•°|Ya sevdiğini alacaksın ya da aldığını seveceksin.|•°

2700 Kelimeler
"El oğlunu ben kendime, yâr sandım.. yâr yâr, yâr sandım. Yâr yâr, yar sandım." Yüreğime, hançerde soktu... gül sandım, yâr yâr gül sandım, yâr yâr gül sandım" Dizlerimi karnıma biraz daha çektim. Göğsüm daraldı, nefesim kesildi. Sessiz hıçkırıklar dudaklarımdan taşarken elimle ağzımı kapattım ama kalbimin acısını susturamadım. En çok da kalbim yanıyordu. Gözyaşlarım süzülürken başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Hiç yıldız yoktu. Sanki gök bile yüzünü çevirmişti bana. Ben genelde asla susmazdım, kavgacı bir insandım lafımı asla esirgemezdim ama iş sevdiğine ve ihanetine gelince lâl olurmuş diller. Ben bugün bunu anladım. Ama ona gitme demedim, hâlâ gururum bendeydi. Giden bir insana asla gitme demem ben. Ama arkasından çok göz yaşı dökerim. Bu gecede yaptığım gibi. "Güzelim?" Korhan abimin sesini duyduğumda hızla elimin tersiyle gözyaşlarımı sildim. Beni böyle görmesini istemiyordum. Gözlerim terasın kapısına kaydı. ağabeyimin elinde siyah bir poşet görmemle gülümsedim. İçindekileri tahmin etmek zor değildi. Başımla poşeti işaret ettim. "Hani bana yasaktı?" Omuz silkti, "bu gece serbest, o da bir bardak. Çoğu su olma şartıyla tabii." Gözlerimi devirdim. "Ee ben ne anladım onda" Kaşları çatıldı. "Koca kız oldu demem çakarım şimdi ağzının üstüne bir tane! Sana hâlâ yasak. Soğuk çay getirdim sana onun yerine, sen seversin." Somurttum. "Teklifi sunan sendin," "Hayır sunmadım, ağzımdan öyle bir cümle çıkmadı," doğru çıkmamıştı. Yanıma oturması için yerden biraz kenara kaydım. Gelip yanıma oturdu. Poşeti ortamıza koyup sırtını duvara yasladı. Bir dizini kırıp kendine çekerken diğerini uzattı. "Hazal seni arıyordu" "Sinirli miydi?" Güldü, "hemde nasıl" Tüylerim diken diken oldu. Hazal'ın siniri demek, uzun bir hesaplaşma demekti. Canımı okuyacağını biliyordum. "Neden kabul ettin?" Diye sordu ağabeyim aniden. Aslında bu sorunun geleceğini biliyordum. "Eğer dedem.." Lafını kestim. "Bir nedeni yok, sadece kan davasının daha fazla uzamasını istemedim. Sizden birini kaybetmek istemiyorum abi. Sizden birini kaybetmenin acısını yaşayamam. Buna katlanamam." Kaşları çatıldı. "Sibel de evlenebilirdi." Başımla onayladım "Haklısın. Ama doğduğum gün beni kurban seçtiler abi. Her ne kadar Sibel bizi sevmiyor olsa da, ona bunu yapamam. Her ne kadar o 'istiyorum' desede aslında istemiyor. Asıl Sibel'in evlenmesini isteyen kişi amcam." Sibel istemiyordu. Bunu biliyordum. Çünkü duymuştum. Babasına nasıl yalvardığını, sesi titreyerek nasıl ağladığını. Çaresizliğini kulaklarımla duymuştum. Ona bunu yapamazdım. Geçen sefer aşktan gözüm kör olduğu için kabul etmiştim. Ama şimdi gerçekleri daha net görüyordum. Ben istemediğim bir şeyi başka bir kadına zorla yaptıramazdım. Kendi hayatımı kurtarmak için başka bir kadının hayatını mahvedemezdim. Bu doğru değildi. Abim ortamıza koyduğu poşeti açıp kendine bir içki çıkardı. Ciddi ciddi bana da soğuk çay almıştı. Çayı açıp öyle uzattı. "Bu adamın sonu ne olacak hiç merak etmiyorum" Abime gülümseyerek soğuk çayımı aldım. "İnan ki umrumda bile değil amcam" "Olmasında zaten." Poşetten bir tane plastik bardak çıkartıp içki doldurdu kendinede. Ben soğuk çayımı içerken o da içkisini yudumladı. Uzun