Galie de kutsal savaşın izlerini yeniden görmek mümkündü. Büyük pazarda ki dükkanların çoğunun üstünde ki tente benzeri kumaşlar fırtına nedeni ile yırtılıp havada savruluyor, hayvan pazarında kesilmeyi bekleyen küçük baş hayvanların içleri de oldukları kafesler birbirine geçmiş ve bir çok hayvanı ölmüştü. İnsanların paralarının yetmeyip zengin yiyeceği sayılan meyveler sokak taşlarında pinpon topu gibi yuvarlanıp parçalanıyordu. Evlerin camları pervazlarından çıkmış, seyyarların arabaları devrilmiş ve ölü bedenlerin hepsi yeniden doğan kraliçe Vexana tarafından bir ceset dağı yapılmıştı. Havada ki oksijen yerini toz ve küllere bırakmıştı. Evlerinde bu felaketten kaçıp saklanan insanlar nefeslerini sayılı ve sessiz bir şekilde alıyorlardı, hepsi yaşamak için bir kurtarıcı arıyordu. Hamile kadınların çoğunun sancısı gelmiş, çığlıklarını içlerine atarak beklemek zorunda kalmışlardı. Ülke nüfusunun dörtte üçü kraliçenin ziyafet sofrasına kurban gitmişti. Bekçi köpek ve melez tanrı olan Eric, uzun yıllar uğraş verdikleri güzel evlerinin bir harabeye dönüşünü izliyorlardı. Ellerinden çok bir şey gelmiyordu. Böyle güçlü bir düşman karşında çaresizlerdi. Özellikle bu düşman Eric'in babası olunca savaşmak hiç istemiyordu ama böyle devam eder ise bırakın Galie'yi dünya da yaşayan bir canlı kalmayacaktı. Güçlerini kullanma konusunda henüz yeterli bir bilgisi yoktu. Savaşamazdı belki ama bu fırtına bitiminde yıkılan her şeyi onarır doğayı yeniden yaşatabilirdi. Sadece bu konuda kendini fazlasıyla geliştirmişti. Ölmeye yüz tutmuş canlıları geri getirmek ona huzur veriyor ve kendini oldukça önemli birisiymiş gibi hissettiriyordu. Eski bir alanın üzerine evlerini kurdukları bu yerin bahçesinde oldukça eğlenceli bir tünel bulmuşlardı. Şuan orayı sığınak olarak kullanabilir ve büyü kitabından bir kaç koruma büyüsü bakabilirlerdi. Zamanın zalimliğine daha fazla dayanamayan gizli tünelde ki güller kaybolmuş , üzerine Kris'in babasının sevgi cümleleri yazdığı masa çürümüştü. İki dost önemlerinde duran kitabı öyle inceliyorlardı ki sayfalarında yazan kelimeleri en ince detayına kadar akıllarına yerleştiriyorlardı. Birbirine yapışmış iki sayfa dikkatlerini çekti ve zarar vermeden sayfaları birbirinden ayırmaya çalıştılar. Bu sayfada yazılı olan büyüyü daha önce hiç okumamıştı Eric. Altın kan, melezler arasında sadece Denge ve Kaos tanrısının sahip olabileceği bir kandı. Kılıcın ruhuna laik olan bir insan şövalye ve altın kan, araf da olan canavarın kuyruğundan koparılan bir tüyün güçleri birleşiminde kötülüğü ebediyen tutsak etmeye yarıyordu. Altın kan ellerinin altında bulunuyordu fakat büyük bir sorun vardı. Güçlü ve laik şövalyeler yıllar öncesinde kalmıştı. Şimdi ki tüm insanlar tüccarlık yapıyordu ve çoğu dışarıda Vexana'nın gazabına uğruyordu. Şans yine onların yanında değildi...
Yıllardır yaşadığı Sessizlik Ormanından, onardığı zırhını kuşanmış, kutsal hazinesini olan kılıcını belinde duran kın'a yerleştirmiş, öfkesinin her zerresini kilometrelerce uzaktan hissedebileceğimiz kadar sinirli ve adımları yerle yeksan edecek bir şekilde yürüyerek çıkıyordu. Tanrıların ona verdiği " tanrı kapan" şişelerinin diğerini özenle saklamıştı. Onu yeniden kullanmanın zamanı gelmişti. Bu sefer tanrılar yoktu. Yardıma gelebilecek bir insan da yoktu. Kalbinin derinliklerine gömdüğü tüm herkesin intikamını bu sefer kat kat çıkaracaktı ondan. Karşısında eski, bilinçsiz, çaresiz bir Ayka yoktu. En sevdiğini kaybetmenin acısıyla ona zarar veren kişiyi öldürme arzusu ile yanıp tutuşan biri vardı. Ola perisi " onu yenemezsin. Her şey çok eskide kaldı. Artık bir Krallığın yok. Askerler de yok." Dedi ve yanında uçmaya başladı. Söylediği sözler kralın bir kulağından girip diğerinden çıkmıştı. Onu hiç bir güç yada kuvvet kesinlikle durduramazdı. " Mademki gitmekte kararlısın o zaman bunu al. " dedi ve elinde yapraklarla paketlenmiş hediyeyi ona doğru uzattı ve cümlesine devam etti " Seni sevdiğimden değil canımı önemsediğimden dolayı veriyorum bunu." Dedi ve uzattığı hediyeyi havaya doğru atıp hızlıca ormana geri uçtu. Yaprakları aralayarak paketin içine bakan Ayka parıldayan peri tozunu gördü. Az da olsa savaşta ona avantaj sağlayabilirdi. Galie'den yayılan kötü büyü enerjisini takip ederek oraya doğru yola çıktı. Zırh fazlasıyla ağır olduğu için peri tozundan az bir miktarda kullanmaya karar verdi. Serçe parmağını paketin kenarından içeriye doğru soktu ve tozu başından aşağıya serpiştirdi. Uçmak ona her zaman Fix'i hatırlatıyordu. Onun o güçlü kanatlarını ve büyük bir sadakat ile ona bağlı olmasını çok özlemişti. Havada son sürat uçar iken gözleri eski krallığını gördü. Bu ülkenin bu kadar büyüdüğünü ormanda yaşadığı arkadaşından duymuştu fakat inanmak istememişti. İyice yaklaştıktan sonra cesetlerden yapılmış olan yığını gördü. Hepsinin teni bembeyaz olmuş, ince sinekler üzerlerinde uçuyordu. Yığının üzerinde duran kız tıpkı Vexana'nın gibi giyinmişti ama o değildi. Kılıcını kın'ından çıkardı ve kıza doğru uçmaya başladı. Tam yanına yaklaşmışken kız başını 180 derece döndürdü ve ona baktı. Siyah gözbebeğinin esir aldığı bu gözler Vexana'nın idi. Birden durdu. Kalbi öyle dedin bir acı ile kaplanmıştı ki gözlerinde yaşlar birikti. Bu nasıl olabilirdi. Bu kadar benzerlik hiç bir yerde görülmemişti. Ölen eşi Kris karşısında duruyordu. Saçlarının rengi dışında diğer her şey tıpa tıp aynısıydı. Bu benzerlik onun savaşmasına engel olacak , aklını karıştıracaktı. Kris ve kızını kendi elleri ile gömmüştü. Onun hayatta olması mümkün değildi. Benzerlikten başka bir şey değildi bu. Zihnini boşaltması lazımdı , düşmanına karşı savunmasız olmamalıydı." Seni lanet olası, o şişeden nasıl çıktın bilmiyorum ama bu sefer seni dünyanın diğer ucunda en bilinmeyen bir yere hapis edeceğim." Dedi ve kılıcı ile hamlesini yaptı Ayka. Gücüne güç katmış olan Vexana sağ elini kaldırdı, ilk başta tüm parmaklarını açıp sonrada sımsıkı sıktı. Ayka zırhının içinde hareket edemiyordu. Zırhın demirleri etini koparacak şekilde boğuyordu onu. Adeta ezilmiş bir kağıt parçasına dönmesi an meselesi idi. Yıllar içinde güçlense de düşmanı da boş kalmamış kendisini güçlendirmişti. "İlk başta bende bu kızı gördüğümde çok şaşırmıştım Aykacık, sana birisini anımsattı mı?" Diye sordu Vexana ve yığındaki cesetlerin birinin üzerinde bulduğu broşun iğnesini çıkarıp içine girdiği Liessa'nın yüzüne doğru getirip ufak bir çizik attı ve " Senin o çelimsiz eşine çok benziyor. Ama kabul et bu kız daha güzel. Kris gibi çirkin değil. Şimdi benimle nasıl savaşacaksın küçük kral." Diyerek cümlesini bitirdi. Eşinin adını en büyük düşmanının anmasından oldukça rahatsız olmuştu Ayka. Dünya üzerinde ki en güzel kadın onun için hala daha eşiydi ve bu gerçek asla değişmeyecekti. Zırhın içinde hareket etmeye çalışıyordu ama bu mümkün değildi. Vexana bir yandan topladığı ruhları yerken bir yandan da Ayka'yı topaç misali yerde yuvarlıyor bazen de gökyüzünün en tepesine çıkarıp ansızın yere bırakıyordu. Zırh en sonunda bu kadar ağır darbelere dayanamadı ve paramparça oldu. Bu Ayka'nın işine gelmiş sıkıştığı yerden kurtulmuştu. Yerde duran kılıcına sıkı sıkıya sarıldı ve " Hadi şimdi saldır bakalım seni pis yılan." Dedi ve hücuma geçti. Tam o sırada Vexana oldukça sıkılmış olmalı ki kendini başka bir yere ışınladı ve ortalıktan kayboldu. Baş büyücü kendi yeteneklerinin yarısını onunla paylaştığı için artık resmen onun kopyası olmuştu. İnsanlık için iki tane baş büyücü oldukça fazlaydı. Ayka ceset yığınlarının üstüne bir yenisi ekledi ve üzerlerine devrildi. Gökten yere düşerken oldukça canı yanmış hatta bir kaç kaburga kemiği kırılmıştı. Bu lanet ona çok ağır bedeller ödetmişti. Her ne kadar Vexana'nın sesini duysa da o konuşur iken karşısında hep Kris'i hayal etmişti. Kalkıp hayatta kalan insan var mı diye kontrol edip yardım istemesi lazımdı. Kırılan kemik akciğerlerine baskı yapıyor olsa gerek nefes alıp verirken oldukça başı dönüyor ve zorlanıyordu. Yavaşca Galienin sokaklarında yürümeye başladı. Her şey çok farklıydı. Şuan bile nerede yürüdüğünü ne yöne gittiğini ayırt edemiyordu. Dükkanların önünden geçerken renkli kumaşları gördü. Eskiden bu kumaşlardan alabilmek için Kraliyet ailesinden olmak gerekiyordu şimdi ise parası olan herkes alabiliyordu. Bir fırının önünden geçti. Eskiden böyle pastalar böyle ekmekler hiç görmemişti. Pastaların üzerlerinde renkli kremalar vardı. Aklı almıyordu. İnsanlar yeteneklerini ne kadar çok geliştirmiş diye sürekli düşünüyordu. Fırında ki pastaların çoğu yere düşmüş bir kaçı tezgahın üzerinde duruyordu. İçeri girdi ve mavi renkte olan küçük pastaya yaklaşıp bir ısırık aldı. Tadı oldukça hoşuna gitmişti. Savaş bitip ormana geri dönmeden önce kesinlikle buraya uğrayıp pastalardan alacaktı. Eskiden iki katlı olan evler üst üste dizilmiş büyük binalar haline gelmişti. Gösteriş ön planda olmuş insanlar zenginliklerini konuşturmaya başlamıştı. Ufak bir saldırı sonucunda da hepsini kaybetmişlerdi. Sokakta hayatta kalan kimseyi görmemişti ve bağırıp yardım isteyecekte bir hali yoktu. Kılıcından destek alarak zar zor yürüyordu. Esen rüzgar yıllar içerisinde uzayan saçlarını okşadı. Büyük bir serinlik hissi vermişti yada kansızlıktan ölüyordu o anlamıyordu. Esen rüzgarın geldiği yöne başını çevirdiğinde nerede olduğunu anlamıştı. Burası Kris'in evinin olduğu yerdi fakat şuan burada başka bir ev vardı. Aşkını kazanmak için yaptığı tüm çabalar bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçip gitmişti. Aklına gizli tünel gelmişti. Belki orada işine yaracak olan bir kaç ilk yardım malzemesi bulabilir ve kırılan kemiğine müdahele edebilirdi. Evin etrafında dolandı ve arka bahçeye doğru yürüdü. Keşke sevgilisi de zamanında böyle zengin bir hayat sürseydi diye içinden geçirdi. Gizli geçitin kapısı aralıktı. Buranında insanlar tarafından yok edilmesi düşüncesi aklından geçiyordu. Aralık olan kapıyı açıp içeriye girdiğinde Eric ve bekçi köpeği gördü. " Bana yardım edin ." Dedi ve hayatta kalan birini bulmanın vermiş olduğu rahatlık ile kendini yere bıraktı...
Eric ve bekçi köpek yerde yatan adamı ilk başta sopa ile dürtüp kontrol ettiler. Onun kim olduğunu bilmiyorlardı. Dost mu ya da düşman mı çözememişlerdi. Ayka'nın kınında duran sımsıkı bir şekilde tuttuğu kılıcı Eric'in gözüne takıldı. " Bu aradığımız adam dostum. Fırsat ayağımıza geldi." Diyerek sevinç ile bekçi köpeğe sarıldı. Vücudun da kesikler vardı ve göğüs kafesi içeri batmıştı. Ayka'nın yaralı olduğunu anlayan Eric büyü kitabından öğrenip iyice ustalaştığı iyileştirme büyüsü ile yaralarını iyileştirmeye başladı. Kırılan kemiklerin yeniden bir araya gelişinin sesi dışarıdan duyuluyordu. " İçim kalktı resmen, bu acıya nasıl dayanmış bu adam." Dedi bekçi köpek ve gizli tünelin içine doğru yürümeye başladı. Anlaşılan midesi bu tarz olaylara karşı fazlasıyla hassastı. Eric her daim yanında taşıdığı ve bekçi köpeğin patilerini yaktığından beridir yanından hiç eksik etmediği nilüfer çiçeklerini çıkarıp yapraklarını kopardı ve Ayka'nın kesilen yerlerine koyup beklemeye başladı. Şuan beklemekten başka bir şey de yapamıyorlardı zaten. Uyandığında ona çok fazla şey sormak istiyordu. Kılıcın onun mu yada başkasına mı ait olduğunu, Galiede mi yaşadığını , yaşamıyor ise hangi ülkeden geldiğini ve bu kadar acıya nasıl dayanabildiğini teker teker ona sormak istiyordu. Bulantısı geçen bekçi köpek geri geldi ve " Nilüfer yapraklarını iyi akıl ettin. Benim bile aklıma gelmemişti onlar." Dedi ve Ayka'nın hemen başucuna uzandı. Beyaz olan patisini yerde uzanan Ayka'nın başına koydu ve ateşini kontrol etti. Ateşi yoktu ama boncuk boncuk terler döküyordu. Başka birisi onu böyle görse öldüğünü sanıp üzerine toprak atarlardı ama bu terler iyileştiğinin birer göstergesiydi. Acılar içinde kıvranan Ayka " Su var mı? Lütfen bana biraz su verin. Yanıyorum." Dedi halsiz bir şekil de. Yanlarında su yoktu bunun için birinin eve gitmesi gerekiyordu. " ben getiririm. Sen onun yanında kal." Dedi bekçi köpek ve gizli tünelin kapısını açıp eve doğru ilerledi. Ev de çok fazla bir hasar oluşmamıştı. İyi ki mobilyaları duvara çivi ile çakmışlardı. Tabi ki bu fikri ortaya bekçi köpek atmıştı. Orta boyutta olan bir teneke kutuyu sallanan sapından tuttu ve çeşmenin altına koydu. Musluğu açtı ve dolmasını beklerken kenarda duran bir bardağı da teneke kutunun içerisine attı ve musluğu kapattı. Acele etmemesi lazımdı yoksa tenekenin sapı kopar ve olan su yere dökülürdü. Merdivenlerden indi ve geçit kapısının önüne geldi. Tenekeyi yere bıraktı ve patisi ile kapıyı çaldı. Eric hemen kapıyı açtı ve bekçi köpek su dolu teneke ile içeriye girdi. Eric bardağı su ile doldurdu ve Ayka'yı hafif bir şekilde ayağa doğru kaldırıp su içmesine yardım etti. " Çok teşekkür ederim bayım. Bu iyiliğinizin karşılığını kesinlikle alacaksınız." Dedi ve yeniden yere yattı. Anlaşılan iyileşmesi biraz uzun sürecekti. Bekleme süresinde bekçi köpek yapmaktan zevk aldığı şeyi yapıp uyumuştu. Eric ise büyü kitabında ki altın kan olayını yeniden okuyordu. Altın kan ve şövalye kılıcının birlikte dövülmesi ve araf'ta yaşayan korkunç canavarının tüyünü kılıcın sapına yerleştirilmesi gerekiyordu. " Neden olaylar hep bir çıkmaza giriyor." dedi Eric kitabı yere bırakırken. Arafa nasıl gidileceği hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Bekçi köpek gözlerini yavaşça açtı ve " Bazı günler zihnini okuyabildiğimi unutuyorsun patron. Neden tüm olayları tek başına çözmek istiyorsun." dedi ve uzanmaya devam etti. Bekçi köpek istediği zaman arafa gidip gelebiliyordu. Hatta giderken yanında bir kaç kişi de götürebiliyordu ama araf kesinlikle insanlara göre bir yer değildi. Orada bir dakika insan dünyasının zamanına göre yüz yıl demekti. Bu bile bile ölüme gitmekti. Eric melez bir tanrı olduğu için arafa gidebilirdi ama uyuyan bu adam için aynı şeyi söyleyemiyorlardı. Tabi henüz Ayka'yı tanımıyorlardı. İki dost arafa ne zaman gidecekleri hakkında sohbet eder iken Ayka'nın uyanması ile sohbet bölündü. Sert olan mizacını suratına yerleştirmişti Ayka çünkü sevecen davranırsa ne olacağını gayet iyi biliyordu. " Tekrardan teşekkür ederim. Ben artık gideyim, kazanmam gereken bir savaş var." Dedi Ayka ve ayağa kalktı. Gücünü toparlayamamış olsa gerek aniden yeniden yere yığıldı. İki dost acele etmemesi ve burada istedikleri kadar kalabileceğini söylediler. Ayka'nın söylediği kelimelerin sonucunda onun bir şövalye olduğunu ve kesinlikle aradıkları kişi olduğunu anladılar. Bekçi köpek " Anlat bakalım. Neden bu hale geldin?" diye sordu bir yandan yatmaya devam ederken. Kral oldukça şaşırmıştı. Hayatında ilk kez konuşan bir köpek görmüştü. Fix de bir hayvandı ama o konuşmuyordu. Ayka başından geçen her olayı en ince ayrıntısına kadar anlatmaya başladı özellikle lanet kısmını. Çünkü onu sevmelerini ve bunun sonucunda ölmelerini asla istemiyordu. Uzunca konuştuktan sonra " Pekala siz kimsiniz peki?" diye sordu karşısında oturan insan ve köpeğe. Bekçi dostuna bakarak ilk onun kendisini anlatmasını istedi. Böylelikle şövalye bir şoka daha girmezdi. Eric adını söyler söylemez Ayka'nın yüz ifadesi değişti ve " O sensin, babamın aramamı istediği kişisin." Dedi yüksek bir ses tonuyla. Melez tanrı şaşa kalmıştı. Bir insanın neden onu aramak istediğini merak etmişti. Birisini öldürmemiş ya da yaralamamıştı. Hatta bunca zamandır insanlardan uzak yaşamaya çalışmıştı. Ayka, babasının Engo dağına gidip büyülü kitapların bulunduğu kütüphaneye vardığını, onunda bu kitabı çalıp kaçtığı hikaye'yi ona anlattı. Eric yanında duran kitabı yeni arkadaşına gösterdi. " Evet bu o kitap hatta şuan bizim kurtuluşumuz." Diye cevapladı ve kitabı Ayka'ya uzattı. Altın kan , arafta ki yaratık ve şövalye kılıcını içerisinde barındıran büyüden Ayka'ya bahsetti. Ölümsüzlükle lanetlendiği için Ayka da onlarla birlikte Araf'a gelebilir ve canavarı bulmaya yardım edebilirdi. Onlarla birlikte gelmesi için Ayka'ya ısrarda bulundular. Kral bu teklifi hemen kabul etti çünkü bu hayatta ki en çok istediği şey Vexana'yı yeniden mühürlemekti. Tabi mühürlemeden önce canını fazlasıyla yakacaktı. Her ne kadar aralarına buzdan dağlar olsa da kurulan bu yeni arkadaşlık savaş için insanlığın son umuduydu.
Bekçi köpek asıl haline döndü. Eric ve Ayka'dan ayaklarını tutmalarını istedi ve gözlerini açmamaları için onları uyardı. Siyah tüylerinden yukarıya doğru kırmızı tozlar uçmaya başlamıştı. Eric ve Ayka'nın bedenleri yavaş yavaş parçalanmaya başlıyordu. Canları asla yanmıyordu fakat gıdıklanıyor gibi hissediyorlardı. Boyutlar arası geçit'i başarıyla gerçekleştiren bu üç arkadaş nihayet araf'a varmışlardı. Araf'ta cennet ya da cehenneme girmeyi bekleyen ölü insanlar ile doluydu. Hayatlarında yaptıkları iyilik ve kötülükler eşit olduğu için hepsi araf da sıkışıp kalmıştı. Sıcak tozlu rüzgar insanın genzini yakıp kavuruyordu. " artık gözlerinizi açabilirsiniz." Dedi bekçi köpek ve ayaklarını geriye doğru çekti. Gözlerini açan melez tanrı ve kral etraflarına meraklı gözler ile bakmaya başladılar. Burada bırakın bir canavarı bir bitkinin yaşaması bile mümkün değildi. Bekçi köpek iki arkadaşını da sırtına aldı ve " gözlerinizi dört açın. Ruhlar size saldırmazlar onlardan korkmayın." Dedi ve ilerlemeye başladı. Etraf da sıcak ve soğuğun etkisi ile aşınmış ve sağlam olmayan kayalar vardı. Burada yürümek hiç de güvenilir değildi ama belli ki bekçi köpek buraya daha önce gelmişti. İlerler iken oyukların arasında tıpkı insan dünyasında ki sincaplara benziyorlar idi. Ama kürkleri kırmızı ve gözleri siyah renkteydi ve kesinlikle sevimli değillerdi. Havada uçan toz tanecikleri görüş açıklarını oldukça zorluyordu. " Birazdan sıcak kum fırtınası başlar. Başımızı sokucak bir yer bulmamız lazım." Dedi bekçi köpek ve ileride gözüne çarpan bir oyuğa doğru yöneldi. Oyuğun içi genişçeydi. Bekçi ķöpeğin üzerinden inip yere oturdular ve hepsinin karnından sesler gelmeye başladı. Oldukça acıkmışlardı ama yanlarına yiyecek ve içecek almamışlardı. Eric çantasından orta boyda bir kese çıkarıp elini içine soktu ve keseden bir sürü lezzetli yemekler çıkarmaya başladi. Ayka ve Bekçi köpeğin ağızlarının suyu akmıştı. " büyü kitabının mucizeleri. Üzülmeyin asla aç ve susuz kalmıcaz." Dedi Eric ve içecekleri de çıkardıktan sonra karınlarını bir güzel doyurdular. Her ne kadar arafın zaman dilimi onları etkilemese de havası onların hiç alışık olmadıkları bir durumdu. Bu yüzden biraz sohbet edip dinlendiler. Fazla zaman kaybı olmasını istemedikleri için molayı kısa kestiler zaten fırtına da durmuştu. Fırtınanın etkisi ile taşlar hala daha sıcaktı. Bu yüzden ilerler iken ayaklarının altı biraz yanıyordu. Yolları bir uçurum ile kesildi. Yanlış yöne geldiklerini anlayıp başka bir yola doğru ilerlemeye başladılar. Bu kadar büyük bir yerde canavarı nasıl bulacaklardı hiç bir fikirleri yoktu. " Bulduk." Diye bağırdı bekçi köpek önlerinde uyuyan altı başlı bir yılan vardı. Ama bir sorundur ki kitapta yazan canavarın tüyü olması lazımdı. Bu yılanda tüy yoktu. Ayka " hala daha anlamadınız mı? Yılanın kucağında duran tatlı şeye bakın." Dedi ve parmağı ile işaret etti. Bakışlarını o yöne doğru çeviren köpek ve Eric yılanın kucağında duran toparlak ve pembe tüylere sahip olan minik bir canlı gördü. " bende ne zaman bir felaket daha gelecek diye düşünüyordum." Dedi Eric çantasını düşmesin diye sıkıca tutarken. Altı başlı yılanın tam önünde durmuş planlar kuruyorlardı. Yaklaşmak fazlasıyla zor ve de tehlikeliydi. Kafalardan birini yok etseler diğer beşinin onlara zarar verme ihtimali çok yüksekti. Beyin fırtınası yaratan bu üç arkadaştan köpek " düşünün bir yılanın hayır diyemeyeceği şey nedir?" Diye sordu. Ayka ve Eric birbirine baktılar, cevabını bilmiyorlardı. " Tabi ki de onun boyutlarında bir İnek." Dedi ve Eric'den büyü kitabın da 'Boyut ve kılık değiştirme' büyüsünü açmasını istedi. Kitabı açan Eric büyülü sözleri söyleyip bekçi köpeği devasa boyutta bir ineğe dönmüştü. Oldukça komik görünüyordu bu yüzden diğer iki arkadaşı kahkahalarını içinde daha fazla tutamayıp haykırmaya başladılar. Bu haykırışlarının gürültüsüne dördüncü yılan kafası uyandı. Ayka ve Eric hemen bir kayanın arkasına saklandı ve olacakları izlemek için yerlerini aldılar. Uyanan dördüncü kafa , bu büyükçe ineğin karşısında şok geçirip hemen diğer kafaları da dürterek uyandırdı. Altı kafalı yılan açlıktan deliye dönmüştü. Araf da böylesine bir yemek bulmak imkansız idi. Bu yüzden hiç tereddüt etmeden şekil değiştiren bekçi köpeği yakalamaya koyuldular. Korudukları tatlı varlığı geride bıraktılar ve dişlerini leziz ineğe geçirmek için birbiriyle dövüşmeye başladılar. Anlaşılan o ki fazla iyi geçinemiyorlardı. Saklandıkları kayanın arkasında gülmekten karınları ağrıyan Eric ve Ayka ellerini havaya kaldırarak bekçi köpekle dalga geçip eğleniyorlardı. Yılan iyice uzaklaştıktan sonra tatlı yaratığın yanına gittiler ve onu incelemeye başladılar. Toparlak vücudunun arkasında minik bir kuyruğu vardı. Kuyruğunda ki tüylerden birini koparmaları gerekiyordu. Bu minik yaratık oldukça sevecendi. Etrafına gülümseyip tatlı hareketler yapıyordu. Kesinlikle buraya göre bir yaratık değildi. Eric yaratığın kuyruğunu tuttu ve bir adet tüy kopardı. O tatlı ve masum olan yaratık öyle bir ses çıkardı ki araf başlarına yıkılacaktı. Sesi duyan yılan ineği unutup korudukları yaratığın sesine doğru hızlıca sürünerek ilerlemeye başladı. Sürünürken etrafı toz duman ediyor önüne çıkan kayaları ufacık hale getirerek eziyordu. " şimdi bittik." Dedi Eric yutkunarak. Ayka yeni arkadaşının önüne geçti ve " Kayanın arkasına geç ve sakın oradan çıkma." Dedi ve kılıcını eline aldı. Yılan son süratle onu doğru geliyordu ve Ayka da ona doğru koşmaya başladı. Nasıl olsa ölümsüzdü. Parçalara ayrılsa bile yeniden birleşebilirdi. Ölmeyi her ne kadar çok istese de asla gerçekleşmeyeceğini biliyordu ve büyük bir amacı vardı. Vexana...
Yılanın kuyruk hamlelerinden kıvrak bir şekilde kurtuldu Ayka ve kafaların birleşim noktasına kılıcını geçirerek, kılıçla birlikte kuyruğun sonuna doğru ilerledi. Tıpkı bir kasabanın et doğraması gibi yılanı ortadan ikiye ayırmıştı. Ölen yılanın başlarının ağızlarından yeşil bir sıvı akmaya başladı. Etraf bu yeşil sıvı ile dolup taşmaya başlamıştı. Bekçi köpek büyünün süresinin bitmesi ile eski haline dönmüş, Ayka ve Eric'e doğru koşuyordu. Görevlerini yerine getirmişlerdi. Artık araftan gitmeleri gerekiyordu. Eric kayanın arkasından çıktı ve Ayka'nın yanına geldi. " Mademki böyle yetenekli idin neden bizi bunca zahmete soktun." Diye sordu kızgın sesi ve meraklı bakışları ile birlikte. " sormadınız ki." Kelimeleri ile cevapladı Ayka. Bekçi köpek yanlarına yaklaştı ve tüyü alıp almadıklarını sordu. Melez tanrı tüyü arkadaşına gösterdi. Artık gitme vaktiydi. Zaten burası da kalmak için hiç de güzel bir yer değildi. Gözlerini kapatıp yeniden bekçi köpeğin ayaklarını tuttular ve bu sefer direk gizli tünelin içine ışınlandılar. Bu sefer bedenleri ufalanmadan ışınlanmışlardı. Böylesi daha iyi hissettirmişti. Artık yapmaları gereken tey şey ellerinde ki malzemeleri birleştirip en güçlü silahı yapmalarıydı. Birden Eric örme çantasının içinde kıpırdayan bir şey hissetti ve çantayı boynundan çıkarıp hemen yere fırlattı ve çantanın içinden minik, tatlı ve sesinin desibelinin ayarı olmayan o yaratık çıktı. Ayakları bedenine göre o kadar ufaktı ki adım atar iken oldukça komik gözüküyordu. Kaşla göz arası melez tanrının çantasına girmiş ve onlar ile birlikte insan dünyasına gelmişti. Zararlı olmadığını düşündükleri için yanlarında kalmasına izin verdiler. Hem de yüksek sesi savaşta işlerine yarayabilir idi. Ona seslenmek için bir isim bulmaları gerekiyordu. Yüksek bir ses sahip olduğu için ona 'Çığlık' adını verdiler. Altın kanı elde etmek için Eric bir bıçak yardımı ile elini kesip kanı su getirilen tenekenin içine akıttı. Ama kan altın renge sahip değildi. Bir şeyi yanlış okuyup ya da yanlış bir şekilde mi yapmışlardı. Büyü kitabını yeniden açıp okudular ama yanlış bir şey yapmamışlardı. Sadece altta ufak harflerle yazılan cümleyi okumamışlardı. Kanın gerçek rengini göstermesi için sihirli kelimeyi söylemeleri gerekiyordu.'Ridak Zamlıy.' Kelimesini hep bir ağızdan söylediler ve tenekenin içindeki kana doğru üflediler. Kanın rengi bir anda değişmeye başladı ve altın rengini alıp göz alıcı bir güzellik ile parlamaya başladı.
Dışarısı sessizleşmiş ve hava kararmıştı. Artık gizli tünelden çıķıp eve girmeleri gerekiyordu çünkü burada uyumak için gerekli yorgan yastık ve battaniye yoktu. Bunun için tek sıra halin de kapıdan çıktılar ve merdiven basamaklarını çıkarak eve girdiler. Ayka eve girerken oldukça zorlanmıştı. " Bu evi yapmadan önce bu alanda başka bir ev var mıydı?" Diye sordu. Eric başını sallayarak hayır cevabını verdi. Sonra meraklı yapısından ötürü " Neden sordun ki?" Diye söyledi bir yandan yeni misafiri için yatacak yer ayarlarken. "Eşimin eski evi buradaydı. O geçitte babası tarafından yapılmıştı." Diye cevap verdi ve onun için hazırlanan yatağa yaptı. Uyumuyordu ama ağzından tek kelime dahi çıkmıyordu. Bu yere yeniden gelmek onu oldukça hırpalamıştı. Her günün de her anında eşinin kokusunu arıyor, sesini kulaklarında duyuyormuş gibi onu kalbinde yaşatıyordu. Herkes hazırlanmış yataklarında derin bir uykuya dalmak için uzanmış, geçen günün analizini yapıyorlardı. Çığlık, aralarında en çok Eric'i sevmişti ve yanından hiç ayrılmıyordu. Hatta uyumak için Eric'in yatağında yastığının kenarına kıvrılmış ve küçük burnundan sümük balonu çıkartarak uykuya dalmıştı. Uyurken de oldukça sevimli görünüyordu. Tüyleri adeta pamuk şekerini anımsatıyordu. İnsanın onu kalbine sokup sevesi geliyordu, ama sadece çığlık atmadığı vakitlerde. Tüm parçaları elde etmişlerdi tek sorunları bu kılıcı altın kan ile kimin döveceği idi. Eric, tapınakta kaldığı vakitlerde kütüphanede çok fazla vakit geçiriyordu bu nedenle tarih bilgisi çok fazlaydı. Okuduğu bir kitapta eski zamanlarda cücelerin çok iyi birer demir dövücü olduğu yazıyordu. Dünyada ki en iyi kılıçları, çekiçleri ve kalkanları onlar yapıyorlarmış. Hatta bazı kaynaklarda usta cücenin bu yeteneğini şimşek tanrısından hediye olarak aldığı yazıyordu. Günümüzde cücelerin yaşadığı hakkında pek bir bilgisi yoktu ama bir keresinde pazarda gezer iken iki yaşlı tüccarın konuşmalarına kulak misafiri olmuş ve cücelerin Ond dağlarının arasında kalan bir lagünün çevresinde yaşadıklarını duymuştu. Sabah olduğunda fikrini ve bildiklerini dostu ve ekibe yeni katılan Ayka ile paylaşacaktı. Eric'in en büyük avantajı lanetlerden etkilenmiyor oluşuydu. Bu yüzden yeni arkadaşıyla sağlam bir dostluk kurabilirdi. Sağ kolunu yastığın altına sokup başını yastığa koydu. Bunu gören çığlık hemen Eric'in boğazının altına doğru sokuldu ve minik kuyruğunu sallayarak yeniden uykuya daldı. Yorucu bir günün sonu böyle bitmişti.
Hayatta kalan insanlar yakınlarının cesetlerini günün ilk ışıkları ile birlikte gömmüş ve geri kalan tüccarlar ise dükkanların da ne kadar bir hasar oluşmuş diye bakmak için harap olan büyük pazara doğru ilerliyorlardı. Bekçi köpek çoktan uyanmış evde kalan son ekmekleri yiyordu. Bayatlamış olsalar da oldukça acıkmıştı. Eric'in gizli kesesini bulamamıştı eğer bulsaydı salam sucuk demeden her şeyi alıp tek lokmada midesine indirecekti. Çığlık da uyanmış ve Ayka'nın üzerin de zıplıyordu. Gece boyunca kabuslar gördüğü için uykuya biraz geç dalmıştı bundan ötürüdür ki çığlığın zıplamaları ona masaj gibi geliyordu. Çığlık, Ayka'dan ümidini kesip yerde yatan Eric'in üzerinde zıplamaya başladı bu sefer. Kollarını çapraz bir şekilde açmış ve ağzının kenarından aşağıya tükürükler akmıştı. Eric gerçekten de çok kötü bir şekilde uyuyordu ki tatlı Çığlık bile onun bu halini görünce yüzünü ekşitmişti. Kimse onunla oynamadığı ve yalnız kaldığı için sinirlenmiş ve kısa süreli bir çığlık atmıştı. Eric ve Ayka yerinden bir anda fırlamış ve ekmek yiyen bekçi köpek de boğulmanın eşiğinden dönmüştü. Sanki büyük çığlığı o atmamış gibi etrafta sevimli sevimli dolanıyordu. Eric arkadaşlarına günaydın dedikten sonra Ayka'ya döndü "Dostum ben sana demeyi unuttum. Ben lanetlerden ve büyülerden etkilenmiyorum. Bu yüzden benim için endişelenme." Dedi esneyerek. Ayka hiç bir şey söylemedi ve direk Eric'in yanına gidip ona kocaman sarıldı. Bu onun için gerçekten çok önemliydi. Yıllardır sevgisini kimseye vermiyor ve hiç kimseyi sevmiyordu. Hatta uzun yıllar üstüne sarıldığı ilk kişi Eric idi. Bu kucaklaşma aralarında ki dostluk bağını daha da güçlendirmişti. Bekçi köpek bu kucaklanmayı kıskandı ve tüm ağırlığını vererek iki genç adamın üzerine atladı. " Bensiz eğlence olmaz , olamaz! " Dedi ve arkadaşlarını yalamaya başladı. Eric yere bir örtü serdi ve yanında ki kesesinden kahvaltı için domates, salatalık, peynir , zeytin , ekmek ve kendisinin çok sevdiği karadut reçelini çıkardı. Çay yapmayı çok istemişlerdi ama fırtına mutfağın çoğunu harap etmişti bu yüzden ateş yakmaları gerekiyordu ve çok üşenmişler idi. Ekmeğini reçele bandırıp ağzına attıktan sonra lokmasını bitirmeye fırsat vermeden hemen konuyu açtı Eric. "Kılıcı dövdürmek için bir fikriniz var mı? " diye sordu yer sofrasında oturan arkadaşlarına. İkisi de boş gözlerle ona baktılar. Belli ki bu konuda onlarda oldukça bilgisiz idi. Eric kelimelerine devam etti, kılıcı yapması için cüceler diyarına gidip usta cüceyi bulmaları gerekiyordu. Yeni rotalarının Ond dağları olduğunu söyledi. Ond dağları dünyanın diğer ucundaydı. Hatta dağların arasında kalan lagün ile ismini hafızalara kazımıştı fakat bir gün pasif olan yanardağ deniz altında ki fay hatlarının hareketinden ötürü yanardağ aktif hale gelmiş. Yanardağdan akan lavlar lagünün tüm güzellikleri yok edip onu buharlaştırmıştı. Kahvaltıları bittikten sonra bekçi köpek ve Ayka sofrayı topluyor Eric ise dün tenekeye akıttığı altın kanı bir şişeye döküyordu. Eric kendi kıyafetlerinden bir kaç tane fazla almıştı. Ayka ile bedenleri muhtemelen aynı idi. Olası bir durumda ona kıyafetlerinden verebilirdi. Hazır olduklarında evden çıkıp yola koyuldular. Ond dağlarına varmak için yolun yarını at arabası diğer yarısını ise okyanusu geçmek için gemi ile ilerleyeceklerdi. Dönüş yolunda ise Ayka'ya hediye olan peri tozunu kullanıp uçarak geri döneceklerdi. Atların çoğu dün Vexana'nın gazabına uğramışlardı. Bu yüzden arabayı bekçi köpek kullanacaktı. Boyut değiştirme büyüsü ile bekçi köpeği atlardan bile büyük bir boyuta getirdi Eric ve arabayı ona bağladılar. Çığlık, Eric'in çantasına girip öğlen uykusunu uyuyordu. Ayka yerde duran zırhının parçalarını silip parlatıyordu. Araba bir anda sarsıldı...