Karanlık suyun dibini göze aldım
sonsuzluğu göze aldım o yatakta
sen gittin ben bu balkonlara kaldım
metalin damara dayandığı nokta
şimdi söylüyorum dilimdeki küfrü
büyülü sözü kalbimdeki:
tekrar karşılaşsak
ölür müsün?
Birhan Keskin
“İnsan her şeyi gördüm, her şeyi yaşadım sanıyor bazen değil mi? Yani oturup etrafına bakıyorsun ve daha ne olabilir ki, diye düşünüyorsun. Daha ne gelebilir başımıza? Ya da beni ne şaşırtır, diyorsun. Artık ne olsa şaşırırım?” Müge kaşlarını kaldırıp yüzüme baktı. Güzel gözleri saçlarımdan başlayıp çeneme kadar her tarafı dikkatle taradı. “Ama sonra yine şaşırıyorsun, değil mi? Yine seni tamamen dumura uğratacak bir şeyler oluyor.”
Alt dudağımı ısırıp başımı salladım tutukça. Aslında uzun zaman önce ben de artık şaşırma kotamızı doldurduğumuza inanmıştım ama öyle olmamıştı. Hayat hep farklı bir şekilde geliyordu. Geliyor ve tam en hassas noktamızdan, en açık yaramızdan vuruyordu. Geliyor ve gözümüzden sakındığımız camdan bibloları parçalıyordu. Kalbimiz camdan bir biblo muydu Allah’ım? Kalbimizin bu kadar çok ve derin kırılıyor olma sebebi ateşte unutulmuş olması mıydı?
“Evet. Ama böyle bir şey asla aklıma gelmezdi.” diye mırıldandım. Asla başka bir ailem olabileceğini düşünmezdim. Başka birine anne diyeceğimi ummazdım. Bu kimin aklına gelirdi ki?
Müge parmaklarıyla oynamaya başladı yeniden. “Hülya teyzem gerçekten çok üzgün Katre. Yani böyle söyleyerek seni de üzdüğümü biliyorum ama. Annemle Derya teyze yanında olmaya çalışıyorlar hep ama bazen bazı şeylerin dermanı kimse de değildir biliyorsun. Gönül kimi istiyorsa o gerekir.”
Dolan gözlerimle başımı eğdim. İçimde enkazlar vardı. İçimde kör kuyular. Ruhumu kurtaramıyordum yıkımımdan. Kurtarsam, biraz daha çabalasam belki olurdu. Belki bu kıyımı durdurur ve düze çıkardım. Deniyordum ama denemekle de olmuyordu. İki damla yaş yüzümden akarken, yüzümü ateşiyle yaakrken gözlerimi kapattım. “Ben de çk üzülüyorum, Müge. Kendimi her gece ölüyor gibi hissediyorum. Sonra her sabah uyanıyorum ve o gece yine öleceğimi biliyorum.”
“Biliyorum. Biliyorum hayatım, inan herkes çok üzgün.” Müge gürültüyle içini çekip gözlerini tavana dikti. “Neyse ağlamayacağım demiştim.” Burnunu çekip gülümsedi. “Ayrıca Erkanla görüştüm. Yani daha doğrusu biz İsa Kaptanın oradaydık Fıratla. O da geldi.”
Merakla kaşlarımı kaldırdım. Hepsini geride bırakıp buraya geldikten sonra ne düşünmüştüm bilmiyorum ama onların görüşmeye devam edebilecekleri aklıma gelmemişti galiba. Yani tamam bir yerden gittikten sonra hayat orada donmuyordu. Olduğu gibi kalmıyordu. Ben onları bıraktım diye öylece durup beni bekleyecek değillerdi tabi. Ama ne konuşuyor olabilirlerdi ki?
Ben bir şey söylemeyince Müge devam etti. “Kardeşlerin seni görmek istiyorlarmış. Daha doğrusu seni tanımak istiyorlar.”
Dişlerimi sıkıp engellemeye çalışsam da bir damlaya daha engel olamadım. “Onların tanımak istedikleri Songül. O ben değilim. Daha doğrusu hiçbiri değilim. Kendimi nasıl hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Katre gibi mi, Songül gibi mi?”
Müge yerinden kalkıp yanıma kadar yürüdü. Ellerimi sol elinin arasına aldı yavaşça. Başımı omzuna dayadı. Diğer eliyle de saçlarımı okşamaya başladı. “Sen kim olmak istersen osun. Benim için her zaman Katre olarak kalacaksın. Hep o çiçekli elbisesiyle koşan kızsın. Ağaçtan bana bakan ve ‘Saçlarının kısa olması seni üzüyorsa benimkilerden biraz verebilirim.’ diyen kızsın.” Onunla birlikte güldüm yine. Aynı zaman da biraz daha ağladım. “Salıncakta sallanırken şarkı söyleyen ve bana nasıl sallanmam gerektiğini öğreten kızsın sen. Beraber güldüğüm, beraber ağladığım, beraber kahrolduğum, beraber sevindiğim Katre’sin. Ben hep kötü bir şey olduğunda, iyi bir şey olduğunda, yani bir şey olduğunda Katre’yi aramalıyım diye düşünüyorum. Katre’yi aramalıyım ve ona bunu anlatmalıyım. Bu hiç değişmeyecek.”
Elini daha çok sıkıp öptüm. O da gözyaşlarımı silip sıkıca sarıldı bana. “Sen benim canımsın. Kimse bunu değiştiremez. Hiçbir şey değiştiremez. Hem adının ne önemi var ki? Kim olduğunu ben biliyorum sen de biliyorsun.” Kollarımı sıkılaştırdım. Başımı sallarken saçlarımı yüzünden itti. “Çok duygusal olsak da saçlarını ağzıma sokma. Hiç hoşuma gitmiyor.”
Ondan ayrılıp güldüm. Müge de benimle gülüp omuz silkti. “Boşuna mı kestiriyorum saçlarımı ama ben.” Gözyaşlarımı sildim yavaşça. O da kendi yüzünü silip yeniden gülümsedi.
“Kardeşlerin demiştin.” diye mırıldandım. Sesim çatladı. “Kaç tane olduklarını biliyor musun?”
“Erkan anlattı. Beş tane kardeşin var.” Yavaşça gülüp başını iki yana salladı. “Hepsi de senden büyük tabi.”
Aldığım nefesimi geri veremiyordum. Beş tane. Bir yandan ne olursa olsun güzeldi. Farklı hissettiriyordu ama güzeldi. Diğer yandan ise neden? Onlar hep beraber yaşamışlardı da bir ben mi fazla gelmiştim? Bir tek ben mi el kalacaktım?
Müge durgunlaşan halime takılmadan devam etti. “En büyük Erkan’mış. Sonra bir küçüğü Serhat yanlış hatırlamıyorsam. Sonra bir ablan var, Kader. Ardından Erol ve en son da Filiz.” Omuzlarımdan dökülen saçlarımı okşadı yavaşça. “Sadece isimlerini biliyorum. Bir de seni görmek istediklerini.”
“Bilmiyorum, Müge.” diye mırıldandım. “Aslında herkesten kaçmak istediğimi sanıyordum. Hiçbirini görmek istemediğimi düşünüyordum. Ama bir yandan sanırım ben de onları görmek istiyorum. Merak ediyorum.” Üzgün gözlerine bakıp hüzünle gülümsedim. “Neden diye sormak istiyorum. Cevabını bilmiyor olsalar da neden demek istiyorum.”
“Fırat’ı arayalım o sizi görüştürmek için bir yol bulur. Ya da Aras da halledebilir bu konuyu.”
“Çok hevesliydi zaten bizi buluşturmak için.”
“Of ama kıskanyorum biraz.” derken güldü, “Sonuçta ikimizin de kardeşi olmadığı için birbirimizin kardeşi olmaya karar vermiştik. Şimdi senin iki kızkardeşin daha çıktı.”
Yüzüm hala ıslakken keyifli bir kahkaha atıp omzuna sarıldım. “Saçmalama, sen benim ilk gözağrımsın. Birtanemsin.” Yanağını sıktım. “Kim senin yerini tutabilir? Başka kim beni salıncaktan atmıştı?”
Gözlerini kısıp gülümsedi. Parmağını yanağına bastırıp çukur oluşturdu. “Peki, gamzeli doktorumuzla neler oluyor?”
“Ne gibi?”
“Of Katre kaç kere geldi yani. Beraber gelecektik sözde. Ama beni bırakıp yine de geldi. Sonuçta durup dururken neden o kadar yol gelir insan?”
“Sen de geliyorsun sonuçta. Tuna da geldi. Aras bile geldi. Ne olmuş?”