bir sessizlikten sonra sessizliği ilk bozan ben oldum. "Evlilik nasıl bir şey abi?" Abim gözlerini ileriye doğru dikti, derin bir nefes aldı. Sonra bana baktı. Gözleri hafif parlıyordu. "Evlilik, Hicran… iki hayatın, iki ruhun birbirine teslim olmasıdır. Sadece birlikte yaşamak değil, birbirinizin korkularına, umutlarına, hatalarına katlanmak, onları anlamak ve her gün yeniden seçmek demek. Sevgi varsa, kalbin hızlanır, gözlerin parlar, dünya sadece ikiniz için dönüyormuş gibi gelir. Ama gerçek evlilik, sevgi olmadan da sınanır, sabır, cesaret ve bağlılık ister. Bazen acı verir, bazen huzur ama her hâlinde insanı büyütür, olgunlaştırır." Gülümsedi. "Yani güzelim," dedi yavaşça, "kısaca evliliğini cennete de cehenneme de dönüştürmek sizin elinizde." Sonra bakışlarını benden kaçırıp gökyüzüne dikti. Gülümsemesi hâlâ yüzündeydi ama bu kez içinde biraz hüzün vardı. "Sevgi varsa işiniz kolaydır," diye devam etti. "Yoksa… insan alışmayı öğrenir. Ama alışmak, sevmek değildir Hicran. Alışmak sadece katlanmaktır." "Peki ya sen…" dedim "Sen yengemi seviyor musun?" Ağabeyim de görücü usulü evlenmişti. Hafifçe güldü. "Bir söz vardır bilir misin?" dedi. "Ya sevdiğini alacaksın ya da aldığını seveceksin diye" Sonra bana baktı. Gözlerinde ki parıltıları gördüm. "Evet güzelim… ben Medine'yi seviyorum. İnsan sonradan da âşık olabilir." "Onu ilk istemede gördün abi," dedim. Aslında ne zaman aşık olduğunu çok merak ediyorum. Başını salladı. "Evet," dedi hiç düşünmeden. "Ve o an âşık oldum." Bir an sustu. Sanki o günü yeniden yaşıyordu. "Yeşillerinde kayboldum," dedi yavaşça. "Gözleri çok güzel Hicran. İnsan baktıkça kaybolmak istiyor. Dünyayı unutuyor." Susup gözlerini kapattı. "Bazen kalp zaman sormaz. Ne gelenek dinler, ne hesap. Bir bakış yeter." Boğazım düğümlendi. Çünkü onun anlattığı şey evlilikten çok… Aşktı. Ve ben, böyle bir aşkı hiç yaşamamıştım. Fıratla bile yaşamamıştım. Gözlerini açıp yüzüme baktı ağabeyim. "Yarın gidecek misin sen şimdi?" Omuz silktim "uzatmanın manası yok, zaten düğünleri de sevmiyorum sadece imam nikahı yeter." "Resmi nikah?" "Sonra da yapılabilir, ya da Ecmel ağa ne zaman isterse. Resmi nikah istermi bilmiyorum. Gerçi bende istemiyorum kendi soy adım kalsın istiyorum kimliğimde." Ağabeyim beni kafasıyla onayladı. Bir süre hiç konuşmadık. Sonra Cemil Ağabeyim katıldı bize. Eski günlerden bahsetmeye başladı, baya bir gülmüştük. Bunu neden yaptığını biliyordum, beni özleyeceklerdi. Başlarında onlara sürekli şirinlik yapıp dırdır eden kız kardeşleri olmayacaktı, çok özleyeceklerdi o günleri, beni. Bir süre sonra aramıza babamlar da katıldı. Onlarla birlikte, bana ölümcül bakışlar fırlatan Hazal da geldi. Hazal'ın üzerindeki yeşil, hafif parıltılı elbise ona inanılmaz yakışmıştı. Ve ben bunu daha yeni fark ediyordum. Eteği dizlerinin iki karış altına kadar iniyordu, beline taktığı ince altın kemer ise ona hem zarif hem iddialı bir hava katmıştı. Çok güzeldi. Kıvırcık kahve rengi saçlarını topuz yapmış önde iki tutam bırakarak yeşil gözlerini meydana çıkarmıştı. Hazal'da en sevdiğim şeylerden biride yeşil gözleriydi. Medine yengem gibi onun da gözleri yeşildi, ama farklıydı. Yengemin gözleri daha derin, daha değişik bir yeşile sahipti; su yeşili gibi. Uzaktan bakıldığında neredeyse