°•|Biz diye bir şey, hiç olmadı.|•°
Masamın üstündeki sahte benlere ve makyaj eşyalarıma son kez göz attım. Camın kenarına vuran ışık, fondöten şişesinin üzerinde parlıyordu. Parmak uçlarımla sahte beni aldım, yanağıma yapıştırdım. Bir tane yetmezdi. Çirkinlik emek isterdi. Bir tane daha... sonra bir tanede dudak kenarına.
Bir tane de göz altına. Aynaya baktım. Şimdiden yüzüm değişmişti. İyi. Zaten bugün kendim olmak istemiyordum.
"Evet kızlar," dedim bir anda neşeyle. Ellerimi sertçe birbirine vurdum. "Hadi beni hazırlayalım." Sesim fazla canlıydı. O kadar ki Betül irkildi. Zelda abla ise hiç gülmedi. Bana aklımı kaçırmışım gibi bakıyorlardı.
Gözleri yüzümde gezindi; sahte benlerden, dağıttığım saçlarımdan, dudaklarımın bilerek taşırılmış rujundan...
"Hanım kızım," dedi Zelde abla kısık bir sesle, "ağam bizi vallahi keser bu sefer." Başını hızla sağa sola salladı. "Yok yok... ben yokum bu işte."
Ona tebessüm ettim, çocukluğumdan beri bu konakta çalışırdı. Onu bildim bileli buradaydı. Elinde büyümüş sayılırdım.
Ayağa kalktım yanına yaklaştım. Koluna girdim. Sesimi yumuşattım, neredeyse yalvardım. "Hadi ama abla ya... madem gelini görmek istediler, o zaman görecekler."
Eğilip gözlerimin içine bakmasını sağladım. "Hem sen merak etme. Babam kızmaz. 'Tek başıma yaptım' derim. Suçu da günahı da bana kalır."
Bir an durdu. Dudaklarını birbirine bastırdı. Gözleri doldu ama çevirdi yüzünü. Cevap vermedi. Bu, kabul demekti.
"Ay vallahi bir âlemsin Hicran," dedi Betül, kahkahasını tutamayarak. "Ben de çok merak ettim şimdi seni gördüklerinde yüzlerinde oluşacak olan o ifadeyi." Küçük bir kahkaha daha attı.
Ona göz kırptım. Bunu bende çok merak ediyordum. Betül en küçük amcamın kızıydı, 18 yaşındaydı, tatlı bir kızdı, hafif kiloluydu ama kilosu ona yakışıyordu. Bazı insanlara kilo, veya zayıflık yakışmazdı. Bana da ne kilo ne de zayıf olmak yakışırdı. Bu nedenle kilomu hep tam ortada tutmaya özen gösterirdim.
Dönüp sandalyenin arkasına asılmış elbiseye baktım. Bilerek seçmiştim bunu. Belden geniş, omuzları düşük, bedeni üç dört beden büyük gösteren dolgun bir elbise... kıkırdadım.
Parmaklarımla kumaşını yokladım.
"Demek şişko kadınlardan hoşlanmıyor ha Agir ağa." dedim kendi kendime, yüzüme sinsi bir gülümseme yerleştirerek. "Bakalım berdel olacak kadının şişko olduğunu görünce ne yapacaksın."
Yutkundum. "Ve çirkin..."
Betül susmuştu artık. Zelda abla ise arkasını dönmüştü bana. Omuzları düşüktü. Onu ilk kez bu kadar çaresiz görüyordum.
Evet... bugün yıllardır kan davalı olduğumuz aşiret beni almaya gelecekti. Silahların, mezarların, yeminlerin gölgesinde büyümüş iki soyun barışı benim bedenimle mühürlenecekti. Ama onların bilmediği bir şey vardı.
Karşılarında duracak kız, masallardaki gelin gibi olmayacaktı. Ne ince bel, ne parlayan saç, ne de hayran bırakan bir yüz...
Onların karşısına çıkacak olan kız, bilerek çirkinleştirilmiş, bilerek ağırlaştırılmış, bilerek değersiz gösterilmiş bir kız olacaktı. Bizzat bunu kendim yapmış olacaktım.
Beni bir anlaşma maddesi gibi alacak olan kimseye, kolay lokma olmayacaktım.
İtaatkâr, süslü, başı önde bir kız olmayacaktım. Karşılarında, bilerek çirkinleştirilmiş bir Hicran duracaktı.
Bakınca yüzlerini ekşitecekleri,
"Buna mı geldik?" diyecekleri bir kız.
Beni beğenmesinler.
Beni istemesinler.
Ve bu hikâye burada bitsin.
İlk önce üstümdekileri çıkartıp elbiseyi giydim sonra masaya oturdum. Sandalyenin gıcırtısı odanın içinde gereğinden fazla yankılandı ama aldırış etmedim. Aynaya baktım.
Gözlerim kızarmamıştı henüz. Ağlamamıştım. Ama ağlayacaktım.
Gerçek yüzüm bu yüzden daha farklıydı. Yuvarlak, masum bir yüzüm vardı; sert olmaya hiç yakışmayan, ne kadar dirense de hep yumuşak kalan bir yüzüm.
Sağ gözümün altında, beni çocukluğumdan beri ele veren küçük bir ben dururdu. O ben'leri çoğaltıp dört tane yaptım. Hepsinin aynı boyda olmasına özen göstermiştim.
Uzun siyah saçlarım yüzümü çerçeveler, çoğu zaman olduğumdan daha saf, daha korunmaya muhtaç gösterirdi. Ama şuan ondan kalan hiç bir eser yoktu. Dağınıktı.
Kahverengi gözlerim vardı; içine bakıldığında saklanmış hiçbir şey kalmayan, ne hissettiysem hemen belli eden gözlerim. Büyük cam şişe gibi olan gözlükler duruyordu hemen yanımda. Onları tadacaktır.
Küçük burnum, yüzümün ortasında durur, ifademe hep tatlı bir hâl katardı. Yüzüme yakışırdı; annem hep "fazla nazlı duruyor" derdi. Ona da ekleme yapacaktım birazdan.
Dudaklarım ne çok inceydi ne de iddialı; ama gülümseyince yanaklarım belirginleşir, masumluğum daha da ortaya çıkardı. Dudaklarımda taşmış ruj ile komik duruyordu.
O yüz. Kavgaya değil, sevgiye aitti.
Berdellere, kan davalarına değil; şefkate layıktı. Özgürlüğe aitti..
Bu evin kızı, bu aşiretin emaneti, bir başkasının bedeli olacak olan kız.
Fondöteni elime aldım. Plastik kapağı açarken çıkan o küçük çıt sesi içimde bir yere dokundu. Sanki bu sesle birlikte bir kapı daha kapanıyordu. Süngeri elime aldım. Avucum terlemişti.
"Çirkin ol," dedim aynadaki kıza.
"Beğenilme. Seçilme. Kurtul."
Sesim neredeyse çıkmadı. Aynadaki kız cevap vermedi. Sadece bana baktı korku dolu gözlerle.
Tam süngeri fondötene batıracaktım ki telefon titredi.
"Kim o?" diye sordu Betül. Cevap vermedim. Telefona baktım.
Fırat... Fırat yazmıştı!
Zelda abla başını kaldırdı. "Hanım kızım?" dedi, temkinli bir şekilde.
Telefonu elime aldım. Mesaj kısmına girdim.
Ahırın oradayım.
Gel. Seni bekliyorum.
"Fırat mı?" diye fısıldadı Betül. Başımı kaldırmadım. Betül ve Zelda abla Fıratla olan ilişkimi bilan nadir kişilerdi. S
"Gitmeyeceksin," dedi Zelda abla bu kez daha sert bir sesle. "Bugün değil. Bugün olmaz kızım."
Ekran hâlâ açıktı.
Aynaya baktım tekrar. Zelda abla ile göz göze geldik.
"Bir bakıp geleceğim," dedim heyecanla,
Oysa nereden bile bilirdim ki hayatımın dönüm noktasına adım atacağımı? Nereden bile bilirdim en büyük darbeyi sevdiğim adamdan alacağımı?
"Delirdin mi sen?" dedi Betül. "Birazdan Karahanlı aşireti geliyor, Hicran!"
Telefonu masaya bıraktım. Bir tane ıslak mendil alıp dudaklarımı aceleyle silmeye başladım. Sevdiğim adamın karşısına soytarı gibi tabi kide çıkacak değildim..
Yüzümdeki sahte et parçalarını da hızla çıkardım.
Kapıya yöneldim.
Zelda ablanın sesi arkamdan geldi ama
durmadım.
Çünkü bilmiyordum... Ahırın orasında beni bekleyen şeyin beni kurtarıp kurtarmayacağını ya da zaten kırılmış olan kalbime son darbeyi vuracağını. Eğer bilseydim öyle olacağını durarmıydım peki?
Hayır durmazdım, yine giderdim.
Ahır konağın arka tarafındaydı. Yeni bir tane yapıldığı için orası artık pek kullanılmıyordu. Biz de bu sayede orada gizlice görüşebiliyorduk.
Ahıra yaklaştıkça kokusu burnuma çarptı. Toprak, saman, hayvan pisliği yaz ayında yoğunlaşan keskin koku. Midem kısa bir an bulandı ama aldırış etmedim. Birazdan kokuya alışırdım nasıl olsa.
Kapıyı itip içeriye girdim. İçerisi serindi. Dışarıdaki sıcağın aksine loş ve ağır bir hava vardı. Güneş, çatının arasından sızıyor, toz zerreciklerini altın gibi gösteriyordu. Ve Fırat, Fıratım orada... duvara yaslanmış duruyordu. Üstünde kot paltolan ve beyaz bir tişört vardı. Kahve saçlarını yine özenle arkaya doğru taramıştı.
Ellerini cebine sokmuştu. Beni gördüğünde doğruldu. Gözleri, beni baştan aşağı süzdü.
"Geldin," dedi memnun olmuş gibi gülümseyerek.
"Mesaj attın," dedim. "Gel dedin, geldim"
"Ben sana hep geldim Fırat" Diyemedim.
Bir adım yaklaştı. Aramızdaki mesafeyi kapattı. Kalbim hızlandı, bunu belli etmemek için ayrı bir çaba sarf ediyordum. Yıllar geçese onu ilk gördüğümde kalbim nasıl hızlandıysa hâlâ öyleydi. Bu hiç değişmemişti.
"Hazırlanıyormuşsun,"
Gözleri elbiseme kaydı. Baştan aşağıya süzdü beni. Gülmemek için kendini zor tuttuğunu gizlemeyordu. "Beni böyle karşılamayı mı planladın?" Elini yumruk yapıp dudaklarına bastırdı. Başını salladı. "İyimiş"
Gözlerimi devirdim. "Ne istiyorsun Fırat?" dedim. Sabırsızlıkla. Ağarlımı tek ayağamın üstüne verdim. "Birazdan aşiret gelecek." Yalandan yere kaşlarımı çattım. Kollarımı göğsümde kavuşturdum.
"Yoksa beni beğenmelerini mi isterdin Fırat bey?"
Dudaklarının kenarı kıvrıldı. "Sen her halinle güzelsin, bu arada şişko olmak sana azıcık çirkinlik katmış, güzel vücudunu bozmuş o kadar. Hala güzelsin."
İçimde bir şey kırıldı ama ses etmedim.
"Beni buraya alay etmek için mi çağırdın, Fırat. Farkında mısım iki aşiret birazdan yan yana duracak. Oylanmak için vaktim yok fazla."
Başını salladı. "Hayır," uzanıp ellerimi tuttu. Gözlerini kapatıp derin bir nefes alıp verdi. Bir süre öyle durdu. İçinde bir şeyleri tarıyor gibiydi.
Rahatsızca yerimden kıpırdadım, gözlerimi kırpıştırdım. Acaba babamın beni onlara vereceğinden mi korkuyordu. Eğer öyleyse babam beni onlara vermez ben istemediğim sürece. Yüzümde küçük bir tebessüm belirdi.
"Fırat,"
"Hicran, bizden olmaz." Dedi bir anda. Gözlerini açtıp yüzüme baktı. Tek bir duygu kırıntısı bile yoktu o gözlerde. Başını iki yana salladı. "Özür dilerim. Ama olmuyor Hicran, seninle olmuyor,"
Şaşkınlıkla dudaklarım aralandı. Gözlerimde biriken yaşlar görüşümü bulanıklaştırırken, elinin içinde duran elimi hızla çektim. "Ne?" diyebildim sadece. Sesim bana bile yabancıydı. Bir adım geri çekildim.
"Ne dedin sen?"
Omuz silkti. "Bitti Hicran. Olmuyor. Hiçbir zaman da olmadı."
Kalbim durdu sanki, nefes dahi alamadım.
"Ne demek olmadı?"
Gözlerime baktı, "Sen bir ağa kızısın," dedi. "Sana göre değilim ben. Ya da sen bana göre değilsin." Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Belki de en başından beri ciddiye almamam gerekiyordu."
"Ne diyorsun sen..." diye fısıldadım.
"Seninle oynadım Hicran," dedi dümdüz. "Arkadaşlarım.." yutkundu, sanki diyeceği şeyi söylemek ve söylememek arasında kalmıştı.
"Söyle!" Dedim sinirle. "Söyle Fırat arkadaşlarım ne!"
Bir süre sessizce gözlerime baktı. Başını salladı. "Hepsi bu. Güzel bir kızsın, oynamaya açık, sevgiye aç.. bende oynadım işte seninle. Zaman öldürmek için sevgili oldum seninle"
Her bir kelimesi kalbime hançer gibi saplanmaya devam ediyordu.
"Hem sen ağa kızısın. Bizim gibi adamlar senin hikâyene yazılmaz."
Hayır, yanılıyordu, yazılırdı. Olmadı biz yazardık. Bunu yapardık. "Ben seni seçmiştim, Fırat. Soyumu değil, seni. Bu gece onlar gittikten sonra babama bizden bahsedecektim ben... ben yapacaktım bunu."
Dudaklarımdan bir hıçkırık firar etti. Ben aptaldım. Ben.. ben salaktım. Hayır ağlama Hicran, şimdi değil. Onun karşısında değil. Sen ağa kızısın. Sen Murat ağanın kızısın, gözler önünde ağlamayazsın.
Dudakları hafifçe kıvrıldı acı bir gülümsemeyle. "İşte hata orada," dedi.
"Sen seçtiğini sandın. Bu topraklarda bir kadının sözü geçtiği nerede görülmüş? Elbet senide bir ağaya verirler, hem yanlış hatırlamıyorsam sen daha bebekken verilmişsin." Omuz silkti. "Eh o adamdan önce seninle biraz oynamak tadına bakmak istedim, dudaklarından başka tat alamasamda en azından o adam benim kullandığım bir kızı alacak. Bu bile gururumu okşuyor. Koskoca bir ağa benim eskimi alacak düşüne biliyor musun?"
Gözlerini kapatıp ciddi ciddi düşündü bunu. Alayla acımasız bir kahkaha attı. "vay canına, düşüncesi bile çok iyi," yüzüme baktı tekrar.
Boğazımda öyle bir yumru vardı ki ne konuşabiliyordum ne de yutkunabiliyordum. Ona cevap verecek kavga edecek gücü kendimde bulamıyordum.
Nefes alıyordum ama ciğerlerime hava girmiyordu sanki.
Elini omzuna koyup sıktı "Bir daha görüşmemek dileği ile Hicom" arkasını döndü ve yürümeye başladı.
Onun bıraktığı boşluğa bakıyordum hâlâ.
"Beni.." Yutkundum, durdu ve omzunun üstünden baktı. "Beni hiç mi sevmedin?"
Hiç düşünmeden "Sevmedim Hicran" dedi. "Hiç sevmedim" başımı aşığı yukarı salladım sadece.
"Hicran" dedi son kez, gitmeden önce. "Biz diye bir şey, hiç olmadı.."