Gözlerini devirdi Müge. Bana sıkılmış gözlerle bakıp saçımı çekti. “Numara yapma bana. Sonuçta aramızdan bir tek onunla yeni tanıştın. Ama şu günlerde en çok onunla görüştün.”
Aslında tam olarak olan bir şey yoktu. Ama kendimi o kadar yalnız, öyle kimsesiz hisetmiştim ki. Tüm bunların yanında tanıdığım, bildiğim ve sevdiğim herkesten o kadar uzak kalmak istemiştim ki ne yapacağımı bilememiştim. Levent’in varlığı içime ılık bir rüzgar gibi dolmuştu. Tam istediğim şeydi. Ne çok yakındı ne çok uzak. Ne çok tanıdıktı ne tamamen yabancı. Geçmişimi her şeyiyle bilmiyordu ama hiçbir şey bilmiyor da sayılmazdı. O yüzden onun yanında rahat ediyordum. Hem bütün bunların üstüne öyle içtendi ki sanki onunla her şeyi konuşabilirmişim gibi hissediyordum. Sanki ne dersem diyeyim anlayacaktı. Destek olacaktı. Ne olursa olsun bir çıkar yol bulacaktı.
Müge kaşlarını çatıp dikkatle yüzüme baktı. “Hem ne demek Aras bile. Niye bile oluyormuş Aras?”
Omuz silktim. “Gelme demiştim. Seni asla görmek istemiyorum dedim.”
Müge dudağını ısırıp güldü. “Sonuçta çok haksız da değildin. O yüzden sana bir şey diyemez. Kızamaz, küsemez. Ayrıca kendisini çok suçlu hissediyor sanırım. Bir de tabi yokluğun herkesi etkiliyor.”
“Müzikale de çok kızdı. Yani bilmiyorum ama çok aşırı tepki gösterdi.” Oflayıp yüzümü astım. “Bazen onu hiç anlayamıyorum.”
Saçlarının ucunu çekiştirip elini dizime bıraktı Müge. “Yüzünü asma. Sesin hep ne kadar güzel geliyordu müzikal için. Seni mutlu ettiğini biliyorum. Bir şekilde seni hayata karşı umutlandırdığını biliyorum.”
Hafifçe gülümsedim. “Güzel olacağını düşünüyorum. Yani buna inanmak istiyorum. Bir şeylerin güzel olmasına ihtiyacım var sanırım.”
Başını şakağıma dayayıp güldü. Kısa saçları yüzüme doğru uçuşuyordu. “Güzel olacak tabi ki. Sen Aras’a bakma. Dengesiz o biraz, biliyorsun zaten.”
“Sadece biraz şaşırdı ve kızdı. Ayrıca burada kalmama da biraz bozuldu. Dengesiz deme, yine de.”
Ona bakmasam da gözlerini devirdiğini biliyordum. Eli dizimi sıktı. “Sen ona bakma yine de Katre’cim. Dengeli Aras Beyimiz kendi gitgelleriyle meşgul olduğundan kafa karışıklığı yaşamış olabilir. Bu yüzden de tepkilerini kontrol edememiştir.” Başını çekip yüzüme baktı. “Yoksa müzikal harika bir şey. O kadar heyecanlanıyorum ki senin için. Seni izlemek için. Sonra kıyafetlerin için, müzikler için. Ayakta alkışlayacağım her gün.”
Başımı geri atı güldüm. Her akşam aynı şeyler hakkında konuşuyor olsakta hala heyecanlı gelebiliyordu. İçimde küçük kelebekler kozadan çıkıyor ve rengarenk bir halde uçuşmaya başlıyordu. Gözlerimi kırpıştırıp Müge’ye baktım. O da heyecanla bir şeyler düşünüyordu. “Tuna nasıl?” diye sordum. O gün onu da kovduğum için üzülüyordum ama Aras’ı görünce ne yapacağımı bilememiştim. Yani o gün üzülmemiştim. Ama bugün onun da yeni haberi olduğunu öğrenmiştim. Onu aramam gerekiyordu.
“Arasan daha iyi bence. Hem ben de yol yorgunu olarak gidip biraz uzanayım.”
Müge yukarı çıkarken ben de telefonumu elime aldım. Biliyordum ki Tuna bana kızmazdı. Ama yine de onu üzmüş olmakta istemiyordum. Telefon iki kere çaldıktan sonra açıldı.
“Katre’cik. Nasılsın, daha iyi misin? Müge geldi mi? Daha iyi hissetmeni sağlayabildi mi?”
Tuna’nın tanıdık,bildik ve sıcak sesi, birazda endişeli sesi, kulaklarıma dolarken gülümsedim. Sanırım beni aramamak için kendini tutuyordu ve bu ona epey zor gelmişti.
“İyiyim. Geldi ve uğraşıyor diyelim. Ama daha iyi olduğum zamanlar da olmuştu.” Dedim yavaşça. “Sen nasılsın?”
Sessizce güldüğünü duydum. Onu göremiyor olmam şu an yüzündeki ifadeyi bilemeyeceğim anlamına gelmezdi. “Eminim olmuştu Katre’cik. İnan benim de olmuştu.” Yanında birisi duyamadığım bir şeyler söyledi. Tuna ona cevap vermeyip benimle konuşmaya devam etti. “Ne yapıyorsunuz? Aras orada mı?”
“Çok oldu çıkalı.”
“Yalnız korkmuyorsun değil mi? Gerçi Müge’yi gönderdik ama istiyorsanız ben de geleyim.” İmasıyla gözlerimi devirdim. O da keyifli bir kahkaha attı. Bana kırgın olmasından yani içinde ufacık bile bir şeyler kırılmasından korkmuştum aslında. Ama Tuna hep aynı Tuna’ydı. En çok sevdiğim gibi. Onun bu halini öyle çok seviyordum ki. İnsan onun yanındayken her şeyin mümkün olduğuna, her hayalin gerçek olabileceğine kolayca inanabilirdi.
“Tuna çocuk muyuz biz?”
“Yani Müge değil tabi. Ama senin geçen gün çocuk gibi mızıkçılık yaptığını hatırlıyorum.” Sesi beni kucaklıyor gibiydi. Kırıklarımı onarmak istiyor, yaralarıma üflüyordu sesi. Hayatımda Tuna’dan bu kdar ayrı kaldığım bir dönem de yoktu. Onu da o kadar çok özlemiştim ki ağlamak istiyordum. “Aras’ı kovdun mu yine?” Neşeli bir kahkaha attı.
“Tuna…” diye söylendim. “Hayır, oturduk biraz.” Dudaklarıma hüzünbaz bir tebessüm kondu aynı anda. “Soner damlamamış olsaydı gerçeklerin tamamını öğrenmiş olacaktım.”
Tuna biraz bekledi. Tam telefonun kapandığından korkmaya başlamıştım ki sitemli sesini duydum. “Ha Aras tek olunca kovulmuyor yani. Yanında ben olduğum için mi kovulmuştuk biz?” Sesindeki gülen ton biraz önce gülmekten konuşamadığını anlatıyordu bana. “Neden böyle yaptığını hiç anlayamıyorum Katre. Nedir yani? Piyano çalıyor diye mi onu kovmadın? Ne var ben de sana flüt falan çalardım. Ya bu enstrüman çalamamanın bir gün bana kaybettireceğini biliyordum. İşte o gün geldi.”
Gülümsemem tüm yüzüme yayılırken gözlerimi bir kez daha devirdim. Ardından kendimi tutamayıp kahkaha attım. “Saçmalamaya bayılıyorsun Tuna. Ama flüt de severim ben aşk olsun.”
“O zaman gözlerim ela değil diye mi? Saçlarımı onun gibi yapmıyorum diye mi? Söyle neden kovdun beni? Evi dağıtmadım diye mı? Ya bilsem ben de birkaç tabloyu yere atardım.” Neşeli bir kahkaha atarken sessizce ona katıldım. “Sevgili ağabeyim müzikali duydu mu?” Bu kez telefonu kendinden uzaklaştırmadan öyle gürültülü bir kahkaha attı ki yüzümü buruşturdum.
“Of Tuna…” diye bağırdım. “Kulağımı mahvettin.”
“Yüzünü hayal ediyorum da çok komik ya. Ayrıca ilginç… Duyunca çok heyecanlandım kızım aferin sana. Harika bir şey bu.”
Sevgiyle gülümsedim. Aslında genel olarak beklediğim teki buna benzer bir şeydi. Aras’ın bu kadar kızması gerekli miydi yani? “Biraz ani oldu. Daha önce haber veremedim.”
“Soner’i biraz sıkıştırınca her şeyi anlatıyor merak etme. Hatta istemediklerimi bile anlatıyor. Gerçi onu sıkıştırmaya da gerek yok, sormasan bile söylüyor.”
Onunla birlikte kahkaha attım. “Tuna, ben Soner’i severim.”
“Biz de severiz ufaklık. Ama huyunu suyunu değiştirerek anlatacak halim de yok yani. Sen şimdi Soner’i bırak da Aras ne dedi duyunca?”
Sesi elle tutulacak kadar heyecan yüklüydü. En azından ikimizden birini eğlendiriyordu konu. Telefonu diğer kulağıma geçirip omuz silktim. “Hiç. Biraz kızdı galiba.” Biraz mı? Aras öfkeden delirmek üzereydi.
Tuna hemen itiraz etti. “Şaşırmıştır ondan.”
“Sadece şaşırmış olsa anlardım Tuna. Baya da kızdı yani.”
“İşte o yüzden öyle anlamışsındır.”
“Tuna…” dedim sakince. “Eğer Aras öfkelenmemiş olsaydı bunu anlayabilirdim.” Tabi ki de fark ederdim. Ben yıllardır onun hislerini mimiklerinden okuyordum. Asırlardır gözlerindeki tek bir dalgadan ne düşündüğünü anlıyordum. Aras’a baktığımda açık bir kitap gibi okuyordum onu. Hayır. Hep böyle olduğuna inanmıştım ama değildi işte.
Şimdi burada böylece otururken yıllardır kandırılmış olan beynim kalbime sitemler yağdırıyordu. Kendi duygularımı Aras’a yormuştum. Görüyorum sandıklarıma inanmıştım. Ne acı.
***
‘Yeni günler her zaman umutla beslenir, umut dolar bebeğim.’ derdi annem. O yüzden her yeni güne uyanırken umutlu olmak isterdim. Umut dolabilmek isterdim. Bir zamanlar ne derse ona inanırdım, öyle olduğunu sanardım. Şimdi tüm bu olanların ağırlığına, yoğunluğuna rağmen yine de o ne derse desin inanmak istiyordum. Elimi tutsun istiyordum. Annemi o kadar fazla özlüyordum ki artık dayanamıyordum. Kalbimin üstüne bir kuş konmuştu. Ötüşü öyle içliydi ki anneme koşup ona sarılmak istiyordum. İnsan annesini sevmekten nasıl vazgeçebilirdi? Geçemiyordu işte.
Bu Cumartesi sabahı hayatımdaki diğer Cumartesi sabahlarının tümünden farklıydı. Tamamen, her şeyiyle. İlk defa kardeşlerimle –bunu söylemek ne kadar da garip geliyordu- buluşacaktım. Aras ve Fırat ağabeyim bu buluşma fikrine o kadar çok sevinmişlerdi ki. Sanırım bunu beni Bodrum’a getirmenin bir yolu olarak görmüşlerdi. Ama bu sabahın diğer bir farkı da geri dönecek olmamdı. Ayrıca önceki tüm sabahlar da hiç kardeşim yoktu. Ve bu sabah beş kardeşim olacaktı. Bunun ellerimi böyle titretmesi normal miydi bilemiyordum ama heyecandan neredeyse bayılmak üzereydim. Müge’nin bir şeyler yemelisin feveranlarından sonra bir dilim ekmeği zar zor yeyip yola çıkmıştık.
Ruhum iki arada bir derede kalmıştı. Kimseye koşamıyor ve kimseden kaçamıyordum.
Müge eve yakın bir yerde arabadan indi. Eve uğrayıp annesini yolcu edecek, o gittikten sonra da yanımıza gelecekti. Derin bir nefes alıp İsa kaptanın sevimli lokantasının önüne çektim arabayı. Saçlarımı düzeltip güneş gözlüğümü saçlarımın üstüne kaldırdım. Kapıyı itip neredeyse boş olan lokantaya girdim. Saat sabahın bir körüydü ve buralar ıssız kalmıştı.
“Kaptanım.” diye seslendim.
İsa kaptan küçük mutfağından elinden eksik etmediği havlusuyla çıktı. Beni görünce sıcak bir tebessüm oluştu dudaklarında.
“Kuzucuğum.”
Sevinçle gülümseyip benim için açtığı kollarına koştum. Sımsıkı kucakladı beni. “Yine kendini özletmeye başladın bakıyorum da.” Önüme gelen saçlarımı çekiştirdi. “Sen te şu kadardın…” Dizlerinin boyunu işaret etti. “Koşa koşa gelirdin sabahları. Kahvaltıda balık yenir mi diye sorup dururdun sürekli.”
Neşeli bir kahkaha attım. O zamanlar İsa kaptan keşke benim babam olsa diye de düşünürdüm. Kalbimi keskin bir bıçak boydan boya çizdi. Allah’ım canım neden bu kadar acıyordu? Başımı salladım hafifçe. “Hatırlıyorum.”
“O zaman hep senin gibi bir kızım olsa diye düşünürdüm kuzucuğum.”
Gözyaşlarımı tutamayıp yeniden sarıldım ona. O da beni iki yana sallayıp güldü. “Ağlamandan da hiç hoşlanmıyorum.”
Yanaklarımı kurulayıp masalardan birine geçtim. “Bugün misafirlerim olacak.” dedim yutkunarak.
İsa kaptan da karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu. Gözlerinde anlayış vardı. “Biliyorum. Aras dün gece geldi, haber verdi.”
Kapı yeniden açılıp kapandığında ikimiz de o tarafa döndük. Aras telefonla konuşarak girdi lokantaya. Sabah güneşi açılan kapıdan içeri sızarak saçlarıyla oynaştı. Yüzünde hafif bir tebessüm, gözlerinde başka bir ışık vardı. Bize doğru hiç bakmadan kapıya en yakın masaya oturdu. Konuşmasına o kadar dalmış görünüyordu ki elimde olmadan içim buruldu. Kıskançlık alevden bir nehir gibi damarlarımda dolaşmaya başladı. Bunu yapmamalıydım. Ama o melun duygu tüm damarlarımda akmaya başlamıştı. Onu böyle huzurla gülümsetebilen kimdi? Kim olabilirdi? Dişlerimi sıktım. Ben bunlara da alışmıştım.
Önceden, oldukça eski zamanlarda Yasemin’le el ele girerdi bu kapıdan. Gözleri yalnız onu görürdü. Aras bir tek onu duyardı. Yasemin sürekli ona akardı. Aras onunla dolar, Aras’tan o taşardı. Tüm masalar o bildik kokuyla bezenirdi durmadan. Soluğum kesilir, hava yetersiz kalırdı hep. Hiçbir yere kaçamazdım. Tutsak varlığımı dolduramazdım yaralı masalara. Gözyaşlarım bile tıkanırdı yollarında o kokuyla. Öyle keskindi işte. Öyle dayanılmazdı. Bütün lokanta Yasemin’in sesiyle, şen kahkahalarıyla çınlardı. Ve ben kalbimin ölü hücrelerini koyacak yer bulamazdım. Ruhum bedenime ağır gelir, bedenim kalbimi taşıyamazdı. Sessizce, içlice ağlardı benliğim. Dudaklarım onlara gülümserken, dudaklarım durmaksızın söylerken son nefesim için bir kez daha atmaya çalışırdı kalbim. Ölüm gibiydi onlarla aynı masada oturmak. İçimden haykırarak ağlamak gelirken gülmeye çalışmak cehennemi yaşamak gibiydi. Aras’ın birazdan yanımdan ayrılıp onunla gideceğini bilmek kıyametimdi.
Halbuki, ben buna bile alışmıştım. Ama o günleri bir kez daha kaldıramazdım. Yapamazdım.
Kaptanım gülümseyerek bana döndü. “Bu sıralar telefonla yatıp kalkıyor.”
Kendimi zorlayarak gülümsemeye çalıştım. Yasemin’le de böyle başlamıştı. Aras herkesten çok telefonuyla ilgilenirdi. Bazen onunla konuşurken beni dinlemediğini anlardım halinden. Ben ona bakardım kıyamayarak o Yasemin’i düşünüyor olurdu. Allah’ım neden birdenbire Yasemin düşmüştü böylesine aklıma? Hem de en lüzumsuz yerde.
“Belli oluyor.” Bunca karışıklık içinde dahi ona olan hislerimde zerre azalma olmuyordu. Hatta aksi gibi sürekli artıyordu her şey. Kollarımı göğsümde bağladım. “Belki bir ara bizi de görür.”
İsa kaptan keyifli bir kahkaha atıp kapıya doğru döndü. “Aras Bey.” diye seslendi.
Eğer o adını söylemeseydi Aras asla bizi fark etmeyecekti. Hayır, kızmamalıydım. Ama içim kanıyordu. Benimle ilgilensin istiyordum. Bencilce olabilirdi ama ben onu görmemeye çalışsam bile o benimle ilgilensin. Ben onun için her şeyi yapmıştım. Ondan her şeyi yapmasını istemiyordum ki. Sadece biraz benimle ilgilensin. Ölüyordum zaten bana bir yudum su versin.
Aras tek kaşını kaldırıp bize döndü. Ardından tüm yüzünü kaplayan bir tebessüm oturdu dudaklarına. Gülüşü gözlerinin içine kadar uzanıp gözbebeklerine yerleşti. O bana böyle güldüğünde, hiçbir şey yapmadan sadece güldüğünde, ruhum kanatlanıp ona doğru süzülüyordu. Kendimi sandalyeye bastırdım. Ellerim karıncalanıyordu. Onu öyle çok seviyordum ki neredeyse aşkımın büyüklüğünden gözlerim dolacaktı. Aras telefonu diğer eline geçirip sandalyeden kalktı. Telefonu kapattıktan sonra önce kaptana döndü.
“Yemekler yanmasın.”
Kaptanım havlusunu omzuna atıp doğruldu. “Ne zaman yemek yakmışım ki bugün yakayım?”
Aras ona gülümseyip bana doğru yaklaştı. Hafifçe eğilip saçımdan öptü. Nefesimi tutup uzaklaşmasını bekledim. Ondan uzaklaşmaya çalıştıkça bu denli yakınımda olması dayanılmazdı. Aras’ı unutmak için çabalıyordum. İmkansız olduğunu bilerek yapıyordum bunu hem de. Deniyordum. Biraz yardımcı olması gerekmez miydi?
“Nasılsın?” Sesi hissettiklerimin yansıması gibiydi. Sıcaktı, yoğundu, ilgiliydi. Sesi yaralarıma sızıyordu.
“İyi.” dedim sesimi kontrol etmeye çalışarak. Yavaşça öksürdüm. “Biraz da heyecanlı.”
Başını sallayıp güldü. “Belli oluyor.”
Kaşlarımı çattım. Heyecanlandığım zaman bunu anlayabiliyor muydu? Anlıyor olamazdı, değil mi? Hayır, aslında demin çok yakınımda olduğun için heyecanlandım desem ne derdi? Ya da eskiden kalbim yine sesiyle beni utandırdığında bunu da duyabiliyor muydu? Ah. “Daha erken.” dedim sadece. Konu eğer kapanmazsa istemediğim yerlere kayabilirdi.
Aras saatine bakıp başını salladı. “Yarım saate gelirler Katre.”
Yaklaşık bir saat sonra Aras’la karşılıklı çayımızı yudumluyorduk. Yarım saate gelirler demişti. Ama hala ne gelen vardı ne giden. Heyecanım artık tamamen yok olmak üzereydi. Bir parçam hala gelmemiş olmalarına buruluyor olsa da Aras’la burada oturuyor olmaktan da inanılmaz haz alıyordum. Bir saat boyunca yüzünde en güzel gülümsemesi bir şeyler anlatıyordu. Ve ben onu izlemekten kendimi alamıyordum. Bardağı masaya bırakıp gülümsedim.
“Ekildim sanırım.”
Aras saçlarını karıştırıp yeniden saatine baktı. “Saçmalama Katre. Sadece biraz geç kaldılar. Dedim ya Serha’tın çocuğu ile alakalı bir durum.”
“Aras bir saat oldu. Bence erteleyebiliriz. Belki gerçekten büyük bir sorun vardır.”
“Fırat’ı arayayım ben bir.”
Ellerimi birleştirip masanın üstüne koydum. O ağabeyini ararken ben de yüzünü seyretmeye başladım. Onu neden bu kadar çok sevmiştim acaba? Nasıl olmuştu? Bu konuda elimden gelen hiçbir şey olmamıştı. Aras’ı sevmemeyi başaramazdım. Sanıyordum ki bunu kimse yapamazdı. En berbatı da buydu. Acaba sabah konuştuğu kimdi? Yeni mi tanışmışlardı yoksa eskiden de var mıydı? Yüzümü astım. Dudaklarımı dişleyip bekledim. Aras telefonu masaya bıraktı. Bir kez daha karıştırdı saçlarını. Zaten onları düzgün gördüğüm bir gün hatırlamıyordum. Hafifçe gülümsedim.
“Neden güldüğünü sorabilir miyim?”
Kaşlarımı kaldırıp daha çok güldüm. “Bilmiyorum, sorabilir misin?”
Giderek büyüyen bir tebessüm armağan etti bana. Kalbim tekledi onun için bir kez daha. Tek kaşını yavaşça kaldırdı. “Biraz daha zorlarsan gelmedikleri için sevindiğini düşüneceğim.”
Ellerimi masadan toplayıp bacaklarıma yerleştirdim. “Biraz daha böyle giderse ben de senin onları saklayıp bilerek getirmediğini düşüneceğim.”
Aras arkasına yaslanıp keyifli bir kahkaha attı. Onunla neden küs kalmaya çalışmayı bile beceremiyordum?
“Emin ol bu sefer bir ilgim yok.”
Şaşkınlıkla ağzımı açtım. Ardından dudaklarımı büzdüm. “Daha önce kimi sakladın?”
Omuzlarını kaldırdı. “Öyle bir şey demedim.”
“Dedin.” diye üsteledim. “Ve ben de yapmış olabileceğini biliyorum. İnanmıyorum sana Aras.” Ekilmiş olduğumu düşündüğüm zamanlarda bu işte Aras’ın parmağı olabileceğini tahmin etmeliydim. Kaşlarımı çatıp yüzümü buruşturdum. Birden aklıma gelen şeyle doğruldum. “Şu Müge’nin Tolga.” dedim ürkütücü bir tonlamayla. “Onu da siz saklamıştınız, değil mi?”
Yeni bir kahkaha daha attı. “Saklamadık tabi ki Katre. Eşek kadar adamı nasıl saklayabiliriz? Biraz mantıklı düşünebilir misin?”
Alt dudağımı ısırıp düşündüm. Gerçi Tolga pek saklanabilir bir tip değildi. Ama onlarda hepsi bir araya geldiklerinde hiç zorlanmadan herkese her şeyi yapabilirlerdi. “Ben lisedeyken zavallı sınıf arkadaşım Cem’i Tuna’yla dolaba kilitlediğinizi biliyorum.” O akşam sinemaya gitmek için sözleşmiştik. O ikisi yüzünden çocuk beni gördüğü yerde yolunu değiştirmeye başlamıştı.
Aras alnını kaşıyarak bana doğru yaklaştı. “Hemen ispiyonlamış mıydı?”
Gözlerimi devirdim. “Sence?”
“Yapmıştır o.” Yüzünde iğrenir gibi bir ifade oluştu. Sonra yeniden arkasına yaslanıp öksürdü. “Zaten hiç sevmemiştim.”
Başımı salladım. “Hislerin yüzünden dolaptaydı yani zavallı çocuk?”
Tek kaşını kaldırıp dikkatle bana baktı. Gözlerinde neşeli parıltılar yanıp söndü. “Yok, o biraz kendi hisleri yüzündendi. Tuna onun hislerinden rahatsız oluyordu. Ben de kardeşime katılmak zorundaydım.” Masaya doğru biraz daha eğildi. “Aramızda kalsın ama çok tuhaf bir bakışı vardı zaten. Bir insan nasıl öyle bakabilir ki?”
“Gayet normal bir şekilde bakıyordu bir kere. Nesi tuhaf gelmişti acaba sana?”
Aras cevap veremeden telefonu çalmaya başladı. Kaşlarını çatıp bana baktı. “Tuna.” dedi sadece. Dikkatle telefonla konuşmasını bekledim. Br şey olmuştu. Kötü bir şeyler olmuştu. Çünkü Aras’ın sürekli değişen, kararan yüzü resmen bunu haykırıyordu. Yavaşça yutkundum. Nefeslerim zorlukla ulaşırken ciğerlerime masayı kavradı parmaklarım. Aras’ın gölgeli elaları korkuyla bana döndü.
“Tamam. Katre burada.” dedi en sonunda.
Hayır. Hayır. Hayır.
Aras telefonu kapatıp masadaki elime uzandı. Başını eğip gözlerime baktı. Buz gibi parmaklarım sıcak avcunun içinde dahi donuyordu.
“Ne olmuş?” diye sordum. Sesim titreyip ayaklarımın dibine döküldü.
“Sakin ol bir şey yok.” dedi yavaşça. Ama hiç olmamış gibi durmuyordu hali. Derin bir nefes alıp verdi. İki elimi kavrayıp avuçlarının içine aldı. Mutlaka çok kötüydü. Yoksa beni bu kadar teselli etmeye çalışmazdı. Allah’ım bir saat bile eksiksiz, tastamam mutlu olamamıştım zaten. Bu neyin diyetiydi?
“Annen biraz fenalaşmış. Hastaneye kaldırmışlar.”