mavi görünür, yakından baktığında ise canlı bir yeşil olduğunu anlardınız. Hazal'ın gözleri de farklı bir yeşile sahipti; parlıyor, dikkat çekiyor, insanın içine işliyordu. Babamlar kendi aralarında sohbet ederken ara sıra beni de konuya dahil ediyorlardı, ama konuşmak istemiyordum. Yine de kendimi zorladım; çünkü bir daha böyle toplanır mıydık, bilmiyordum. Belki de birlikte geçireceğimiz son gecemizdi bu. Bu yüzden tüm kötü düşünceleri bir kenara bıraktım ve gülümsedim. Öyle sesli, öyle içten bir kahkaha attım ki kederime, ihanetime, aşkıma ve kendime güldüğümü kimse fark etmedi. Herkes, abimin anlattığı anılara gülüyorum sandı. Sadece bir kişi hariç… Hazal. Kaşlarını çatarak bakıyordu. Biliyordu çünkü bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Ona hafif bir tebessüm ettim bir şey yok dercesine ama tabii kide inanmadı. İnansa şaşırdım zaten. Şuan beni soru yağmuruna tutmak için yanıp tutuştuğuna emindim. Fıratla beni biliyordu çünkü. Ama terk edildiğimi bilmiyor. Bakışlarımı Hazal'dan çekip babama doğru eğildim, başımı usulca dizlerine bıraktım hiçbir şey söylemeden. Babamın eli hemen saçlarıma karıştı. Sert ama bir o kadar da yumuşak bir dokunuştu. Saçlarımı sevmeye başladı. Tam karşımda annem vardı. Gözleri doluydu ama gülümsüyordu. O gülümsemenin ardında ne kadar çok dua, ne kadar çok korku ve ne kadar çok kabulleniş olduğunu anlayacak yaştaydım artık. Bana bakarken sanki içinden binlerce şey söylüyordu ama dudaklarından tek bir kelime bile dökülmüyordu. Sonrası… muammaydı. Gerisini hatırlamıyorum. Zaman orada kopmuştu sanki. Sesler, yüzler, bakışlar birbirine karışmıştı. Sabah uyandığımda odamdaydım. Avludan gelen davul sesleriyle gözlerimi açmıştım. Üzerimde Nazlı yengemin gelinliği vardı. Aslında giymeyecektim ama annem o kadar çok ısrar etmişti ki "Tek bir kızım var benim," demişti sesi titreyerek. "Seni gelinlikle görmek benim de hakkım. Seni hep gelinlikler içinde hayal ettim kızım." Diyince bende Nazlı yengemin gelinliğini istedim. Çünkü onun gelinliği zamanında çok hoşuma gitmişti. Zaten bu gelinliği o zamanlar seçende bendim. Bir kerede giyen ben olmak istedim. Hem bu konakta Nazlı yengemin bedeni tek bana yakındı. Medine yengem zayıftı, -bize göre, şahsen ben 60 kiloyum- Nazlı yengemle kilomuz aynıydı. Boyumuzda. Başka seçeneğim yoktu, annemi üzemezdim. Onun gözlerinde gördüğüm parıltı, onun bu anı yaşayabilmesi benim için her şeyden değerliydi. Bir süre sonra babam içeri girdi. Elinde kırmızı kuşak vardı; dualar eşliğinde üç kez çözüp sıkıca bağladı belime. "Ne olursa olsun, bir baban olduğunu unutma kızım," dedi, alnımdan öptü. Duvağımı takmadan önce gözlerimin dolmasını sağlayan o sözleri kurdu. "Sakın başını eğme, eğdirtme. Sen benim kızımsın. Ben kızımı baş eğmesi için değil, baş eğdirtmesi için büyüttüm.” Gözlerim doldu, alt dudağım titredi, "Baba" sıkıca sarıldım boynuna. "Teşekkür ederim baba, çok Teşekkür ederim" Ne olursa olsun, hangi karanlık anlar beni beklerse beklesin babamın bana hep bir ışık olacağını biliyordum. Gözünde hâlâ küçük kızıydım. Tüm dünyaya karşı dimdik durabileceğimi hissettim, yeter ki babam yanımda olsun. Sırasıyla abimlere, sonra anneme ve en son Hazal'a sarıldım. Gelinliğimi bana giydirirken annemde yanımızda olduğu için konuşamamıştık. Hazal'a sıkıca sarılıp kulağına fısıldadım. "Sana her şeyi telefonda anlatırım" "Anlatmak zorundasın!" Diye tısladı kulağıma dişlerini sıkarak. "Kim ne yaptıda o adamla evlenmeyi kabul ettin bilmiyorum ama bu işte o Fırat lavuğunun bir parmağı var gibi hissediyorum." Fıtrat'ın ismi geçinde kalbim tekledi. Onun ismini artık duymak bile istemiyorum. "O piç kurusu bana bir sikim yapamaz!" Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz Hazar öyle bir hızlı ayrıldı ki benden, bir an düşeceğimi sandım. Şaşkınlıkla bakıyordu yüzüme. Normalde asla küfür etmem ama sinirlenince kendimi tutabildiğim söylenemez. Hem ben hak edene hak ettiği küfürü söylüyorum. Anlamıştı ayrıldığımızı, şimdi ise deli gibi detaylı duymak istediğini anlamak zor değildi. "Müsait olduğum ilk an arayacağım seni" Tebessüm edip kapının önünde bizi bekleyen babama doğru yürüdüm. Evdeki herkesle tek tek vedalaşmıştım. Bu tahmin ettiğimden daha uzun sürmüştü. Avluya çıktığımda gözlerim etrafa kaydı. Farklı markalarda lüks araçlar park edilmişti, çoğu Karahan aşiretinin plakalarını taşıyordu. Dün gece istemede olan kişilerin çoğu buradaydı. Ama gözlerim tek bir kişiyi aradı. Gelmemişti. Ecmel Karahan müstakbel gelinini almaya gelmemişti. Bu bile iyi anlaşamayacağımızın işaretiydi. Derin bir nefes aldım, ciğerlerimi yakarcasına doldurdum. Avluya baktığımda Karahanlılardan pek kadın yoktu, çoğu erkekti. "De haydi, bize müsaade o hâlde Murat ağa," dedi Vahap ağa. Arabaya binmeden önce son kez babamla anneme sarıldım. Babam beni kollarının arasına alırken nefesi titredi, annemin elleri sırtımda durmadan dolaşıyordu. Bir şey söylemediler. Söylenecek söz kalmamıştı zaten. Son kez gülümsedim onlara. Öyle sıradan bir gülümseme değildi bu. Bir veda gibiydi. Çünkü yarının ne getireceğini asla bilemezdik. Bu yüzden kimseyle uzun süre küs kalmazdım ben. Kimsenin kalbini bilerek kırmazdım. İnsan incinmenin ne demek olduğunu biliyorsa, başkasına da yaşatmak istemezdi. Ama hayat tuhaftı işte. Ben kırmamaya çalıştıkça, bir bakardım kalbi kırılan hep ben olmuşum. Avluda silah sesleri patlamaya başladı, annemlere son kez gülümseyerek onlara arakamı dönüp önünde çiçek olan arabaya bindim. Çok geçmeden yola çıkmıştık. Zihnim o kadar doluydu ki, hangi ara konağa vardığımızı bile fark edemedim. Arabadan iner inmez kadınlar etrafımı sarmış, birbiri ardına sorular soruyordu ama kelimeler birbiri içine karışıyordu. Hiçbirini tam olarak anlamıyordum; burası bana çok yabancı geliyordu. Başım dönüyor, midem hafifçe bulanıyordu. İlk önce beni boş bir odaya aldılar, bir süre sonra da imam geldi. Yanında Vahap ağa ve tanımadığım iki adam daha vardı. Tam karşıma oturdu, diğer iki adamda yanına oturdu. "Şimdi gelin hanım, ben gidip damada sordum. Kabul etti. Ne mehir istersen de kabul etti." Hiç bir şey demeyip sadece karşıdaki duvara baktım. İmam yalandan yere öksürüp dua etmeye başladı. Mehir için bir şey istemiyordum. Zaten ne isteyeceğimi de bilmiyorum. Ecmel'i Allah katında şehitler huzurunda kocam olarak kabul ettikten sonra mehir ile Ecmel'in babası Azad ağa ilgileneceğini söyledi. Çünkü benden tek kelime çıkmamıştı. İmam ve iki adam odadan çıktıktan sonra kadınlar toplandı etrafıma, tek tek kendilerini tanıtıyor, bana bakıyor, gülümsüyorlardı. Ama o an ne isimlerini aklımda tutacak ne de gülümsemelerine karşılık verecek enerjim vardı. Kulaklarımda tiz bir ses çalıyordu. "Çeklin gelinimin başından kızlar, korkutmayın yavrumu!" "Kızım?" Dedi bir kadın, bu az önceki sesin sahibiydi, omuzlarımdan tutarak hafif sarstı beni. "İyı misin kuzum?" Boğazım yanıyordu, yutkunmaya çalıştım ama sesim çıkmadı. Başımı sallayabildim sadece. Ben bu kadını tanıyordum, Ecmeli ağa'nın annesi Kübra hanımdı. Bir kaç kez görmüştüm onu. Saçlarımı okşarken gözleri dolmuştu. "Gel seni odana götüreyim, biraz dinlen. Yarın tanışırsınız doya doya hem birlikye sohbette ederiz." Ona tebessüm ettim. Dediğim gibi onu tanıyordum zaten. Kübra ana çok iyi bir kadındı. Annem ondan hep bahsederdi. Hatta annemle çocukluklarında arkadaşlarmış; ama sonra evlilik, hanımağalık işleri derken, arkadaşlıkları bir ip gibi gevşemiş. Artık aynı ortamda olmadıkları sürece konuşmaz olmuşlardı. Yüzündeki sıcak gülümsemeyi bozmadan, kolumdan tuttu, merdivenlerden yukarı çıkarken bana yol gösterdi. Tam o sırada, kulağıma iki kadının fısıltısı ulaştı. "Ee bunlar nasıl o işi yapacak kız? Ağa sakat belden aşağısı tutmuyor" "Sus kız şimdi bir duyan olacak, hem bizene bundan," "Ay, ay gibi kız, yazık olduğu gençliğine," Anında durup kaşlarımı çattım, etrafa bakındım, sesin sahiplerini arıyordum. "Bir sorun mu var kızım?" Evet var. "Hayır yok ana" dedim, önüme dönüp yürümeye devam ettim. Tabi kide ona bundan söz etmeyeceğim. Acaba ben yanlış duymuş olabilir miydim? Hayır duyduğum şey yanlış değildi, yanlış duymadım. Lesmen... Tüylerim diken diken oldu. Çok geçmeden bir kapının önünde durduk. "Burası artık senin odan kızım, bu konakta öyle. Sakın burada kendini yabancı hissetme. Bende senin annenim artık. Eğer bir sorunun olursa ilk bana gel," Başımla onayladım Kübra hanımı, omzumu sıvazlayıp geri gitmişti. Gitmeden öncede odaya benim için bir kaç kıyafet bıraktığını söylemişti. Fazla oyalanmadan odaya girdim, içerisi karanlıktı. Gece çoktan çökmüş içerisini sadece ay ışığı aydınlatıyordu. Ama bu bile yeterli değildi. Aşığada artık kadınlar ne kadar çok konuşmuşsa akşam olmuştu bile. Fazla detaya girmeden odaya göz gezdirdim. Gezdirmez olaydım göremiyordum ki! Yanaklarımın içini şişirdim. Bu gelinlikten hemen kurtulmak istiyorum! Önce duvağımı çıkardım, ışık düğmesini aramaya başladım. Düğmeyi bulmam beş dakika sürmüştü! Şaka gibi.. Görüş açıma başka kapı girdi ilk, bu banyo olmaydı. Sıcak bir duş iyi gelirdi. Gelinliğimin eteklerinden tutup odaya girdim. Tamda tahmin ettiğim gibi banyoydu. Gelinlik emanet olduğu için dikkatlice çıkardım. İç çamaşırlarıma hiç dokunmadan banyoda ki küveti ılık su ile doldurdum. Yavaşca içine girip kafamı suya gömdüm. Gözlerimi kapadığımda gözlerimin önüne Fırat ile geçirdiğim günler geldi, ata binip yarıştığımız, kırlarda koşup güldüğümüz, bana sarılışı beni öpüşü. Sonra o anı geldi. "Seni kullandım Hican" "Bir ağanın eskimi kullanması gururumu okşuyor" "Sen bir ağa kızısın Hicran, benim gibi adamlar senin hikâyene yazılmaz." "Sevgiye aç bir kızdın, bende bunu kullandım, güzeldin hoştun. Gönlümü eğlendirdim bende," "Bitti Hicran, Eski Hicran.. Kullandım seni Hicran," Gözlerimi hızla açıp kafamı sudan kaldırdım. Ellerimle saçlarımı geriye attım, dizlerimi karnıma çektim. Nasıl bu kadar aptal olabilmiştim ben böyle. Aptalsın Hicran! Aptal! Salağın önünde gidenisin! Gözlerim dolsa da bu sefer akmalarına izin vermedim. O adam tek bir göz yaşımı bile hak etmiyordu! Artık geçmişe değil, geleceğime bakacaktım. Ağabiyiminde dediği gibi eğer mutlu olmak istiyorsam o adamı sevmeye ona alışmaya çalışacaktım. Diğer türlü hayatı ikimiz için cehenneme çevirirdim. Ama şimdilik bunu istemiyorum. Ecmel'in davranışlarına göre hak ederse ona cennet olacaktım. Hak etmezse cehennemin tam ortasına atacaktım. Sudam çıkıp koltuğun üstüne astığım havluyu çıplak bedenime sardım, küçük havlu ile saçlarımı kurutarak içeriye girdim. Banyoda kıyaf görmemiştim. Biraz etrafa baktığımda giysi dolabı ilişti gözüme, elimdeki havluyu gelişi güzel kafama sarıp dolaba doğru yürüdüm. İçinde sadece erkek kıyafetleri görünce kaşlarım çatıldı. "Bunların burada ne işi var? Erkek miyim ben bunları giyeyim?" Dolabı biraz daha karıştırdım ama elbise bulamadım. Yanaklarımı şişirdim, "Hani benim için elbise koymuştun Kübra anne?" Diye söylendim. "Mecburi giyeceğim artık bunları" dolapta siyah, ara ara beyaz ve iki tane mavi tişört vardı. Gömlekleri saymıyorum bile. Mavi tişörtün birini aldım, altım içinse gördüğüm ilk gri eşofmanı aldım. İki üç beden büyüktü bana ama ipleri vardı, bağlaya bilirdim. Dolabı kapatıp elimdeki kıyafetlere baktım, dur bir saniye.. kafamı kaldırdım dolaba baktım sonra tekrar kıyafetlere. Bunlar erkek kıyafeti! Göz bebeklerim büyüdü.. sesli yutkundum. Lütfen düşündüğüm şey olmasın, lütfen olmasın! Nefesimi tutup yavaş adımlarla arkamı döndüğümde yatakta kollarını göğsünde kavuşturmuş bana çatık kaşlarla bakan adımı görmemle yerimden zıplayıp küçük bir çığlık attım. Elimi dudaklarıma bastırdım. Kucağımdaki kıyafetler yere ayaklarımın dibine düştü. Ecmel önce yere düşen kıyafetlerine sonra direkt gözlerime baktı. Bedenime hiç bakmamıştı. Tabii bu benim için geçerli değildi, üstü çıplaktı ve pürüzsüz cildi çok göz alıcıydı. Buğday tenliydi. Geniş omuzları ve gerilmiş kasları lesmen göz kırpıyordu. Bu adam yürüme engelli değip miydi? Nasıl bu kadar kası ve kusursuz bir vücudu vardı? Oturduğu yerden de insan spor yapabilir Hicran! Doğru yapar. Allah var nefes kesiciydi. Yani yalan söyleyip de hakkını yiyemem adamın. Ben ona yiyecekmiş gibi bakarken kaşları havalandı. Bir an gülümseyecek gibi oldu ama yüz ifadesini hızla toparladı. "Şey ben.." Ne diyecektim ki ben şimdi? Gözleri çok güzeldi, elanın en güzel tonuydu. Farklıydı "Gözleriniz çok güzel" dedim kendimden geçmiş gibi. Şaşırdı ilk önce sonra ise kafasını çevirip gözlerini sakladı benden. Bu hareketine istemsiz kırılmıştım ama belli etmedim. "Şey," bakışları tekrar beni buldu. "Kıyafetlerim konakta kaldı, senin kini giysem olur mu?" Bir süre gözlerime baktı, sonra başıyla onayladı beni. Neden hiç konuşmuyordu? Aman bana neyse, konuşmuyorsa konuşmasın. Hızla yerden kıyafetleri alıp koşar adım banyoya girdim. Sırtımı soğuk kapıya yasladım, onun yatakta olduğunu daha önce nasıl fark edememiştim ben! Çığlık atma isteğimi zarp edemiyordum. Ah salak Hicran aklın neredeydi de odaya bakmadan banyoya girip çıktın! Bir de havluyla çıktın! Utançtan her an öle bilirim! Lanet olsun!
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE