Cihat’ın Anlatımı
İstanbul’a geleli iki gün oldu. Maalesef hâlâ Kahire’ye dönüp İpeğime kavuşamadım. Bunca olay yetmezmiş gibi, bir de büro ile sıkıntılar vardı. Habersiz gittiğim için ortağım benimle ciddi bir şekilde konuştu. Davalarımın çoğu üst düzey müvekkillerin davasıydı ve hepsi bendeydi. Çoğunun duruşmaları yakın bir tarihteydi. Doğal olarak, benim yerime hepsine Mert girmek zorunda kalmış. Bazılarını çok araştıramadığı için kaybetmiş. Bu da şirketi büyük bir zarara uğratmış.
Bana defalarca ulaşmaya çalışmış. Ama ben canımın derdindeydim. Burası umurumda bile değildi. Kahire’de bulunduğumuz süre uzayınca da buradaki işler iyice karışmış. Bu kadar karışıklığın arasında bir de davalara girmek zorundayım. Ama yapamayacağım bir şey değil. Artık enerjimi odaklamayı daha iyi biliyorum. Bu da dosyaları inceleme süremi kısaltıyor ve daha net anlıyorum. Zaten okuduğum hiçbir şeyi unutmuyordum. Şimdi daha da iyi durumdayım. Eğer şimdi gidersem, hem bana güvenen Mert’i yüzüstü bırakmış olacağım, hem de buradaki tüm emeğim çöpe gidecek. Şu birkaç gün dişimi sıkıp işlerimi toparlamalıyım. Sonrasında izin alır, dosyaları kısa süreliğine başka bir arkadaşa devrederim.
Evde de işler çok karıştı. Recep babam, Gül annemi evde görünce sarılıp ağlamaya başlamış. Biz geldiğimizde Recep babam hâlâ ağlıyordu. Zehra annem ise çok üzgün bir şekilde dalmış gitmişti. Bunca olayda İpek’i sormak akıllarına gelmemişti. Tabii ki beni görünce sordular. Benim yanımda sanmışlar. Ama değildi. İpeğim benden çok uzaklardaydı. Hem kalben hem de fiziken.
Ben sustum, bir şey diyemedim. Ne diyebilirdim ki? Benim yerime dayım birkaç bahane uydurdu:
– Cihat’tan ben rica ettim. İpek’i yanıma getirmesini. Annesiyle tanışsın istedim. Biraz apar topar oldu. O yüzden size haber veremediler. İpek de gelecekti ama pasaportunda bir sorun olduğu için gelemedi. Bir süre daha orada kalması lazım. Biz de birkaç gün sonra döneceğiz. Bebekleri babası önden getirdi buraya, gibi yalanlar uydurdu.
Yalnız, takdir ettim. Dayım çok güzel yalan söylüyormuş. Şu olaylar bir bitsin, ben bunu ona karşı kullanırım.
Gül annem de Recep babamla bahçede konuştu. Ne konuştular, bilmiyorum. Ama sanırım ona tüm gerçekleri anlattı. Bu durumda bilmeyen tek kişi garibim Zehra annem olmuştu.
Recep babam ve Zehra annem bir süre bebekleri sevdiler. Bir yandan da Bulut ve Rojda, Gül annem ve dayımla tanıştılar. Rojda zaten dayımı tanıyordu. O da ayrı bir hikâye. Bulut gidene kadar işlerini halledecek ve 15 günlüğüne bizimle Kahire’ye gelecekti. Rojda’nın ise pasaportu yoktu. Bu kısa sürede de ona pasaport çıkartılacaktı. Gerçi buna gerek de olmayacaktı. Bizi pasaportsuz nasıl götürdülerse, Rojda’yı da götürebilirlerdi. Ama dönüş için sorun olmaması için bu şekilde legal olmak en doğrusu olacaktı.
Hep birlikte yemek yedik. Sonra herkes evine döndü. Recep babam, Gül anneme aşkla bakıyordu. Bu işin sonu hiç iyi görünmüyor ama bakalım neler olacak.
Yorgunluktan yürüyemez haldeydim. Kendimi boş, soğuk yatağa öylece bıraktım. Ertesi gün de büroya geçtim. Sonrası malum. İki gündür de o duruşma senin, bu duruşma benim dolanıyorum. Günde üç davaya girdiğim oldu. Mert, ceza olarak onun davalarını da bana kitlemişti. Neyse ki hepsinden alnımın akıyla çıkıyor, hiçbir davayı kaybetmiyordum.
Bir yandan da annem içimden geçti. Habersiz kaybolmamın cezası ağır oldu. Bu yaşta anne terliğiyle dayak yedim. Eli de çok ağır. Bir bilse, 15 gün içinde iki kez ölümden döndüğümü pamuklara sarar, kıyamazdı.
İpek’in şirketine gittiğimde her şey yolundaydı. Onun masasına oturdum ve bazı dosyaları orada inceledim. Onu çok özledim. Kavuşmayı dört gözle bekliyorum.
Sonra çok tuhaf bir şey yaşadım. Bir müvekkilimle buluşmak için kafeye gitmiştim. Onu beklerken telefonum çaldı. Yarım saat gecikeceğini söyledi. Ben de kahve siparişi verip beklemeye başladım. Bir yandan da denizi izliyordum. Kahveyi getiren garson acemiydi ve yanlışlıkla kahveyi masaya döktü. Tam da o sırada yardım etmeye çalışırken göz göze geldik.
Hissettiğim duygularda kayboldum. Sanki yıllardır tanıdığım biri vardı karşımda. Özlediğim ama kavuşamadığım biri. Ona da aynı şeyler oldu. Biz masadaki dökülmüş kahveyi unuttuk ve uzun uzun gözlerimize bakarak konuşmaya çalışıyorduk.
Kafe müdürünün gür sesiyle kendime geldim:
– Çisem, ne yapıyorsun? Hemen masayı temizle, dedi kıza bağırarak. Sonra bana döndü:
– Çok özür dileriz beyefendi. Hemen yenisini getiriyoruz, dedi müdür ve ben kendime gelmeye çalışıyordum. Bu neydi şimdi?
– Önemli değil, dedim ve kıza bakmaya devam ettim. Kız hiçbir şey söylememişti. Aynı sersemlik durumu onda da vardı. Şu an ona sarılmamak için kendimi zor tutuyordum.
Kız kahveyi tekrar getirmek için uzaklaşınca kendime geldim. “Ben ne yapıyorum?” dedim içimden. Ben İpek’i severken nasıl başkasına karşı sarılma isteği ile yanıp tutuşabilirim? Ben İpek’i rüyalarımda bile aldatamazdım. Kendime çok kızdım ama kızdan gözlerimi hâlâ alamıyordum. Beyaz tenli, siyah düz saçlı ve siyah gözlüydü. 165–170 boylarında, 55–60 kg civarıydı. Muhtemelen benimle aynı yaşlardaydı. Kızın güzelliği mi başımı döndürdü, yoksa başka bir durum mu vardı, anlamadım.
Kahveyi tekrar getirdiğinde bu defa dikkatli bir şekilde masaya bıraktı. Bense o gözlerden gözlerimi alamıyordum. Sanki gözlerim onun gözlerine zincirle bağlanmıştı.
– Merhaba, ben Cihat Hanoğlu.
– Merhaba, Çisem ben de, dedi ve elimi uzattım. Elimi sıktığında tüm hücrelerim alev aldı. O sürede hâlâ kızın gözlerine bakıyordum. Onun sesiyle daldığımı anladım. Hâlâ elini tuttuğumu fark ettim ve elimi çektim.
– Kusura bakmayın, normalde böyle sakar biri değilimdir.
– Hiç önemli değil. Kahve için teşekkürler. Sizin elinizden daha lezzetlidir eminim ki, dedim. Gülümsedi ve sonra gözleri alyansıma takıldı. O an kaşları çatıldı ve
– Gitmem gerek, size afiyet olsun, dedi ve hızla yanımdan uzaklaştı.
Bense kendime kızmakla meşguldüm. Ben evliydim. Beş dakika içerisinde evli olduğumu nasıl unutabilmiştim? İpeğimden başkasını görmeyen gözlerim nasıl başka bir kadına o gözle bakmıştı? “Senin Gökhan’dan ne farkın kaldı Cihat?” dedi içimdeki ses. Ama elimde değildi. İsmi Çisem’miş. Bu kızdan ayrılamıyorum.
O sırada müvekkilim geldi ve toplantı yaptık. Müvekkilim gidince gözlerim onu aradı ama göremedim.
Ertesi gün yine aynı kafede bekledim. Yine kahve söyledim. Bu defa başka bir garson getirdi. O bana servis yapmıyordu. Ama ben sürekli onu izliyordum. Gözümü ondan alamıyordum. Bir yandan da Çisem’i araştırmaları için adamlara talimat vermiştim. Bakalım, beni kendine meftun eden bu güzellik kimmiş.
Bu durum iki gün daha böyle devam etti. Gül annem ve dayım artık Kahire’ye gitmek istiyordu. Ama ben Çisem’i bırakıp gidemiyordum. Bunu onlara da söyleyemiyordum. Onun yerine işleri bahane etmiştim. Benim gelemeyeceğimi anladıklarında ise:
– Sen sonra gelirsin. Bir an önce bu bebekleri annelerine kavuşturmamız lazım. Artık huzursuzlanıyorlar ve sakinleştiremiyoruz da dediler.
Ben de kabul ettim. İpek’e kavuşmayı dört gözle bekleyen ben… Şimdi Çisem’i bırakıp Kahire’ye gidemiyordum. İstanbul’a geleli toplam dört gün olmuştu.
Bana neler oluyordu? Ben bu kıza nasıl bu kadar çabuk tutulmuştum. Rüyalarım bile onunla olmaya başlamış ve ben onu her gördüğüm sabah gülümseyerek uyanıyordum. Bugün Gül annem, dayım, Bulut, Rojda ve bebekler Kahire’ye uçtular.
Bir ben gitmemiştim. Daha doğrusu gitmek istememiştim. Artık kalbim Çisem’le doluydu. Nedenini bile bilmiyordum. Sanki hep onu beklemiş, onu özlemiş, İpek hiç hayatıma girmemiş gibiydi. Bu zamana kadar İpek’ten başkasını görmeyen gözlerim, Çisem’in gece karası gözlerinde kaybolmuştu.
Çisem’i araştıran adamlar dosyayı önüme sundular. Hemen büyük bir heyecanla açtım. Doğum tarihi benimle aynıydı. Bu çok ilginç geldi bana ama anlam veremedim. Adamlar, komşularından ve kayıtlardan ne buldularsa dosyaya eklemişler. Diğer bilgileri incelemeye başladım. Çisem Çağlar… Annesi ve babası, o altı yaşındayken trafik kazasında ölmüş. Başka kimsesi olmadığı için yetimhaneye verilmiş ve yetimhanede büyümüş. Yirmi yaşında evlenmiş ve bir kızı olmuş. Ama kızı lenf kanserinden dolayı altı yaşındayken hayata gözlerini yummuş. Eşi de kızı öldükten sonra eve gelmez olmuş. Sonrasında ikisinin ortak isteğiyle boşanma kararı almışlar. Şu an yalnız yaşıyor. Kendi geçimini kendi sağlıyor. Kocasından nafaka vs. talep etmemiş. Kazancına göre de çok fazla borcu var.
Ben neden böyle oldum. Çisem’i görene kadar İpek için yanıp tutuşan kalbim. Nasıl bu kadar hızlı başkası için atar olmuştu. Bunun bir sürece yayılması gerekmez miydi? Ben nasılda bu kadar hızlı vazgeçebilmiştim İpek’ten ve o büyük sevdamdan.
Dayımlar Kahire’ye gidince kararımı verdim. Artık İpek’le olamazdım. Bunu onunla konuşmam gerekiyordu. Ama önce Çisem’le konuşmalıydım. İlk iş olarak alyansımı çıkardım ve çekmeceye bıraktım. Ne kadar da kolay gelmişti alyansı çıkarmak. Oysa o alyansı takabilmek, onunla uyuyup uyanabilmek için ne mücadeleler vermiştim. Onun yuvasını dağıtmayı bile göze almıştım. Ben İpek’i çok sevdim. Şimdi de aynı şekilde Çisem’i seviyorum. Bunun bu kadar hızlı olmasına hiç anlam veremesem de olmuştu. Artık ben ve İpek için yapacak bir şey kalmamıştı.
– Sahi Cihat, bunu İpek’e nasıl açıklayacaksın? dedi vicdanım.
İşte ben de ilk kez bencil olacak ve kalbimi dinleyecektim. Aslında geriye baktığımda ben hep kalbimi dinledim ve başkasını düşünmedim. Yeter ki İpek beni sevsin benimle olsun diye her şeyi yaptım. Şimdi de aynısını yapmıyor muydum? Yine kimseyi umursamadan, kalbimin istediği yöne doğru koşacaktım.
Kafeye gittim. Her zamanki oturduğum masaya geçtim. Onu daha net görebileceğim bir sandalyeye oturdum. Yine kahve söyledim ve beklemeye başladım. Bu defa kahveyi özellikle Çisem’in getirmesini istemiştim. Tam bana doğru gelirken, dikkatsiz biri Çisem’e çarptı ve tüm kahve eline döküldü. Ama bu olamazdı. Onunla aynı anda benim de elim acıdı. Sanki o kahve Çisem’in eline değil de benim elime dökülmüştü. İşte tam o anda anladım her şeyi. Neden birden ona aşkla bağlandığımı ve vazgeçemediğimi. Çisem benim kader ikizimdi. Bunun başka bir açıklaması olamazdı. Doğum tarihlerimizin aynı olması, göz göze geldiğimiz an yıllardır tanıyor gibi bir bağ hissetmem, ona sonsuz sevgiyle bağlanmam ve en önemlisi aynı anda aynı acıları hissetmemiz. Bu kader bağından başkası olamazdı.
İşte o anda anladım bazı şeyleri meğer İpek beni, benim onu sevdiğimden daha çok seviyormuş. O, Lior ile karşılaştığında arkadaş olarak görebilmişti. Ben ise tamamen ondan vazgeçip Çisem’e koşmaya kalktım. Bu duygunun aynısını yaşamadan onu anlamam mümkün değilmiş. Bu nedenle de ben hafızasından silindiğim anda Lior’a aşkla bağlandı. Şimdi anladım İpek’i ama artık çok geç.
– Peki Cihat, İpek hafızası yerindeyken Lior ile ilk karşılaştığında seni bırakıp onunla devam etseydi ne hissederdin? dedim kendi kendime. Nefessiz kalırdım. Şimdi bunu İpek’e yaşatacak olan da benden başkası değildi.
Artık benim yolum belliydi. Çisem ile konuşup onu ikna etmeli ve sevgisini kazanmalıyım. Muhtemelen benimle aynı duyguları o da hissetti ve bu zor olmayacak. Sonra da İpek ile konuşup boşanma işlemlerini halletmeliyim.
Vicdanım sızım sızım sızlasa da, kalbim Çisem’e ait. Artık İpek ile mutlu olamayız.