıklığı ve o küçük kız çocuğunun yarattığı köprüydü kalbimde. Ve ben o köprüye adım attığım an kırık cam parçalarından ayaklarım kesiliyor, ve bunun acısı ve yarası kalbime kadar uzanıyordu. Yıllar önce ki kelimelerim kendi düşüncelerime duvar gibi engel olduğun da hicran dudaklarıma parmak uçlarım yavaşça dokundu, şimdi ben kendim ile çelişiyordum yıllar önce ki hicran şimdi ki düşüncelerim ile büyük bir ikileme düştü. Ben gitsem bile tüm bu gerçekler burada kalmayacaktı ki benimle birlikte gelecekti nereye gidersem gideyim, nereye kaçarsam kaçayım, tüm bu gerçekler ve acılar beraberimde gelecekti biliyordum. Benim tüm bunlarla yüzleşerek gitmem lazımdı ancak bu sorunlarla yüzleştiğim de ardımda, gerçekten ardımda bırakmış olacaktım. Artık kaçmanın saklanmanın, bi çaresi yoktu ben normal bir yetişkin insan gibi hayatımı alt üst eden insanları veya sorunları karşıma alarak yüzleşmek ve konuşmak zorundaydım. Yurt dışında bu sorunları düşünerek kafayı yeme raddesine gelmek istemiyordum gittiğim yerde huzur istiyordum, sakinlik istiyordum, sessizlik istiyordum kendim ile baş başa kalarak kendimi dinlemek istiyordum. Bu acıları düşünmek değil. Derin bir nefes bıraktığım da küçük salonuma karıştı verdiğim yorgunluk nefesi yutkunduğum da, kapının ardın da kalan hasreti ile yanıp kül olduğum annemin sesi geldi kulaklarıma, parmak uçlarım kapının kulpunda titreyerek durdu. " Kızım " Gözlerimi aniden kapadım sanki tenim ve kalbim binlerce yangının ortasın da kalarak yanmış gibi acıdı ne yapacağımı bilemedim, bir adım uzaktaki kapımın arkasında ki annemin varlığının gerçeği canımı çok yaktı. Parmak uçlarım öylece kapı kulpunda dondu kaldı gözlerimden tenimi yakan ateş yanarken gözyaşlarımın düşmesine izin verdim, parmak uçlarım kapının kulpundan kaydığın da kapının ardında kalan annemin varlığına dokunmak istercesine kapıya korku ile parmak uçlarımı koydum. Hissediyordum varlığını, tenini, sesini, kokusunu... Hissettim ama dokunamadım yapamadım, yapamazdım olmazdı ona çok kızgındım, ona çok kırgındım, onu çok özlemiştim ama ona ne kadar özlem biriktirdiysem hepsi nefrete ve sinire dönüştü. O benim canımı çok yaktı şimdi hiçbir şey olmamış gibi ona sarılamazdım, onu öpemezdim, onun kokusunu içime çekemezdim. Parmak uçlarım kapının arkasında kalan varlığının hayalinden ve kapıdan kaydığın da, ağlamaklı bir kaç küçük hıçkırık yayıldı salona. Hemen parmak uçlarımı dudaklarıma bastırdım eğer duyarsa annem çok üzülürdü ona ne kadar öfke dolu olsam da kıyamazdım, o benim hiç büyümeyen hicranımın yaralı kızımın annesiydi dokunmaya kıyamadığı annesi... Kapının eşiğine bedenimi bıraktığım da ağlamaktan nefes alamadım ama devam etti gözyaşları benden izinsiz, dökülmeye yanaklarımdan sessizce ne kadar öyle o kapı eşiğin de soğuk parkenin üzerin de sessizce ağladım bilmiyordum. Parmak uçlarımı baskı yaptığım dudaklarımın üzerinden yavaşça çektiğim de, boğazım da olan binlerce düğüme rağmen sessizce kapıya fısıldadım. " Annem..." Yorgun bedenimi ve ağlayan gözlerimi ve kalbimde ki küçük yaralı kızın bağırmasını bastırarak ayağa aniden kalktım, kapımın ardında ki gerçeği daha fazla yok sayamazdım beklemek çok aptalca olurdu ben zaten yıllardır beklemiştim o camda, o sokakta, o parklarda, odamda, salonda, mutfakta, okulda... Ben zaten nefes aldığım her yerde, her saniye, her dakika yana yana beklemiştim şimdi beklemek yoktu ağlamak yoktu şimdi o gerçek benim kapımın arkasında duruyordu. Hiç düşünmedim gözlerimi ağlamaktan yanmış gözlerimi kapattığım da kapıyı hiç düşünmeden açtım, açtığım saniye kokusu burun direklerimi sızlattı nefes aldım mı bilmiyordum bile gözlerim kapalıyken bile gözyaşları tenimden aktı. Gözlerimi korkarak yanma hissi ile yavaşça açmaya başladığım da aynı göz rengime sahip kadının yeşil gözleri ile karşı karşıya kaldım, az önce vücudum ve tenimin yandığını hissederken şimdi vücudum üşüdü tenim buz gibi oldu sanki öyle hissettim. Hiç bir şey dökülmedi dudaklarımdan yalnızca nefes sesimin bile durduğunu ve sessizce bizi izlediğini veya dinlediğini hissettim, mahallede ki herşey susmuştu herşey bizi izliyor veya dinliyor gibiydi. Yalnızca şu an karanlığın içerisin de karşımda kalan annemin yeşil gözleriydi öylece duruyorduk ne ben tek bir adım atabildim, ne de annem tek bir adım ile bana gelebildi. Çok fazla pişmanlık vardı çok fazla kırgınlık çok fazla söylenmemiş kelimeler vardı ama biz bir cümle dahi etmedik, edemedik sanki anne kız değil de birbirini çok iyi tanıyan iki yabancı gibiydik daha doğrusu ben annemi doğru düzgün bile tanımıyordum. Benim annem hangi rengi severdi, hangi yemeği en çok severdi, hangi hayvanı severdi, nelere gülerdi, nelere ağlardı benim annem nasıl sarılırdı nasıl öperdi ben bilmezdim. Gerçi annemde bilmezdi hangi rengi sevdiğimi, hangi filmlerden nefret ettiğimi, ekmek yemeyi çok çok sevdiğimi. Kitapları, kahveleri ve bir de az bilinen şarkıları sevdiğimi ve sevdiğim adamı ilk aşkımı gerçek aşkımı bilmiyordu. Annem benim hayatımda olup biten hiçbir şeyi bilmiyordu bugün mezun olduğumu bile bilmiyordu boğazımda dolup taşan, acıyla oluşan düğümleri yutmak istedim ama yapamadım yalnızca sessizce fısıldadım binlerce tel boğazımı sıkıyormuş gibi hissederken. " Anne " İkimizin de aynı anda yanaklarından yavaşça yaşlar süzüldü derin derin nefes alma seslerimiz birbirine karıştı, titreyen parlaklarımız birbirimize uzandı sanki vücutlarımız bile bu anı hissediyor ve birbirlerine kavuşmak için can atıyor gibi aynı hareketleri yapıyordu. Beklemedim onsuzluk ile yıllardır kalbimin soğuklara esir olduğu yerden o kız çocuğu, o kırılmış küçük kız çocuğu annemin sıcaklığını hissetmek için ölüyordu yıllardır bekliyordu ve ben onu daha fazla bekletmedim. Kalbimin tam ortasında yıllardır estiren ve bedenimi bile titreten o soğukluğu ısıtmak adına kendimi annemin kollarına bıraktım, sıcak teni, kokusu, anne kokusu... Hissettim anneler hep böyle tanıdık sıcacık, evindeymiş gibi sanki şiddetli yağmurdan evine geldiğin o ilk dakika sıcaklık o tanıdık sıcaklığı hissetmek gibi miydi? Anneye sarılmak... Titreyen parmak uçlarım sırtın da gezindi sanki annemin gerçekliğini yalan olmadığını hissetmek istedi bedenim, ve kalbimde ki o kız ben sıkıca annemin bedenime sığındım kalbimde ki o yaralı çocuk annemin kalbine sığındı. Ben bedenine yaralı çocukluğum kalbine sıkı sıkı sarıldık sanki annem o gittiği gün, sabahlara kadar ninniyi söyleyerek sessizce ağlayan o küçük kız çocuğunun yanına gitmiş ve sarılmış gibi hissettim. O küçük hicran esir olduğu o yataktan annesinin gelişi ile kurtuldu ben buradaki anneme, küçük kız ise yatağında ki gittiği gün ki annesine kavuştu yaraları sarıldı annesinin ardından çıplak ayak ile sokağa çıktığı ayakları üşümedi bu sefer. Çünkü onları ısıtacak annesi geri gelmişti büyük hicran bu sefer sessizlik içerisin de anne diye ağlamadı, çünkü annesine şu an sımsıkı sarıldı yıllarımın kollarımın özlemle beklediği kokusunu ve tenini o kadar çok bedenime bastırdım ki. Hıçkırık seslerim bile daha yeni kulağıma geliyordu daha yeni işitiyordum annemin kokusunu taşıdığı saçlarına gömüldüm, saçlarının her telini öpmeye çalıştım yüzündeki bütün noktalarda öpücük izlerimin olmasını istedim. Dizlerinde uyumak, parmak uçlarının saç tellerim arasında dolaşmasını istedim, bana dondurma almasını, beni parklara götürmesini beni salıncakta sallamasını bunları istedim. O küçük hicran yaralı hicran bunları yaşamak için yıllardır bekledi ama, aması vardı benim ismim bile uğuruna beni bıraktığı adamın koyduğu isimdi. Hicran. Çocukluğum ağladı, çilekli pastam yere düştü, küçük hicran birden küstü ve yıllardır esir tutulduğu yere kendisi gitmek istedi ve ben buna engel olmadım. Parmaklarım sıkıca sardığım sırtından kayarken sıcaklığı da birden gitti bedenimi yavaşça evimin içerisine, doğru çekerken geriye adım atmayı durdurdum gözlerine baktım gözlerimden binlerce yaş akarken gözlerine baktığım bana çok yabancı olan annemin gözlerinin de ağladığını ve yanaklarından usulca gözyaşlarının döküldüğünü gördüm. Parmaklarım yandı annemin gözyaşlarını silmek istedim içim gitti ama nefretim hepsinden büyüktü, beni bir aşk uğruna terk eden annemin benim çocukluğumu mahveden bir annemin gözyaşlarını silemezdim. " Olmaz..." Dudaklarım titrerken gözyaşlarımı tenime bastırdım hayır anlamın da gözyaşları yanaklarımdan silmeme rağmen akmaya, devam ederken başımı salladım yapamazdım benden sığındığım sevdiğim adamı bile almışken affedemezdim... " Ben affetsem bile çocukluğum affetmez anne " Yutkundum kendi sözlerim merdivenli yokuşun ıssız sokaklarına yayıldığın da kalbimi kırdı karşımda yeşil gözleri ile, ağlayan kadın dudaklarını araladı ama konuşmasına izin vermedim kalbimde tuttuğum yangının feryadı kadar acıyla çıktı konuştuğum da sesim ve kelimeler. " Sen benim çocukluğumu çaldın! Annemi çaldın! Ailemi çaldın! Tüm bunlar yetmezmiş gibi onu benden aldın anne sevdiğim adamı bile benden aldın..." Gözyaşlarını daha da sert tenime bastırdığım da bir kelime bile duymak istemedim dudaklarından bedenimi de kırılmış çocukluğumu da, merdivenli yokuş sokaklarından alarak kendimi eve attım kapıyı sertçe yüzüne örttüğüm de gözlerine bile bakmadım. Kapıyı kapattığım kapı kulpunda parmak uçlarım kaç dakika durdu bilmiyordum yalnızca ağladım içimde kalan, ve taşmak için son günlerini sayan tüm gözyaşlarını özgür bıraktım gözyaşlarım bitene kadar ağladım. İçimde birikmiş gözyaşları bitene kadar öylece durarak ağladım parmak uçlarım kapıda, kalbim ise annemin varlığının yanında kapının tam arkasında olarak ağladım. Gözlerim yanıyordu saatin kaç olduğundan bile habersizdim bugün en mutlu günüm olmasına rağmen ben saatlerdir ağlamıştım, düşünüyordum herşeyi düşünüyordum geçmişi, şimdiyi, geleceği... Artık düşünmekten kafayı yeme noktasına gelmiştim düşünmekten başımda bitmek bilmeyen ağrılar oluşmaya başlamıştı, evdeki tüm eşyalarımı topladım sadece bir kaç küçük eşyamı bırakmak istedim ardımda eğer benim şımarık prensim gelirse burada hâlâ olduğumu bilmesini istedim bana ulaşmasını istedim. Koca valizlerim ile salonumun ortasına yavaşça dolan akşam karanlığı eşliğin de evimi son kez inceledim, burada kızlarla çok anım olmuştu bu duvarlar benim gerçek aşkım adına döktüğüm tüm gözyaşlarına arkadaşlık etmişti bu ev benim bir parçam olmuştu. Şimdi evimi bir öksüz gibi ardımda bırakmak beni kırıyordu ama bu eve geri gelmeye söz verdim, avuçlarım içerisin de olan Davy jones kutusunu sıkıca sardığında parmaklarım Refhan'ı bularak bu eve adım atmaya söz verdim. Belki aylar belki yıllar, belki günler sürebilirdi ama ben buraya şımarık ela gözlerinin ellerini tutarak bu eve girmeye söz verdim, müzik kutusu üzerine söz verdim. Derin bir nefes aldığım da hayatımda ki tüm herşeyi düzeltmeye başlayacaktım bunun tek çözüm kaynağı ise, onun ela gözlerini hangi cehennemin dibinde ise bulmaktı. Sonra Refhan'ın ellerini tutarak tüm gerçeklerle yüzleşmeye gelecektim ikimizin ortak geçmişi ile aşkımız yüzleşmek zorundaydı, ve ben ela gözleri olmadan bunu yapamazdım o kadar gücüm yoktu onun varlığı olmadan onun göğsündeki huzur bulduğum sığınağım olmadan bunlarla yüzleşemezdim. Ağlamaktan acıyan veya yüksek ihtimal kızarmış olan yeşil gözlerimi pencerede ki yeni yeni süzülen ay ışığına çevirdim, yutkundum kuruyan dudaklarımı hafifçe ıslattığım da gülümsedim dudaklarım ile onun ela gözlerini hayal ederek aya bakarak gülümsedim. " Ve benim dudaklarımdan dökülen ışıkların altında bile güzelliğini belli eden ela gözlerine iyi geceler dileği dilemem gibi " Parmak uçlarım valizin soğuk metal kulpundan kayarak göğsüme gittiğin de avuç içimi kalbime bastırdım, bir elimde Davy Jones müzik kutusu diğer elimde kalp ritmimin vuruşlarını hissederek gözlerimi kapattım. Ben hazırdım yeni hayatıma başlamak için tüm yaralarımı sarmak için hazırdım, babama saatlerdir düşünerek yazdığım mesajı sonunda göndermeye karar verdiğim de geri döneceğime dair söz verdim. Kendimi de babamı da iyi edecektim bunları yapabilmek için buralardan bir an önce uzaklaşmam gerekiyordu, yurt dışında kendimi işe veya başka şeylere odakladığım da bu üzücü olayları fazla düşünmemiş olacaktım. Saçlarım soğuk hava limanının rüzgarına esir düştüğün de öylece bir kaç insanın olduğu hava limanının terminalinde oturuyordum, yaz aylarının tam ortasında olmamıza rağmen buranın içerisinde inanılmaz bir esinti hakimdi ve bende açıkçası bundan mutluydum. En azından gözyaşlarımı tenime bastırmak zorunda kalmıyor rüzgârın onları öylece savurmasına izin veriyordum, boş bir koltukta öylece saatlerdir oturuyordum hava limanına kalkış ve iniş yapan uçakları izliyordum gözyaşları yanaklarımdan süzülürken. Saatler önce merdivenli yokuşa hüzünlü bir veda yapmıştım o yokuştan ayrılmak, fırının kapanmış olan camından kopmak biraz bana zor gelmişti anılar onlardan birden kopmak benim için kalbimi çok acıtsa da zorla veda etmiştim. Bu kötü anıları bir gün belki de yıllar sonra unutacaktım çünkü bir gün onunla bu acı anıların olduğu yerlerde, çok güzel yeni anılar elde edecektik birlikte acıların olduğu anıları silecek ve yerine güzel anılar inşa edecektik. Umudum içimde kocaman filizlenen umudumu bu büyük ve soğuk hava limanı terminali içerisin de bile büyütmeye devam ettim, kafamın içerisin de şu an kimse yoktu sanki bu şiddetle esen rüzgâr beynimin içerisin de dolaşan anıları bile almış ve rüzgârına katarak savurmuş gibi hissediyordum. Tek aklımda oluşan düşünce acaba refhan giderken neler hissetmişti? O arabada arkasından bağırdığım da neler hissetmişti, bana içinde biriken cümleleri var mıydı? Kalbinin ortasına bir cam kırığı gibi batan kelimeler var mıydı söyleyemediği... Benim yaptığım gibi defalarca her dakika, her sabah, her gece, her saniye kavuşma hayalleri kuruyor muydu? Defalarca geçmişte söylediği cümleleri hatırlıyor ve benim gibi değiştirmek için ölüyor muydu? Benim gibi yıllardır kokusunu taşıyan o ekmeklerden, fırınlardan kaçıyor muydu? Benim gibi özlemden delirme noktasına geliyor muydu? Bilmiyordum... Bu soruların bir tanesine bile verebilecek bir yanıtım yoktu çünkü bu soruları soracağım ela gözlerinin, yerini bile bilmiyordum yüzünü bile unutuyordum, unuttum. Sadece tek bildiğim yıllardır kalbimi yakan ismi ve o kilometreydi. 3.940,4km... Aramızda var olduğunu bildiğim tek şey buydu tek şey aşkımız ve buydu. Tüm bu düşünceler arasında kaybolmaya ve yeni düşünceler içerisine aynı zamanda girmeye başladığım da, sessiz hava limanı içerisinde ki terminalde ismim yankılandı gözlerim ardımdan gelen sesi takip ettiğin de oturduğum yerden hızla ayağa kalktım. " Hicran! " Babamın nefes nefese adımı haykırması tüm terminalin içerisin de ve kulaklarım da yankılandığın da öylece duruyordum, şaşkınlık gözlerimi ve bedenimi etkisi altın da tutmaya devam ettiğin de babamın bana gelişini izlemeye devam ettim. Hızlı adımları bedenimin bir kaç santim uzaklığın da durduğun da yutkundum gözyaşlarım hâlâ sıcaklığını tenimde, koruyorken yeniden gözlerimin sıcak yaşlar ile dolduğunu hissettim neden geldiği hakkında fikirler yürütmeye başladığım da sıcacık tenine üşümüş bedenimi aniden kendine çekerek bastırdı. Babamın kokusu ile zaten son ağlama demlerime geldiğimden dolayı kokusu ciğerlerime dolduğun da, gözyaşları benden izinsiz süzüldü babamın göğsüne gözyaşlarım sessizce akmaya başladığın da fısıltısı kalbimi acıttı. " Gitme kızım birlikte halledebiliriz sende annen gibi gitme..." Boğazımda taş gibi yükselen düğüm yüzünden ağlama hissi daha da tüm bedenim de ve hislerimde yayıldığın da, son dediği kelimeler de kalbimin kırıldığını hissettim ve kırılma sesini tüm bedenim de duydum gibiydi. Sende annen gibi gitme... Gözyaşları tenimden usulca süzüldü ama içimde o kadar fazla yangınlar vardı ki terminalin içerisin de esen rüzgarlar bile, soğutmadı kalbimi gözlerim yandı, kalbim acıdı, boğazım da ki taş düğüm hissi kendini tekrar ve tekrar etti. " Söz ver gittiğin de bile geri döneceğine ne olursa olsun iyi olacağına iyileşeceğine ve geri döneceğine söz ver kızım" Parmak uçları saç tellerimden şefkatle aktığın da yutkundum başımı göğsünden yavaşça çektiğim de parmak uçları, saç tellerimden aynı saniye kaydı ve gözyaşı döken gözleri aynı şekilde ağlayan gözlerime baktı. Gözyaşları yanaklarımdan süzülürken yeniden gözlerimin babamın bakışları ile dolduğunu hissettim, dudaklarımın titremesine ve burun direklerimin sızlamasına hakim olamadığım da sessizce fısıldadım. " Acıyor baba nefes alamıyorum gibi burada nefes alamıyorum baba" Kelimelerim havada asılı kaldığın da boğuk sesim sessiz terminalin içerisine doldu gözyaşları içeri de esen rüzgarlara karıştığın da, babam yanaklarından süzülen yaşları tıpkı benim yaptığım gibi elinin tersi ile yanaklarına geri bastırdı. Derin bir nefes verdiğim de tüm bu olan şeylerden daralmıştım çok sıkılmıştım herşeyin ters gitmesinden ve kaçmak istediğim de ise, herşey sanki daha berbat oluyormuş hissine kapılıyordum düşünceler yine beni esiri yapmaya başladığın da sessiz terminalin içerisine uçak anonsum yankılandı. İngiltere istikametli uçağımız 40 dakika içerisin de kalkış yapacaktır. Yutkundum babamın bakışlarından bakışlarımı kaçırmak için etrafımız da az da olsa olan insanları izliyordum daha fazla, kendime acı çektirmek istemiyordum babamın her bakışın da her gözyaşların da kalbimden bir parça eksiliyor gibi canım yanıyordu. Gözlerimden sessizce süzülen yaşları tenime sertçe bastırdığım da valizlerimi toparladım parmak uçlarım, valizimin metal kısmını o kadar çok sıkı sıkı tutuyordu ki vücudumda dolaşan gerginliğin sebebi ise bu hüzünlü vedaydı biliyordum. Ama başka yapabileceğim çıkış noktam veya hareketim yoktu burada iyi olmam için bir neden yoktu, ama sanki orada veya başka bir ülkede, bi yer de onu bulma hissim çok kuvvetleniyordu sanki buralardan gidersen eğer onun kalbine yaklaşacağımı hissediyordum. Derin bir nefes verdiğim de şakaklarıma giren ağrıyı umursamamaya çalıştım yıllardır her düşüncelerimde bu baş belası, başımı bedenimden attırmak isteyecek kadar olan ağrı bana eşlik ediyordu. Yine de şimdi umursamak istemedim çünkü ben yeni bir hicran olmaya gidiyordum yeni bir hayatım, yeni bir kişiliğim, ve kalbimde taşıdığım gerçek aşkım... Parmak uçlarımın üzerinde dikkatle durduğum da gözlerimi sıkıca ve güvenle kapattım babamın yanaklarından süzülen yaşların eşliğin de, yanağına küçük bir buse kondurduğum da sessizce fısıldadım. " Söz veriyorum " Parmak uçlarım üzerine geri yavaşça indiğim de gözlerimi aynı yavaşlık ile açtım babamın yorgun ve kırışmış gözleri ile, gözlerim son kez birbirine baktığın da dudaklarım da olan anlamsız bir tebessüme yenik düştüm bakışları karşısın da. Boğazımda binlerce cam parçası vardı babamın gözlerinde ki kırıklık kalbimden boğazıma işledi, daha fazla bu çemberin tam ortasın da odak olmayı istemedim valizlerimi telaşla peşimden sürüklediğim de koştum ardıma bakmadan koştum. Kalbimde onun kocaman aşkı dudaklarım da anlamsız tebessüm ve bacaklarım da 3.940,4 kilometreyi kapatma isteği ile sanki ona gidiyormuşum gibi koştum, uzun saçlarım hava limanının rüzgarına tekrar bir şarkı dizesi gibi zarifçe ve uyum içerisin de karıştığın da tebessüm yerini gülümsemeye bıraktı... Bedenime bıçak gibi saplanan ağrılar ile gözlerimi açtığım da kaç saat boyunca bu koltukta, uyuduğumu bilmiyordum uyuşmuş bedenimi ve ağrıyan eklem yerlerimi umursamayarak oturduğum koltuktan yavaşça doğruldum. Uçağın kanat kısmına yani pencereden dışarı bakışlarımı çevirdiğim de güneş bir tablo gibi gerçek ve gerçek olmayacak kadar güzel olan, bulutların içerisinden yeni yeni doğarken sabah olmaya başladığını anladım. Derin bir iç çektiğim de gözlerimi hemen eskiden olduğu gibi sıkıca kapattım parmak uçlarım göğsüme doğru zarifçe ürkek şekilde, yaklaştığın da avuç içimi kalbime bastırdım o kadar hızlı ama aynı zamanda huzurlu hissederek atıyordu ki sanki o çok yakında gibi hissediyordum. Sanki Refhan Araslan ile tekrar aynı şehrin altın da nefes alacak aynı gökyüzüne bakacakmışız gibi, hissediyordum yutkundum bu düşünceler bile dudaklarım da onun aşkının sarhoşluğu kadar gülümsetti. Dudaklarımı kemirme huyum 19 yaşında ki halime tekrar beni döndürmeye başladığın da bu adamın aşkının yanında, çocuklaştığım gerçeği bir kez daha kalbimde kendini tekrar etti. Onun şımarık ela gözlerini yalnızca ben değil yalnızca kalbim değil tenim, gözlerim, saçlarım, ellerim ve o küçük yaralı kız çocuğu da özlemişti ben herşeyim ile aşık olduğum adamı herşeyim ile özlemiştim. Düşüncelerim ve parmak uçlarım uçağın içerisin de yankılanan anons ile kaydığın da heyecandan kalbimin yerinden fırlayarak çıkacağına, o kadar fazla kanaat getirdim ki birazdan İngiltere'ye yeni evime, yeni şehrime, yeni ülkeme, yeni bir kendime... Kavuşacağım ve sahip olacağım gerçeğini bile unuttum bunların hepsinin üzerin de yalnızca o isim, yalnızca o şımarık renkte olan ela gözler hepsinin önüne geçebilirdi şu an öyle de yaptı. Bunları düşünmek yerine, dertleri düşünmek yerine onun varlığına yakın hissettiğim an herşey beynim de sıfırlandı gibi hissettim. Onun varlığını görmesem bile kalbimde yeniden bir ateşin yanması gibi küçücük bir ateşken merdivenli yokuş sokakların da, şimdi ise her uçağın yaklaştığını gördüğüm de alevlendi ve kocaman oldu o umut ateşi yüreğim de... Ben yeniden gerçekten kalbimin attığını hissettim yıllardır avuç içimi göğsüme bastırdığım 'da bu hissi, bi türlü parmaklarım bile hissetmiyordu ama şimdi kalp atışımın göğsüm de hızla çarptığını tüm bedenim hissediyordu... Parmak uçlarımda ki aynı zamanda ardımda kalan valizlerimi bir köşeye bıraktığım da gözlerimin kadraja aldığı, her yere bakmak için kafamı oradan oraya çeviriyordum bakışlarım bile hangi yöne bakacağına şaşırmışken yeşil gözlerim koca saat kulesinde takılı kaldı. İşte buradaydım hayalini kurduğum kaçmak için binlerce bahane söylediğim, ve ardım da kalan gözyaşlarını bile bırakmaya razı olduğum ülkedeydim. İngiltere Londra. Birleşik kentin başkenti olan ve köklü bir geçmişe sahip olan sosyal medyalardan sürekli fotoğraflarına hayran kaldığım, şehirdeydim Avrupa'nın en çok ziyaret edilen ikinci başkenti olan bu şehrin güzelliği karşısın da bakışlarım bile büyülediğin de öylece olduğum nokta da durdum. Büyük saat kulesinin hemen ardında kalan yol boyunca akan nehir ve bu büyüleyici güzelliğe eşlik eden, koca bir dönme dolap vardı şehrin göbeğin de olan köprünün sonunda dönme dolap karşısına çıkıyordu. Tebessüm ettim çocukluğumun özlem ile baktığı lunapark tam da evimin karşısın da konum aldığın da, hayatın acımasız olduğunu bir kere daha anladım. Hayat acıyla oluşan tüm anıları ve varlıkları yanı başına koyuyor bakışlarının değdiği her yerde o acıyı sana bir şekilde hatırlatıyordu, ama sana iyi gelen herşey ve herkes bakışlarının uzağında bile değil kalbinden kilometrelerce nefes aldığın şehirlerden kilometrelerce uzağa savuruyordu. Tıpkı Refhan Araslan gibi... Hayat bizi daha el ele bile doğru düzgün tutuşturmadan iki düşman ailenin çocuğu yaptı ben Juliet o ise Romeo oldu hikâyemizde. Şimdi kalplerimiz bir olsa da bedenlerimiz birbirinden ya çok uzak ya da çok yakındı onu bile bilmiyordum, hâlâ beni sevdiğini bile bilmiyordum. Değişmiş miydi? Yaz aylarında gözleri güneş vurduğun da bal rengini alırdı, sakallarını kışın uzatır yazın kısaltırdı bir çocuk gibi oturur senin bakışlarını izlerdi. Onun her zaman çocuk tarafı vardı senin duygularını kolayca hissedebilir bazen senin yanında sadece durur, bazen de sana alan vermek için öylece giderdi ve buna kırılmak yerine seni hep daha fazla tebessüm ile karşılardı. Refhan sanki benim hayallerimde ki kahraman gibiydi o ansızın bir yerden geliyor ve senin yaralarını sarıyor, ve ansızın yaralarının iyileştiğini gördüğün de gidiyordu. Ve ben hep yaralı kalmak isterdim onun haylaz ela bakışlarını kaçırmamak için hep yaralı olmayı diledim, dört sene boyunca ismi dudaklarım da kendini binlerce kez tekrar etti. Bazen nefretle, bazen özlemle, bazen sevgiyle, bazen sinirle... Ona çok sinirliydim beni öylece bırakıp gittiği için annem gibi beni terk ettiği için ona dayanılmaz bir öfkem ve nefretim vardı, ama onun ela bakışları kalbimde ve zihnimde kendini tekrar ettiğin de tüm olumsuz hisler toz bulutu gibi yok oluyor gidiyordu. Ona olan aşkım sinirimden ve nefretimden çok çok büyüktü ben onu her şekilde affetmeye hazırdım, onun kusurlarını affetmek için bahaneler bile üretmeye hazırdım. Çünkü ben onu herşeyin üzerinde seviyordum sevdim. Derin bir nefes ile Londra havasını ciğerlerime çektiğim de gözlerimi kapattım herşey iyi olacaktı, ben iyi olacaktım, biz iyi olacaktık... Herşey onun ellerini tuttuğum da iyileşecekti onun bal rengi bakışlarını bakışlarım yakaladığın da, tüm dertlerim küçücük kalacak ve toz gibi rüzgarlara karışarak uçup gidecekti. Gülümsedim gözlerimde yaşlar usulca süzülürken bile gülümsedim çünkü onun kalbini kalbimin en yakınların da hissettim, yıllar sonra sanki bu şehir onun kokusu dolu bir odaydı ve ben bu odadan hiç gitmek istemedim. Sanki bahsettiği yıllar önce dudakları gözyaşları yüzünden titreyen şımarık adamın bahsettiği 3.940,4km... Bu şehir gibiydi. O gün sözlerden çok gözlerinde kelimeler vardı ve ben o kelimeleri harfi harfine kalbime kazıdım, kazıdığım o sözler kalbimde bir delik açtı öyle hissettim gitme dedim içimden bile binlerce kez gitme dedim gözlerimle ama o zaman bile bakışlarını benden kaçırdı. O gitmek zorundaydı öyle hissediyordu en azından ya da buna zorunluydu ama gittiğin de beni bile düşünmedi, o arabadan inmesini o kadar fazla bekledim ki her saniye araba uzaklaşmaya başladığın da şimdi geri dönecek dedim. Ama o araba asla durmadı ve ela gözleri asla geri dönmedi ardında kalan şeyleri düşünmedi, ardında bıraktığı beni, ardında bıraktığı aşkımızı ve ardında bıraktığı yaralı kız çocuğunu. Bu adam anne olmayı beceremedi ben senin annen olurum sözü beni yaşayan ölüye çevirdi ama ben yine de bekledim, her kampüse gittiğim de, her fırının önünden geçtiğim de, her parkın önünden geçtiğim de ben hep bekledim. Bir sabah bir elinde çiçekler bir elinde ekmek paketleri kapımın önün de duracak ve, o haylaz ela bakışları ve o ölümüne sinir olduğum umursamaz tavırları ile karşımda dikilerek gözlerime bakacak ve " Ben geldim şeker portakalı " Diyecekti... Bekledim portakal zamanları geçti o portakallar soldu ve çürüdü ama ben kalbimde ki filizi hep canlı tuttum o filiz, her gün gözyaşlarım ile sulanıyor ve daha fazla büyüyordu yutkundum. Gözlerimi yavaşça açtığım da tanımadığım bir ülkenin tanımadığım bir şehrin tam da ortasın da duruyordum bu düşünceler ve tek bir isim beni dünyadan koparıyordu olduğum noktadan beni hızla çekiyor, ve kendi gözlerinin içerisine hapis ediyordu yutkundum yorgunluk ile seslice nefes verdiğim de parmak uçlarım valizlerime daha sıkı sarıldı. Telefonumda evimin konumu ve resminin olduğu alana hızla yürüdüm zaten bulmakta çok zor değildi, koca dönme dolabın hemen karşısında kalan eskimiş bir binanın en üst katıydı. Ben artık büyümüştüm burada hayallerim olan mesleğin işini yapacak kendi evimin kirasını ödeyecek, kendi başıma yaşayacaktım ne arkadaşlarım ne de babam ne de sonradan hayatıma birden bire gelen annem... Hiç birisi olmayacaktı tamamen kendi kendime aittim kendi kendime kalmıştım İstanbul ve İzmir'de ki yaşanmış acı dolu hatıralar ardımda bir hayal gibi kalacaktı tek bir şey hariç. Bal rengi ela gözleri... Sadece onunla dolu hatıralarım orada hâlâ yaşayacaktı ve bizim el ele onlara dokunmamızı bekleyeceklerdi, ona kavuşmuş şekilde o sokaklar da özgürce aşkımı ilan ederek sabahlara kadar yan yana el ele, göz göze yürüyecektik. Dudaklarım da ve gözlerimin içerisin de olan tebessümü boş vermeye çalıştığım da yeni evimin tam da ortasın da duruyordum, burası birazcık merdivenli yokuşta ki küçük evimi anımsattı. Küçük bir salon, salon ile bitişik küçük bir mutfak ve hemen yanında küçük bir oda ve banyo. Bakışlarım tüm bu detayları geçerek en güzel detaya geldiğin de salonumun küçük bir balkonu olduğunu gördüm, valizleri olduğum nokta da bırakarak balkona yaklaştığım da küçük siyah renkte ki demirlere parlaklarımı sıkıca sardım. Yeni yeni doğan güneş manzarasının ışıkları salona doluyorken yorgun yeşil gözlerim dönme dolabı izledi, muhtemelen daha saatin çok erken olmasından dolayı dönme dolap dönmüyordu sabit şekilde duruyordu. Bu şehri o kadar fazla merak ediyordum ki eşyalarımı hemen yerleştirdiğim de okulu arayacağım işimle ilgili bir kaç bilgi ve adresi aldıktan sonra, hemen kendimi bu şehrin romantik ve tarihli sokaklarına atacaktım. Bir an önce tüm bunları yapmak için tebessüm ile balkondan ayrılmaya başladığım da bakışlarım, kalbimi acıtan koku da ve fırın da öylece durdu anılar denizlerin kıyısına vuran dalgalar gibi şiddetle ve hızla benim kıyıma vurdu. Parmak uçlarım siyah demirliklerden kayarken zorla yutkundum kalbim hızla göğüs kafesim de çarptı, ellerim üşüdü parmak uçlarım uyuştu, gözlerim doldu ve dudaklarım yandı... İlk öpücüğüm hemen zihnim de ışıklı bir tabela gibi parladı bakışlarım fırının camının önünde ki özenle dizilmiş, ekmekleri izlerken kalbimin sıkıştığını hissettim dizlerim üzerine ne zaman düştüğümü bile hatırlamıyordum. Balkonca sadece öyle oturarak olduğum nokta da durdum dudaklarım ile birlikte çenem titredi, yaz aylarının estirdiği rüzgarlara siyah saçlarım karıştı ve ben çok özledim. Kalbimde onsuzluk ile esen rüzgarlar kalbimi üşüttü ve aynı zamanda titretti başka bir ülkede, başka bir şehirde, başka bir sokakta, başka bir fırın da olsa bile onun ela gözlerinin verdiği acı hep aynıydı özleminin verdiği o acı his aynı gün ki tazelik ile duruyordu kalbimde. Ve ben bu hislerle, bu duygularla ve bu aptal fırın ile, ve bu aptal ekmek kokusu ile evimin balkonuna vuran koku ile nasıl iyi olacağımı düşünüyordum...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE