Ond Dağları

1036 Kelimeler
Bir insanın hayal edemeyeceği kadar güzel ve oldukça az görülen bir yerdi Ond dağları. Yüzyıllardır birçok topluma ev sahipliği yapmıştı. Uzun yıllardır da cüceler burada yaşıyordu. Dağların arasında sıkışmış bir bakire gibi görünen lagün, en derin okyanuslardan bile güzeldi. Çok fazla büyük olmamasına rağmen içerisinde bulunan su birçok canlıya hayat verirdi. Kuşlar uçar iken mola vermek için lagünün kenarına iner ve dinlenirlerdi. Dağ keçileri su içmek için lagüne iner, burada gördükleri karşı cinsleri ile karşılaşıp cilveleşirlerdi. Bu yerde hiç bir canlı başka bir canlıya asla zarar vermezdi. Gölde yaşayan yüzden fazla balık türü vardı. Gölün dibinde de çok fazla mineral ve yosun bulunuyordu. Hatta bir tanesi kutsal kitaplarda sözü geçen bir balıktı. Yüzgeçleri altın sarısı renginde ve uzunca bıyıklara sahipti. Bir rivayete göre ona dokunan insanlar ebedi gençlik ile kutsanır ve sonsuz güzellik sahibi olurmuş. Lakin bu balığı ne gören nede dokunan olmuş. Diğer ocabola balıkları ayda bir kez çiftleştikleri için gölde nüfusu en çok olan balık türüydü. Her şeyin sonu olduğu gibi bu güzellikte bir gün son buldu... Bir hayli ufak boyları ve tombul vücutları ile ond dağlarında yaşayan cüceler günlerini demir dövmek ile geçirirlerdi. Tombul elleri tam da bu iş için yaratılmıştı ve ağır demirler ile çalıştıkları için avuçlarının içi nasırlar ile doluydu. Oldukça kabiliyetli bir ırktı cüceler. Yıllar boyunca bu dağların arasındaki lagünün altındaki mağarada yaşamışlardı. Kimsenin onları görmelerini istemezlerdi. Ufak boylu ve biraz çirkin oldukları için diğer ırklar onlar ile dalga geçerlerdi. Aslında kendilerine has bir güzellikleri vardı ama farkında değillerdi. Günlerini güneş almayan o mağarada geçirdikleri için ciltleri fazlasıyla buruşmuş ve renkleri solmuştu. Fakat yanardağın aktif hale gelmesi ile lagün kurumuş ve değerli madenler gün yüzüne çıkmıştı. Bunu fırsat bilen cüceler saklandıkları mağaradan çıkıp ülkelerini bu kurumuş lagünün üzerine inşa edip bir Cüce Krallığı kurmuşlardı. Bu Krallığın içinde devasa bir maden ocağı vardı. Buradan çıkarılan ender olan madenler ile kendilerine kılıç ve baltalar yaparlardı. Asla başka ülkelere satmazlardı. Elf kralının, usta cüceyi kandırması sonucunda bir daha başka ırklara silah yapıp satmayacaklarına yemin etmişlerdi. Onlar için dünyada ki en üstün ırk kendileri idi. Yorucu günün sonunda tüm cüceler kadın, erkek ve çocuk demeden bir araya toplanıp yaktıkları ateşin başında toplanıp dans edip şarkılar söylerlerdi. Cüce kadınlarda en az erkekleri kadar güçlülerdi. Bazı zamanlar onlar bile demir eritmeye yardım ederlerdi. Bu ülkede erkeklerden çok kadınların sözü geçerdi ki hatta usta cüce de bir kadındı. Bir o kadar da güzel olan cüce kadınların yemek konusunda ki hünerleri de bir hayli fazlaydı. Ülkelerine özgü olan yemekleri akşamdan yaktıkları devasa ateşin üzerinde pişirirlerdi. Böylece daha lezzetli olduğunu düşünürlerdi. Yok olan lagünün içerisinde ki mineraller toprağı öyle bereketli bir hale getirmişti ki dünyada en güzel meyve ve sebzeler burada yetişiyordu. Ağaçlarda cücelerin boyları kadar büyüyordu böylelikle ektikleri ekinleri toplamaları daha kolay oluyordu. Cücelerin toprak bükme yetenekleri de vardı. Bu yetenekleri ile toprağa istedikleri şekli veriyor ve en derin mağaralarda bile kolaylıkla ilerleyebiliyorlardı. Toprakla kurulan muazzam bir dostlukları vardı. Diğer ırklardan her daim üstün olabildiklerini göstermek amacı ile bilim ve sanat okulu kurmuşlardı Krallığın içerisine. Burada gökyüzü ve elementler hakkında eğitimler veriliyordu hatta tek öğretmende usta cüceydi. Ufak yaştan olgunluğa kadar cüceler burada eğitim görüyordu. Bazıları demir dövücü, bazıları da toprak bükücü olmayı öğreniyordu. Aslında ülkenin işleyiş tarzı çok basitti. Topraktan gelen mineraller demirlerin üzerine dökülüp iyice emilmesi sağlanıyordu. Bu mineralleri çıkarmak bükücülerin görevi idi. Mineraller ile dolup taşan demir kızgın ateşte saatlerce bekletip pişiriliyordu. Öyle sıcak bir hale geliyordu ki kaynayan kazan güneşten bile daha sıcak bir hale geliyordu. Bu kadar sıcaklıkta çalışmak aşırı derecede dikkat ve tedbir gerektiren bir işti. Aşırı sıcak olan demir önceden yapılmış olan düz bir taşın üzerine yatırılıp, yapılması istenilen silahın şekline göre dövülüyordu. Güçlü bir bilek gücü gerekiyordu bu kısım için de. Vurulan demirden milyon tane kıvılcım çıkıyor ve cücelerin derilerinin üzerine düşüyordu. Bu kıvılcımlar onlar için sinek ısırığı gibiydi. İnsan derisine göre oldukça kalın bir tabaka da deriye sahiplerdi. Bu yüzden ufak şeyler canlarını çok acıtmazdı. Şekle giren demir parçası başka işçi cücelerin bölümüne gider burada cila taşları ile bir güzel parlatılır ve keskinleşirdi. Makaralarda dönen sistemde cila taşları sabit oldukları taşta duruyor ve altta basılı olan pedal yardımı ile dönüp bu demirleri keskinleştiriyor idi. Bu işlem diğer işlemlere göre oldukça uzun sürüyordu. İşlem bittiğinde ise silahın ayna gibi parlaması için yaktıkları büyük ateşin içine çok fazla kömür katıp demirleri yeniden ateşe verirlerdi ve üstlerini kapatırlardı. Akşamdan sabaha kadar bu demir burada ısınırdı. Sabahın günaydın mesajı ile cüceler yeniden uyanır ve sen ateşte ki demirleri alıp ateşi yeniden yakarlardı. Elma ağaçların özlerinden çıkardıkları yağlı sıvıyı uzun ve derin olan bir boruya döker ve hala daha kızgın olan silahı da onun içine dökerdi. Yağla buluşan ısının nedeniyle yağ bir anda fokurdamaya başlardı. Yağında soğuma işlemi bittiğinde silah içerisinden çıkarılır ve karartıları tekrardan cilalanır idi. Bu zahmetli işi yapmak tam cücelere göreydi. İnsanlar işlerini bu kadar titizlik ile yapmazlar hemen sıkılırlardı. Cilalanan silah bu sefer makaraları makine yardımı ile değil el işçiliği ile parlatılırdı. Silahların keskin bölümleri bu şekilde yapılırdı. Sap kısımları için ise tamamı ile başka bir bina bulunuyordu ve bu işlem biraz daha basit ve az tehlikeli olduğu için kadınların çoğu bu bölümde çalışıyordu. Erkek cüceler eşlerine büyük bir aşk ile bağlıydı ve onlara asla kıyamıyorlar idi. İstenilen sap şekilleri ilk başta büyükçe yapraklar üzerine çizilip, desenlerine karar veriliyordu. Daha sonra ise çizilen bu desenler bal mumunun üzerine geçirilip dikkatle küçük keskin bir ip yardımı ile kesiliyordu. Sonunda istenilen şekil bal mumu üzerinde tamamı ile çıkıyordu. Bir kovaya kireç taşından yaptıkları harcı döküp bal mumunu da içine koyup bir kaç saat boyunca pişiriyorlardı. Kireç yüksek ateşte pişerken sertleşiyor, bal mumu ise eriyordu. Çok zekice bir işlemdi. Cüceler gerçekten de çok akıllılar idi. Kuruyan ve soğuyan kireç taşının içerisine eritilmiş demir sıvısı dökülür ve yeniden soğumaya bırakılırdı. Bu işlem sayesinde demir kireçten kolaylıkla ayrılır ve çizilen her bir detay incelikle ortaya çıkardı. Tıpkı keskin ucunda olduğu gibi bu kısımda da soğuyan demir el işçiliği ile cilalanıp parlatılırdı ve son işlem olarak yapılan bu parçalar birleştirilip harika bir kılıç ortaya çıkardı. Hayatlarının çoğunu bu işi kavramak için geçirmişlerdi. Yine böyle bir sabaha uyanmış işlerine devam ederken davetsiz bir misafir ülkenin kapısından içeriye girmeye başladı. Bir at arabası ama atı süren bir köpekti ve devasa büyüklükte bir köpekti. Herkes elinde ki işi yarıda bıraktı ve bu ülkeye girmeye cesaret edenlere doğru yürümeye başladı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE