•°|İnsan kalbi de kemik gibi kırılabiliyormuş meğer.|•°

2142 Kelimeler
Ben aptalım! Ben gerçekten bir aptalım! Salak gibi inanmıştım ben ona! Ben onun için aileme karşı gelmiştim. Daha beş dakika önce… Sadece beş dakika önce kendi soyadımı kirletmeye hazırdım. Beni istemeye gelen ağanın gözünde küçülmek için, beni beğenmesin diye. İğrensin diye. Sırf beni istemesin, sırf ona gitmeyeyim diye. Ailem rezil olsun umurumda değildi. Adım lekelenmiş, arkamdan konuşulmuş, yüzüme tükürülmüş… Hiçbiri umurumda değildi. Çünkü ben onu seviyordum. Ben onun için kan davasına kafa tutmuştum. Herkesin sustuğu yerde konuşmuş, herkesin başını eğdiği yerde başımı kaldırmıştım. "Hayır,"demiştim. "Benim hayatım bu," demiştim. Babam O sert, kimseye boyun eğmeyen babam. Sırf ben istedim diye kan davasını oyalamıştı. "Gerçekten başka birini seviyorsan," demişti bana, "seni o aşirete vermem." Eğer ben birine âşık olursam. Eğer kalbim gerçekten birine bağlanırsa. O zaman ben değil, kuzenim verilecekti. Kuzenim dünden razıydı bu işe, onun için para olsun gerisi önemli değildi. Benim yerime gelin olacaktı. Benim daha doğmamışken yazılan yazgımı giyinecekti. Benim kurtuluşumun bedelini o ödeyecekti. Ve ben. Bunu kabul etmiştim. Çünkü sevmiştim. Şimdi ise yapayalnız duruyordum. Onun arkasından bakarken dizlerim titredi. Gitmesini izledim. Bir kere bile dönüp bakmadı. Öyle bir utanıyordum ki kendimden, dizlerimin üstüne düştüm, gitmesini fırsat verip ellerimi yüzüme bastırarak hıçkıra hıçkıra ağladım. Ben sadece kalbimi değil. Babamın sözünü, ailemin namusunu, bir kan davasının dengesini de yakmıştım. Ve karşılığında. Hiçbir şey almamıştım. Sadece içimde büyüyen, adını haykıramadığım bir utanç ve susarak ağlayan kırık bir kalp kalmıştı. Göz yaşlarım akmaya devam ederken konağın arka kapısından içeri girip kimseye görünmeden başım yerde bir şekilde odama girdim. İçeride hâlâ Betül ve Zelda abla duruyordu. Başımı kaldırıp yüzlerine dahi bakamadım. "Siz çıkın" diye bildim sadece. Zelda abla hemen itraz etti. "Kızım" Yumruklarımı sıktım. "Abla lütfen!" Sesim istemsizce yükselmişti. Onlara bugüne kadar hiç sesim yükselmemişti ama bu farklıydı. Kendimi zor tutarken, içim cayır cayır yanerken kendimi tutmak çok zordu. "Tamam" dedi, bir süre bana bakıp sonra çıktılar. Üstümdeki elbiseyi yırtarcasına vahşice çıkardım. Bağırıp ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Şimdi olmazdı, daha zamanı değildi. Burnumu çekip makyaj aynısının karşına geçtim. Gözlerim ve yüzüm kızarmıştı, bir damla daha aktı sağ gözümden. Titreyen elimle bir pamuk ve makyaj temizleme suyunu aldım. Yüzümü temizledim. Yüzüme önce krem sürdüm, kapatıcı sürerken bir yandan da ağlıyordum. "Sakin ol kızım, sen bu değilsin. Senin tek bir göz yaşın için Urfa'yı yakacak bir baban ve iki ağabeyin var. Sen sevgiye aç bir kız değilsin," başımı salladım, alt dudağım titredi. "Seni çok seven bir ailen var" vardı, ailemin tek prensesiydim ben. Bir dediğimi asla iki etmemişlerdi. Dedeme inat babam beni okutmuştu, burada çoğu kız okuyamazdı, izin verilmezdi ama babam beni okutmuş, sevgi ile büyütmüştü. Hayır ben sevgiye aç değildim. O sözleri zihnim her yerinde dönüp duruyordu, oynadım dedi, eskim dedi.. Omzularım sarsıldı, bir süre sessizce tekrar ağlamama izin verdim. Sonra makyajımı bitirdim. Dolaba yöneldim mezuniyetimde giydiğin uzun elbisemi çıkardım. Bu elbise bana çok yakışıyordu. Buz mavisine çalan çok açık bir renkteydi. Titrek bir nefes alıp elbiseyi üstüme geçirdim, saçlarıma fön çekip dalgalandırdım. Titrek bir nefes aldım. Ayağa kalkıp boy aynısının karşısına geçtim. Son kez baktım kendime. Yüzümde hüzünlü bir gülümseme belirdi, babamlar beni bu elbisenin içinde ilk gördükleri gün yüzlerindeki ifade geldi gözlerimin önüne. Ne kadar da beğenmişlerdi beni o gün. Benimle gurur duymuşlardı. Korhan abimin herkesin içinde "Bu benim kız kardeşim" diye gururla bağırmıştı. Hıçkırığıma engel olamadım, elimi dudaklarıma bastırdım. Derin derin nefesler aldım kendime gelebilmek için. Kafamı yukarı kaldırıp gözlerimi sıkıca kapattım. Gözyaşlarımı geri gönderdim. Elbisenin kumaşına dokundum parmaklarımın arasında kayıp gidiyordu, öylesine hafif, öylesine inceydi ki, sanki elime bir bulut geçirmişim gibi hissettim. Buz mavisi rengi, güneşin ışığında neredeyse deniz kıyısındaki bir dalganın rengini yansıtıyordu, elbisemin farklı yerlerinde ki soluk çiçekler ise ayrı bir güzellikti. Üst kısmı bedenime tam oturuyordu, göğüs kısmında incecik, hafif kabartılı dokusu vardı; tıpkı sabah çiyinde parlayan küçük buz kristalleri gibi. Çok güzeldi. Omuzları açıktı ve fırfırlı kesimi elbiseye ayrı bir zarafet katıyordu. Bel kısmı zarifçe daralıyor, aşağıya doğru yavaş yavaş açılan eteği ise uzun ve kat kat duruyordu, altındaki şeffaf tül, üzerindeki desenli kumaşı zarifçe örterken, eteğin uçları yere doğru sarkıyordu. Hareket ettikçe dalga dalga açılan elbise, sanki bir su perisine aitmiş gibi bağırıyordu. Bu elbiseyi vitrinde ilk gördüğümde sanki elbise benim için yaratılmış gibiydi. Onun büyüsüne kapılıp almıştım hemen. Eşi benzeri yoktu. Satıcının dediğine göre bu elbiseyi kadının biri tasarlayıp dikmiş, sonra ise paraya çok sıkışınca satmış. Evet elbise ikinci eldi ama çok güzel.. ikinci el olsun olmasın umrumda değil. Sırf ağa kızıyım diye marka takılacak değilim. Veya sıfır elbise giyecek değilim. Kapımın çalmasını gözlerimi aynadan çektim. "Gel" komutu verdiğimde kapının girişinde ilk annemi gördüm. Beni görünce bir an duraksadı, beğeni dolu gözlerlerle süzdü. Sonra gözleri doldu, gözlerime baktı, ona hüzünlü bir gülümseme gönderdim. "Nasıl olmuşum annem?" Elbisenin eteklerinden hafif tutup etrafımda bir tur döndüm. Mezuniyet törenine hazırlandığım gün ki gibi. "Su perisi gibi?" Dedi hayranlıkla. "Seni ben mi doğurdum?" Kıkırdadım "he ya sen doğrudun," "Ah benim güzel kızım," hızla gelip beni kollarının arasına aldı. "Ah benim bahtı kara kuzum," sıkıca sarıldım anneme, güzel kokusu ile doldurdum ciğerlerimi. Anlamıştı değil mi? Evet anlamıştı. Anneydi o sonuçta kendi doğurduğu çocuğu anlardı. Dilim o cümleye lâl olsada kabul ettiğimi anlamıştı. Annemden ayrılıp güzel gözlerinden akan göz yaşlarını sildim. "Ağlama annem, bak beni de ağlatacaksın yoksa. Makyajım mı bozulsun? Vallahi sonra beğenmezler beni yine başınıza kalırım," Saçlarımı okşadı annem. "Kal kızım, inan bana bundan hiç şikayetçi değilim, olmamda. Yeter ki sen mutlu ol," "Olacağım anne," Hayır olmayacaktım. Annemi kandırmayı denesemde bana inanmadığını biliyordum. "Dene benim güzel kızım, sevmeyi anlamayı dene. Kimseyi tanımadan yargılama." "Denerim." Annemden ayrıldığımda Zelda ablanın bana şaşkınlıkla bakan yüzüne baktım. Beklemiyordu o da bunu, "güzel olmamış mıyım Zelda abla?" Dedim alayla. Gözleri doldu. "Çok güzel olmuşsun," gelip sarıldı bana, sonra Betül sarıldı. Ondan sonra yengelerim geldi. Büyük abim Cemil'in karısı Nazlı yengem ilk sarıldı bana, sonra Korhan abimin karısı Medine yengem sarıldı. "Zaten güzeldin şimdi daha bir güzel olmuşsun, annemin dediği gibi su perisi gibisin," Tebessüm ettim. "Teşekkür ederim yenge" "Geldiler" dedi kuzenim selda kapının eşiğinde. Bana düşmancıl gözlerle bakıyordu. Nedenini biliyordum. Benim babam bu aşiretin ağası olduğu için kinciydi bize. Asıl ağa olması gereken onun babası olduğunu dile getirip duruyordu hep. Ama herkes biliyordu ki Cengiz amcam kumarcı bir adamdı, nasıl desem o kötü biriydi, ne babasına ne de abilerine saygı göstermez. Herşeyin kendinin olsun isterdi. Eğer ağa o olsaydı bizi bu konakta barındırmayı bırak aşireti bir günde batırır, birden çok kan davası başlatırdı. Adam paraya tapıyordu, iki kızını da para karşılığında vermişti. Babam her ne kadar karşı çıksada yapmıştı bir şekilde amcam. "Tamam, hadi bizde kahveleri yapalım kızım" dedi annem kolumdan tutup çekiştirdi beni. Diğer koluma da Medine yengem girdi. Ona sadece başımı salladım. Sonra hep birlikte odadan çıktık. Ben Hicran, Hicran Botanî. 23 yaşında bir genç kızım. Saatler önce, beni istemeye gelen adama kendimi çirkin göstermek için hazırlanıyordum, yüzümde masum bir çaresizlik, gözlerimde gizli bir isyan vardı o zamanlar. Şimdi ise tam tersiydi. Kendi ellerimle hazırlamış güzel olmuştum. Kendimi beğendirmek veya cezbetmek için yapmıyordum bunu, bunu ailem için yapıyordum, buz mavisi elbisem etek uçlarında dalga dalga hareket ederken, gözlerim sızlıyordu. İçimde bir boşluk vardı. Çünkü kalbim, sevmeye değer olmayan birine ait olduğunu biliyordu. Hâlâ onun için atmasını bilmek bile buradan kaçıp gitme isteğimi tetikliyordu. Ama bunu yapmayacaktım. Bu sefer değil, o sözlerden sonra değil. Hayır, ben bunu ondan intikam almak için yapmıyordum. Bugüne kadar onun için savaşmıştım. Adını andığımda karşıma çıkan her tehlikeyi göze almış, aileme, töreye, kan davasına kafa tutmuştum. Kalbimi korumamıştım, çünkü onu severken ona inanmıştım. Ama şimdi… Savaşacak bir aşk kalmamıştı. Fırat'ın sözleri hâlâ kulaklarımdaydı. Sanki sıradan bir gerçeği söyler gibi, gözlerimin içine bakarak konuşmuştu. "Ben seni sevmiyorum, Hicran. Hiç sevmedim." demişti. "Seni kullandım, o ağa'nın benim eskimi kullanması düşüncesi bile gururumu okşuyor" demişti. Sanki bir eşyamışım gibi bahsetmişti benden. O bu güne kadar benim tanıdığım Fırat değildi. Benim aşık olduğum adam bana sevgi ile bakardı. Beni asla bir eşya yerine koymaz, en değerlisi gibi gözlerime bakar severdi. Ama hepsi bir yalanmış.. İçimde bir şey kırıldı sadece. Sessiz, geri dönüşü olmayan bir kırılma. İnsan kalbi de kemik gibi kırılabiliyormuş meğer. Madem her şey yalandı, madem uğruna savaşacağım bir aşk yoktu o zaman tamam, kabul ediyorum Kendim için değil. Ailem için. Babamın omuzlarındaki yükü, annemin geceleri sessizce ettiği duaları düşündüm. Yıllar önce, toprak kavgası yüzünden büyüklerimiz kan dökmüştü. İlk kanı Karahanlılar akıtmış, ardından sıra bize, Botanîlere gelmişti. Dedemin babası büyük dedem, kan akıtmıştı sonra. Ve şimdi sıra Karahan aşiretindeydi. Ama onlar daha fazla kan istemedi, bitsin dedi. Dedelerimiz ve diğer ağalar bir araya gelip, berdele karar verdi. İki gence, hayatlarının en değerli parçalarına, umutlarına ve aşklarına dair hiçbir soru sormadan, gözlerini kırpmadan hükmü verdiler. Bizler sadece bir oyunun taşlarıydı. Aşklarımız, hayallerimiz, geleceğimiz, birer kararnameyle paramparça olmuştu Ve kimse, bizim kalplerimizde açan acıyı, gözyaşlarımızın sessiz çığlığını düşünmemişti. Düşünmeyecekti. Adaletin olmadığı yerde sadece güç vardı. Ve bugün, güç, iki masumun hayatını biçiyordu. Benim kalbim, bütün bunların yanında çok küçük ve şuan hiç olmadığı kadar kırıktı. Adımlarım ağırdı. Buz mavisi elbisemin eteği yerde sessizce sürünüyordu. Su perisi gibi görünüyordum belki ama içimdeki kız çoktan boğulmuştu. Saatin hızla ilerlediğinin farkında bile değildim, hangi ara elime kahve tepsisini tutuşturdular onu bile bilmiyordum. Biraz fazla kalabalık geldikleri için üç tepsi kahve fincanları ile doluydu. Bir tepside en yakın arkadaşım Hazal'ın elindeydi. Bana olan bakışlarının farkındaydım ama ona dönüp bakmadım, eğer göz göze gelirsek ağlardım. "Hadi gidin artık, bu da son fincan" Esma ablanın sesiyle önce Hacer çıktı mutfaktan. Hazal yanımdan geçmeden önce "Bu gece buradayım" dedi çatık kaşlarla. Onu sadece başımla onayladım, sonra arkasından çıktım. Hava sıcak olduğu içim herkes dışarıda oturuyordu. Avluya çıkar çıkmaz istemsizce adımlarım durdu. Titrek bir nefes aldım. O an babamla göz göze geldik. Beni görünce şaşırmıştı. Çünkü kendimi çirkin göstereceğim sanıyordu. Bunu nereden bildiğini sormayın, babam beni çok iyi tanıyordu. Önce yüzünde beğeni dolu bir tebessüm belirdi. Gözlerime baktığında ise artık ne gördüyse kaşları ışık hızında çatıldı. Bakışlarımı ondan kaçırmak isterken yan yana oturan ağabeylerime kaydı gözlerim, ikiside aynı babam gibi kaşlarını çatıp gözlerime bakıyordu. Hem sinirle ne olduğunu anlamaya çalışır gibi hemde hayranlıkla. Sonra üçü de aynı anda dedeme dönüp baktı sinirle. Normalde olsa buna gülerdim. Şuan üçüsü de dedemin beni zorladığını sanıyordu. Çünkü geçmişte dedem beni çok zorlamıştı kabul etmem için. Hatta bir ara babamın ve ağabeylerimin burada olmamsını fırsat verip beni dövmüştü. Tabi kide bunu babama söylemedim, evlenmeyi de kabul etmemiştim. Onların aksine dedem memnun olmuş gibi bakıyordu bana. Sonunda istediği olmuştu. Fazla oyalanmadan başımı yerden kaldırmadan kahveleri dağıttımda son fincanda dolan gözümden bir damla yaş tepisiye düştü. Başımı hâlâ kaldırmamıştım adamın tekerlekli sandalye de oturduğunu fark etmem uzun sürmemişti. Kahveyi hâlâ almayınca başımı kaldırıp adama baktım. Ela gözlerini kahve gözlerimi delip geçiyordu, neyim olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi. Genç bir adamdı 26 bilemedin 27 vardır. Çatık kaşlarla bana bakmaya devam ederken cebinden beyaz bir mendil çıkardı, tepsiye koyup fincanı aldı. Bunu yaparken bir an bile gözlerini yüzümden çekmemişti. Bu yanlıştı, özellikle bu kadar insanın içinde, üstelik beni istemeye geldikleri anda! Hızla doğrulup geri çekildim. Koşar adım ondan en uzak köşeye kapının yanında durdum. Hemen yanımda Medine yengem, Hazal ve diğer kızlar vardı.. "Ee sebebi ziyaretimiz belli Murat ağa" dedi içlerinden en yaşlı bir adam babama bakarak. Babam başını salladı. "İzniniz olursa kızınızı isteyeceğim" izini olsa da olmasa da alacaklardı beni, sadece adet yerini bulsun diye yapıyorlardı bunu. Babam cevap vermeden önce bana baktı, gözlerime kilitlenen kehribarlarında çok şey gördüm. Tek bir hareketime bakıyordu onları buradan göndermesi. Gözlerinde görüyordum cayır cayır yanan ateşi. Hüzünle gülümsedim babama. Ben senden razıyım baba, rabbimde razı olsun. Bu dünya üzerinde hakkını asla ödeyemem. Gözlerimi yavaşça kapatıp açtım. Bu kabul ediyorum demekti. Babam bundan pek emin olamasa da bir süre düşünceli gözlerle baktı. Sonra az önceki yaşlı ağaya döndü. "Vardır Vahap ağam" Sonra Vahap ağa babamı başıyla onayladı, dedeme döndü. "Allah'ın emri peygamberin kabriyle kızımız Hicranı oğlumuz Ecmel'e istiyoruz" diyerek tekerleki sandalye ki adamı gösterdi. Şaşkınlıkla dudaklarım aralanırken adama baktım. Benim aksime o bana hâlâ sinirli ve çatık kaşlarla bakıyordu. İçinde zerre sıcaklık yoktu. Ama ben… Ben Agit ağa ile berdel olacağımı sanıyordum. Aklımdaki bütün hesaplar, bütün kabullenişler bir anda yerle bir oldu. Ecmel ağa'yı ilk kez görüyordum. Yüzü sertti, çehresinde hayatın ona acımadığını anlatan bir yorgunluk vardı. Onun hakkında çok şey duymuştum ama hiçbiriyle yüz yüze gelmek bu kadar ağır gelmemişti. Karısını doğuma yetiştirmeye çalışırken kaza yaptığını anlatmışlardı. Arabanın hurdaya döndüğünü, o gecenin sabahı karısını ve doğmamış çocuğunu da aynı anda toprağa verdiğini o günden sonra bir daha ayağa kalkamadığını duymuştum. Doğruymuş. Tekerlekli sandalye, sadece bedenini değil, kaderini de sabitlemiş gibiydi. Ve şimdi o keder, benimkine bağlanmak üzereydi. Bakışlarını benden çekip yüz ifadesini bozmadan yanındaki adama döndü. Artık adam onun bakışlarından ne anladıysa başını salladı. İstemiyordu değil mi? O da evlenmek istemiyordu. Hâlâ karısının ve bebeğinin yasını tutuyor gibiydi Bana neden çatık kaşlarla baktığını yeni anlamıştım. Galiba onu engelinden dolayı istemediğimi bu nedenle ağladığımı düşünüyordu. Gözleri tekrar beni bulduğunda başımı hafif omzuma eğip istemsizce tebessüm ettim Ecmel'e. Bu hareketime şaşırmıştı. Öyleki kaşları havalandı. Ben onun için değil, değmeyen bir adam için ağlıyordum. Onun sandalye de olması umrumda bile değildi. Ben hayatımın en büyük darbesini saatler önce yemiştim. Sevdiğim adam tarafından.. DEVEM EDECEK ....
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE