6 ay sonra...
Üzerimde ki çiçekli elbisenin askıları sürekli aşağı düşüyor ve ben saniyede bir sinir olmak ile meşgul kalıyordum bugün ki dersler, her zamankinden ağır olacaktı yabancı öğrencilere Türkçe alfabesi ve dersi vermek ise başlı başına bir sorun ve canımı sıkan bir durum haline gelmişti. Hayallerimin mesleğini hiç böyle tahmin etmemiştim bu ülkede ki 6. Ayıma girmiştim ama hâlâ sokakları karıştırıyor veya üniversitenin hangi sokakta olduğunu unutuyordum. Üzerimde ki çiçekli elbisem ile ilkbaharın süslediği ağaçların yoğunlukta olduğu, ve ölümüne insan seslerinin birbirine karıştığı ve korna seslerinden duramadığınız Oxford Street caddesin de bunların zıttı olan sessizlik içerisin de yürüyordum. Daha Oxford Üniversitesine gitmemin erken olduğunu biliyordum ama nedense bir his beni evde durdurmuyordu, zaten geldiğim ilk günden beridir eve sadece uyumak için giriyordum onun haricinde evde durdukça fırından gelen o acı dolu hatıralarımın gizlendiği koku evimin içerisine sürekli doluyordu ve kendini hissettiriyordu. Aylardır tek bir telefon görüşmesi dahi yapmamıştım telefonuma gelen mesaj bildirimlerine bile bakmadım elimden geldiğince, sosyal medyadan ve ailemden kaçıyordum arkadaşlarım ile bile aylardır görüşmemiştim. Bu durumlar beni üzse de annem ile yaptığım konuşma her gece beynimde kendini tekrar ederek beni gözyaşlarına boğsa da, aramadım arayamazdım eğer onların sesini duyarsam dayanamaz hemen bu ülkeden tekrar evime dönerdim. Ama ben hâlâ yaralıydım evime dönemeyecek kadar yaralı babama verdiğim sözü tutacak iyileştiğim de hemen, evime babama geri kavuşacaktım şimdi kavuşmam ve beklemem gereken üç kişi olmuştu birisi babam, diğeri özlemle ve nefretle yandığım annem, diğeri ise kalbimin haylaz ela gözlü şımarık adamı... Kafamda dolaşan düşünceleri bir kenara zorla bırakmaya çalıştığım da haftaya olan olay eski düşüncelerime ara verdi, doğum günüm yaklaşıyordu bahar ayı her yere geliyorken benim kalbimde çiçekler yerine acı hatıralar açtırıyordu. Yıllardır değişmeyen tek şey doğum günümden ve çilekli pastadan nefret etmem olacaktı galiba, ilk aşkım değişti, annemin terk etmesi değişti, babam değişti, yaşadığım şehir değişti ama doğum günü nefretim hep aynı kaldı. Bakışlarımı kaldırımdan kaldırdığım da kampüs bahçesine geldiğimi çoktan anlamıştım ne zaman hangi ara, adımlarım beni buraya getirdi bilmiyordum kafamın içerisin de olan düşünme çatışmaları hep beni dünyadan koparıyordu.
" Hayır bunu kabul edemem "
Ses... Ardımda olan o ses bu ses yıllardır duymadığıma rağmen hemen kulaklarım da ve kalbimde ve bedenimin içerisin de, tanıdık sıcaklık ile kendini tekrar ve tekrar ederek tanıdı yutkundum hayal duyuyordum ben. Sanki bu düşünceler beni delirtmeye başlıyordu olamazdı kalbim göğüs kafesim de hızla çarptığında parmaklarım üşüdü, dudaklarım kurumaya başladığın da ardımda kalan sese bakışlarım, bedenim, ve kalbim titreyerek döndü. Gözlerim onun haylaz ela bakışların da ki sesi aradığın da gözlerini görmeyi diledim o ses yıllar sonra kalbime ve bedenime, yakın olarak duyduğum ses kesinlikle ona aitti ya da ben deliriyordum bilmiyorum artık özlem ve aşk yerini kafayı sıyırmaya bırakıyordu galiba. Gözlerim ile bakışlarımın her değdiği noktayı dikkatle izliyordum onun ela gözlerini görme düşüncesi beni çılgına çeviriyordu, gözlerimin doluluğu ile bakışlarım üniversitenin hemen köşesin de kalan trafik ışıklarının olduğu nokta da durdu. Yaşların doluluğundan bakışlarım kısıtlı görüyorken arkası dönük bir adam dikkatimi çekti gözlerimde akmak için bekleyen yaşlar, bile akmamak için yemin etmişti sanki kalbim atmaktan tekledi bacaklarım binlerce yol yürümüş gibi halsiz olmaya ve titremeye başladı. Uzun siyah paltosunun ve geniş omuzlarının ardında kalan bakışlarım dikkatle sırtı dönük adamı izlemeye devam etti, siyah arkadan bile dağınık olduğu saçları kendi belli ederken ellerine baktım. Parmaklarının eklem yerleri hafif beyazlamış ellerinde tuttuğu belgeler ile kırmızı ışığın yeşil ışığa dönmesini sabırsız ve bıkmış şekilde bekliyor gibiydi. Bunu ellerinde gerginlik ile tuttuğu bir sürü belgelerden anlamak kolay oluyordu, gözlerimde ki doluluk yerini yavaşça yanaklarıma bıraktığın da sessizce hüngür hüngür ağlıyordum. Sokağın tam ortasın da durmuş bedeni bile bana dönmeyen adamı izleyerek ağlıyordum, o benim şımarık haylaz ela gözlü sevdiğim adam olabilir miydi? Nefesim hızlanmaya başladığın da parmak uçlarım çiçekli elbisemin üzerinde olan ince paltomun üzerinden kalbime gitti, avuç içimi sıkıca göğsüme bastırdığım 'da nefes almaya çalıştım. Gözlerimi kapatma hissine karşı koymaya çalıştım sanki gözlerimi kapattığım da onun hayali birden kaybolacak ve öylece gidecek gibi hissediyordum, hemen yakınımda olan kampüsün duvarından destek aldığım da halsiz bacaklarım üzerin de durdum. Bakışlarım hâlâ o trafik ışıklarının ve üniversite kampüsünün hemen ucundaki adamı izlerken, gözyaşlarımı yanaklarıma bastırdım boğazımda oluşan binlerce düğüme rağmen duygularımı kontrol altına almaya çalışarak o adamın bulunduğu noktaya hızla adım attım. Şu an tüm sesler yıllar sonra bir uğultu oldu koca ve kalabalık şehirde yalnızca ben ve bakışlarım ile izlediğim adam kalmıştık, nefes seslerim dışarıdan bile duyulacak hızla arttığın da hiç durmadan hızla yürüdüm ama o adamın bulunduğu noktaya geldiğim de birden yeşil ışık yandı ve adam hızla uzaklaştı. Boğazımda parçalar vardı yutkunamadım gözlerimde özlemle dolup taşan ve akan yaşları umursamadım yalnızca, caddenin kalabalık lığı arasına karışan siyah paltolu adama haykırarak bağırdım yaşları tenime sertçe bastırıyorken.
" Refhan! Refhan! Refhan!"
Boğazım da olan düğümlere ve kırılmış parçaların acıyla takılmasına rağmen bağırdım tüm son gücüm ile ardından bağırdım, ama siyah paltolu adam ardına bir kaç saniye dönerek bakmadı bile. O Refhan Araslan olamazdı beni sesimden bile tanıyan bir adama haykırdığım da ardına bir kere bile bakmayarak gidemezdi, ben sadece yıllar içerisin de yaptığım alışkanlığı devam ettirdim herkesi ona benzetme alışkanlığım aylar sonra tekrar gün yüzüne kavuştu. Ben her papatya buketini, her lunaparkı, her fırını, her yoldan geçen adamı... Ona benzetiyordum bu alışkanlık beni çok yoruyordu aslında yıllarca sokakta ona her benzeyen adamın peşinden koşuyor, onun ela gözlerini tekrar görme umudu ile yanarak kül oluyordum oldum da ben artık kül oldum. Ve kalbimde onsuzluk ile esen rüzgarlar beni savurdu öylece hiç bilmediğim bir ülkeye benim küllerimi savurdu bu acı, onun saçlarına, ellerine, gözlerine, kirpiklerine ... Benzeyen her adamda şımarık gözlerini aradım ama bir sürü göz ona benzese de asla haylaz ela renkli adamın, aynı zamanda acı ama aynı zamanda tatlılık barındıran gözleri olmadı olamazdı da. Refhan Araslan sıradan bir adam değildi o, o çok derinlerde gizli kalmış çok güzel bir kitap gibiydi üstü tozlanmış ama satırları hâlâ, güzelliğinden bir şey kaybetmemiş bir kitap gibiydi tıpkı bu adam. Öylece sokağın ortasında durduğumun yeni farkına vardığım da derince bir nefes çektim içime, kendime gelmek için yabancı şehrin yabancı kokusunu ciğerlerime çekmeyi beklerken onun kokusu yıllar sonra ciğerlerime doldu. Ve ciğerlerim bu tanıdık kokuyu hemen benimseyerek ve tanıyarak kalbime verdi onun kokusu, nasıl burada olabilirdi ki? O yoktu bile sadece hayal ediyordum artık beynim sadece varlığını bana gösteriyordu arada sırada. Ama bunlar fazlaydı onun kokusu ve sesi hayal edilemeyecek kadar güzeldi bunları yüzünü bile yavaş yavaş, unutmaya başladığım da hatırlamam olamazdı bu düşünceler beynimi artık acıtıyordu taşıyamıyordum artık bu düşünceler ve bu duyguları. Parmak uçlarım da asılı kalan çantamı omuzuma sabitlediğimde seslice nefes verdim bakışlarım hâlâ o siyah paltolu adamın, kaybolduğu yöne çevrili ve izliyorken üniversite kampüsünün siyah demirli kapısını hızla ittim. Yorulmuştum bu hislerden adımlarımı hızlandırmaya başladığım da yutkundum belki o siyah paltolu adam hayaldi ama boğazımda olan düğümler gerçekti ne yazık ki... Uzun yemyeşil üniversite kampüs alanını hızla yürüyerek giriş kapısı ile arayı kısa sürede kapattığım da kurumuş dudaklarımı ıslattım, giriş kapısına geldiğim de görevli bayana okutman kartımı gösterdiğim de nazikçe başını olumlu anlamda sallayarak tebessüm etti. Aynı tebessüm ile dudaklarına cevap verdiğim de hızlı adımlar ile zihnimin içerisin de yankılanan o sesi, unutmaya çalıştım sadece hayal ettiğim bir sesin günümü mahvetmesine izin veremezdim. Bugün ki ortak derslerde Türk Dili Ve Edebiyat vardı yoksa üniversiteye pek gelmezdim ama zorunluydum bugünün dersi Türkçe olduğu için, planlama ve ortak zorunlu dersi öğrencilere anlatmak benim mesleğim ve sorumluluğum altındaydı. Saatlerdir yabancı öğrencilerin bıkkın ve yorulmuş gözlerine Türkçe dersini yabancı bir dille anlatmak, beni resmen bardağı taşıran son damla haline getiriyordu yabancı öğrencilerin ise anlattığım derslerden bir gram bile anlamamaları beni çok yormuştu. Sanırım bugün ki çıkışta her zaman ki gibi koca bir karton bardakta gömülür şarkısını dinleyerek kahvemi yudumlayarak, yavaş adımlarla şehrin kokusunu içime çeke çeke eve gidecektim. Evde de biraz tembellik yapmayı planlıyordum uzun zamandır belki de o saçma koku yüzünden beynime bir şeyler etki yapıyordu, ben içimde dolup taşan özlemi ve acıları satırlara dökmeye başlamıştım buraya geldiğim ilk günlerden beridir sadece yazıyordum. Acılarımı, hüznümü, aşkımı... Yazmak o kadar beni rahatlatıyordu ki yıllar sonra her yazdığım da rahat bir uyku gerçek anlamda, uyku tadıyordum ve bu durum benim kalbimde ki acıyı hafiflettiği için hoşuma gidiyordu. Beynimde dolaşan düşünceler adımlarımı karışık üniversitenin içerisin de bilmediğim bir kata getirdiğin de, o kadar dalmışım ki üst kata bile çıktığımı hatırlamıyordum artık bedenim bile beynim ve kalbim gibi avare avare dolaşıyordu. Seslice iç çektiğim de omuzumda olan çantamı parmak uçlarıma aldım geri geldiğim yöne çıkış kapısına doğru adımladığım da, gözlerim altın renginde ki çerçeveli yazıya takılı kaldı dudaklarım sessizce okuduğunda irkildim.
Library- Kütüphane
O kadar fazla üniversitelerden artık nefret ediyordum ki bu üniversitenin üst katlarını dahi hiç bu yüzden gezmemiştim, sadece mesleğimi yapıyor dersleri planlıyor ve sunuyor ve evime öylece gidiyordum ya da sokaklar da delicesine sessizlik ile yürüyordum. Parmak uçlarım çantamdan es geçtiğin de bileğimde olan boşluğu yavaşça sevdim, ona ait bileklikte yıllardır benden uzaktaydı huzur veren herşeyi benden alarak gitmişti gözlerini, ekmeklerimizi, bilekliği... Bileğimde ki boşluk kalbimde ki boşluk gibi kendini belli etti ve ben bu boşlukları sanki yeniden kütüphanede, kitapların arasında dolduracakmışım hissine kapılarak kütüphanenin olduğu noktaya adımladım. Üniversitenin kütüphanesinin kapısını üşümüş parmak uçlarım ile korkarak ittiğimde yıllar önce olan olay, kapıyı açmam ile yüzüme tokat gibi çarptı sanki 19 yaşında ki hicran aklıma geldiğin de tebessüm ettim. Başka bir ülkede, başka bir kütüphanenin kapısını yıllar önce ki aynı korkaklığım ile ittim ben ne kadar büyüdüm 23 yaşına geldim artık desem de içimde, bir yerlerde o cahil hicran yaşıyordu hissediyordum ve şimdi nadir göründüğü anlardan birinde ise benim adımlarımı bu koca kütüphaneye getirdi. Ardımda kalan kapıyı yavaşça kapattığım da güneşin son ışıkları ve akşam karanlığı kütüphanenin uzun dikdörtgen camları içinden vuruyordu, kütüphaneyi dolduran hafif güneşin ışık süzmesinin izin verdiği kadar etrafa bakışlarım ile göz gezdirdiğim de yutkundum. Bu kütüphane tıpkı Türkiye'de ki kütüphaneye benziyordu tek fark biraz daha büyük ve pencerelerinin olmasıydı, derince bir iç çektiğim de parmak uçlarıma ağır gelen çantamı büyük ana masaya attım tıpkı yıllar önce olduğu gibi... Bu anılar dudaklarıma buruk bir tebessüm koyduğun da paltomun içerisine iyice saklandım ilkbahar ayların da olmamıza rağmen, burası hâlâ biraz soğuktu bu şehir garipti kışın biraz ılık ilkbahar aylarında ise biraz soğuk olabiliyordu tekrardan. Yorgun yeşil renkte olan bakışlarım etrafı tebessüm ederek süzmeye ve keşfetmeye başladığın da gözlerim Türkçeye çevrilmiş bir kaç, eskimiş romanda takılı kaldı parmak uçlarım eskimiş dilimde ki r******r da zarifçe gezerken bir kitabın isminde öylece aniden durdu.
Aşkın Emeği Boşuna
Dudaklarım sessizce kitabın ismini okuduğun da yutkundum gözlerim hüzün ile karışık şaşkınlık ile birbirine vuruyorken, sessiz kütüphanede derin ve neşeli bir ses yayıldı ve koca kütüphanenin binlerce kitapları arasından kulaklarıma ulaştığın
da olduğum nokta da dondum kaldım.
" William Shakespeare güzel tercih anlamlı bir kitap okumanı tavsiye ederim "
Hayır... Hayır bu, bu kelimeler yine benim kafamda zihnimin karanlık köşelerin de hayal ederek yarattığım seslerdi, onun sesi tüm kütüphane kitapları arasına, raflara, kulaklarıma, kalbime hızla doluyorken nefes seslerim tek duyulan gürültü oldu raflar arasında ve ben bakışlarımı ardıma çevirdim. Yaşlar ile öylece dolu olan ve buğulanmış gözlerim kütüphane mermerinden yavaşça karşı raflar da duran adamın bedenine yöneldi, siyah botlarını ve siyah pantolonunu es geçtiğim de bakışlarım yavaşça yukarı doğruldu siyah boğazlı kazağı üstünde ki siyah paltosu boğulmama sebep verdi. Titreyen dudaklarım eşliğin de gözlerimden yanaklarıma bile ne zaman süzüldüğünü bilmediğim yaşlar ile, yüzüne baktım dört yıl tam dört yıl sonra şımarık ela gözleri başka bir ülkede başka bir kütüphanede gözlerimi buldu. Hâlâ rafta ki aşkın emeği boşuna kitabının üzerinde üşümüş parmak uçlarım duruyorken gözlerine bakmaya devam ettim, titreyen bedenimi bile umursamadım dudaklarım kurudu, kalbime inanılmaz bir ağrı saplandı saniyeler içerisin de hem de kiraz dudaklarına bakışlarım hipnoz şekilde bakıyorken tüm zaman durdu ve parmak uçlarım o kelime ile olduğu noktadan hızla yanıma düştü.
" Hicran "
İşte şimdi olduğum nokta da ben öldüm. Hicran... Babasının koyduğu isim yıllar sonra dudaklarından tekrar döküldüğün de, yutkunamadım kalbimde yıllardır ismini defalarca haykırarak gece gündüz ağladığım adam ismimi yıllar sonra söyledi ismimi yıllar sonra dudaklarından işittim. Parmak uçlarım boğazımda olan düğüme gittiğin de bakışlarım şımarık ela gözlerinden yavaşça kaymaya başladı, etrafım bakış alanım daralıyordu sanki ben ölüyormuşum o ise Refhan haline girmiş ölüm meleği gibi beni dikkatle izliyordu. Tüm gücümle son kalan gücüm ile raflardan tutunarak ayakta dengemi sağlamaya çalıştığım da dışarıdan bile duyulan nefes seslerimizi, umursamadık ikimiz de birbirimize donmuş şekilde bakıyorduk sanki ikimiz de birbirimizin varlığını hayal görmüş sanarak bakıyorduk. İkimiz de gerçekliğimizi ölçmek adına birbirimize korkakça adım attık gözlerimden deniz gibi süzülen yaşların izin verdiği kadar, bedenine adım attım aramız da sadece bir el kadar mesafe kaldığın da kalbim titredi. Ben sanki ölmüştüm de cennetteydim gibiydi onun haylaz ela gözleri kütüphane raflarının arasında hüzünle parladı, buğulu bakışlarım yüzünü incelediğin de siyah saçları dağınıktı alnına bir kaç tel saçları düşmüştü ela gözleri her zaman ki gibi şımarık ve haylaz oluşundan ödün vermemişti. O hâlâ Davy Johns'tu siyah paltosunun arasından küçük bir mesafe kala ulaşabileceği yüzüme parmak uçları, yavaşça, korkak ve titremeler eşliğin de ulaştığın da parmakları yanağımı kapladı. Ve ben en son ne zaman nefes aldığımı bile hatırlamıyordum ellerinin sıcaklığı üşüyen bedenim ile temas ettiğin de, bedenim irkildi kalbim gibi ama kalbim ise bakışları ile titremişti şimdi yıllar önce ki yaralı elleri tenimle buluştu. Ve ben hüngür hüngür seslice haykırarak ağladım gözyaşları o kadar fazlaydı ki tıpkı özlemim gibi, titreyen parmak uçlarım yanağımı kaplayan elinin bileğine ulaştı o soğuk metal tenime değdiğin de verdiğim bilekliği hâlâ bileğin de taşıyordu o gerçekten gelmişti o gerçekten beni 3.940,4km içerisin de bulmuştu onun şımarık ela gözleri tekrar beni yıllar önce ki gibi bulmuştu ve ben şimdi haykırarak ağlıyordum. Ela bakışları yeşil gözlerim gözyaşlarına boğuluyorken yalnızca bir kaç küçük gözyaşı akıttı yanaklarına ama emindim o gözyaşları, yıllardır içinde gizli tuttuğu dolan yaşlardı çünkü o hep neşeliydi hiç ağlamazdı. Yanağımı tenimi yavaşça ve zarifçe seven parmakları yanağımdan kaydı bileğini sıkıca tutarak bilekliği hissetmek adına parmak uçlarımı bastırdığım, parmaklarımı hızla ve sertçe tutarak parmak uçlarımdan bedenimi kendine çekti. Başım yıllar sonra göğsün de tam kalbinin üzerinde durduğun da bedenimi kendine o kadar fazla bastırıyordu ki, nefes alanım iyice daralmıştı bende bedenini sırtından kollarım ile kendime iyice sararak bastırdım gözyaşlarım kokusunu bile doğru düzgün içime kalbime çekmeme izin vermediğin de bedenini hızla iterek gözyaşlarım ile haykırarak bağırdım.