Anne Olmak

4877 Kelimeler
Sevgili Anneciğim,  Binlerce kez açıldım, binlerce kez kapandım yokluğunda  Kocaman bir dağ lalesi gibi  Ve kapkara göbeğini dünyaya fırlatacakmış gibi duran. Didem Madak İnsan neden böyleydi anlayamıyordum. Neden bir şeyi kaybetmeden ya da kaybetmeye çok yaklaşmadan, yani sanki onu artık tamamen ve sonsuza dek yitireceğimize emin olmadan, kıymetini bilemiyorduk? Niçin çok sevdiğimiz bir şey avuçlarımızdan tümüyle kaymadan onu ne denli fazla sevdiğimizi idrak edemiyorduk? Kendimize bile mi bu kadar yabancıydık? Kendimizden de mi kaçıyorduk? Yoksa insanın asıl kaçtığı, asıl korktuğu ve asıl sakındığı hep kendisi mi oluyordu? Hastanenin kapısından koşar adımlarla girerken kalbim ağzımda atıyordu. İçimden bildiğim tüm duaları karıştırmadan sıralamaya çalışırken, lütfen diyordum, lütfen ona bir şey olmasın. Lütfen, benim yüzümden böyle şeyler olmasın. İçimde delice bir korku büyüyordu. Korkumdan önümü göremiyordum. Bacaklarım o kadar titriyordu ki Aras beni tutuyor olmasaydı dengede bile duramazdım. Benim yüzümdendi. Her ne olduysa ben sebep olmuştum. Kendi karmaşama o kadar dalmıştım ki onu yeteri kadar düşünmemiştim. Benim suçumdu bu. Üst üste hıçkırdım. “Biraz sakin ol.” diye mırıldandı Aras hemen yanı başımdan. Deniyordum ama elimde değildi. Ne yaparsam yapayım ona bir şey olacağı korkusunu atamıyordum içimden. Kalbime katlanılmaz bir ağırlık çökmüştü. Kolumdaki elini kavradım. “Korkuyorum. Ya ona bir şey…” Cümlem yeni bir hıçkırık istilasıyla bölündü. Omuzlarımın sarsılmasına engel olamadım. Aras’ın yönlendirmesiyle yürümeye devam ettim. “Merak etme. Kötü bir şey yok diyorum, Katre. Kötü bir şey olsa bilirdim.” Anneme doğru hızla gitmeye çalışırken beni aniden durdurdu. Koridorun ortasında karşılıklı kalakaldık. Sıtmaya tutulmuş gibi titreyen bedenim yoluna devam etmek istiyordu. Anneme gitmek istiyordum. Ellerini omuzlarıma yerleştirip hafifçe sarstı. Kendime gelmem gerektiğini ben de biliyordum. Sarsılmıştım. Kelimenin tam anlamıyla dağılmıştım. Annem uyanıksa –ki öyle olmak zorundaydı- beni böyle görünce çok üzülürdü. Onu daha fazla üzmek istemiyordum. Ruhum her kulvardan fütursuzca saldıran acılara, hüzünlere, pişmanlıklara alışıktı. Bununla yaşamayı öğrenmiştim ben. Dişlerimi sıkıp katlanıyordum. Ama onun durmadan benim için üzülmesine dayanamazdım. “Bana bak.” Aras tek elini omzumdan ayırıp çeneme değdirdi. Parmakları ona doğru kaldırdı ağırlaşan başımı. Her şeye rağmen beni yalnızca o teselli etsin istiyordum. Kanayan yaralarımı bir tek o sarsın. Her derdimin dermanı Aras olsun istiyordum. Onun yanımda olması, benimle olması her şeyden başkaydı. Hep öyle olmuştu. Parmaklarının tersiyle ıslak yanaklarımı kuruladı. Fakat bu boş bir uğraştı. Çünkü o sildikçe yaşların yenileri yuvarlanıyordu yanaklarıma. “Çok büyütülecek bir şeyi yok Katre. Tam olarak bir kriz bile değil. Küçük bir spazm.” Diğer eli de yüzüme çıktı. Başımı oynatıp avcuna yerleştirdim sol yanağımı. Kendime engel olamıyordum. “Hadi ağlama artık.” diye fısıldadı. Gözlerimi kapattım usulca. “Hem seni bu halde görse zaten mahvolur.” Başımı salladım yavaşça. “Hadi, yüzünü yıka da gel.” Önünde durduğumuz kapıdan girip yüzüme üst üste su çarptım. Aynada kızarmış gözlerime, burnuma, yüzüme baktım. Daha çok ağlamak istiyordum. Kendime bakmaya katlanamıyordum. Dişlerimi sıkıp yüzümü kuruladım. Kendime telkinler vererek tuvaletten çıktım. Sakin olmak zorundaydım. En azından daha sakin… Aras koridorda sırtını duvara yaslamış beni bekliyordu. Geri gitmeye çalışan adımlarımı dizginleyip yanına gittim. Başını eğip yüzüme baktı. “Daha iyi misin?” Hafifçe gülümsedim. “Evet.” Kaşlarını çatıp saçlarıma baktı. “Saçlarınla…” İşaret parmağını onlara doğru uzattı. “Çetin bir savaş vermiş gibisin.” Ona ters bir bakış atıp omuz silktim. “Şu an düşündüğüm en son şey saçlarım, Aras.” Başını sallayıp güldü. “Evet, haklısın. Afedersin.” Önüme düşen ve bir türlü geri atamadığım saçlarımı düzeltti. “Hadi gidelim.” Derin nefeslerle arkamı döndüm. Annemle aramda çok kısa mesafeler vardı ve bu beni gittikçe daha fazla heyecanlandırıyordu. Hastanenin ilaç kokan koridorlarını aşındırıp tanıdık simaların olduğu kapının önünde durdum. Kapısı kale kapısı gibi önümde dikilen oda çok ulaşılmaz göründü birden gözüme. Sanki oraya hiç giremeyecekmişim gibi. Sanki anneme asla ulaşamayacakmışım gibi. Müge Derya teyzenin ilacını içmesine yardım ediyordu. Beni görünce gülümsedi. Gözlerimi kapatıp açtım. Tuna ise bizi görünce yanımıza yaklaştı. “Nasıl?” diye sordum merakla. Dudaklarım ısırılmaktan acımaya başlamıştı. Tuna durumunu anlatmak üzereyken o korkunç kapıdan Levent çıktı. Annemin yanındaydı. Onu görmüş, onunla konuşmuştu. Dahası Levent onun neyi olduğunu en iyi anlayabilecek kişiydi. Hem ne olursa olsun bana doğruyu söylerdi. Kolumu Aras’tan kurtarıp yanına koştum. Gözlerim yeniden dolarken, Levent sonsuz bir içtenlikle yüzüme bakıyordu. “İyi mi?” Yavaşça gülümsedi. “Merak etme. Çok iyi şu an.” Gözlerimden akan yaşları umursamadan ben de ona gülümsedim. Sanki kapıyı açıp dünyama renkleri doldurmuştu. Birden gökkuşağına kavuşmuş gibi titredim sevinçten. Her şeyi düzelten oymuş gibi, o olmasa asla anneme ve renklere kavuşamazmışım gibi, Levent hayatımı düzene sokuyormuş, bana iyi geliyormuş gibi kollarımı açtım. Kollarımı açtım ve ona sarıldım. Hem gülüyor hem de ağlıyordum. “Çok teşekkür ederim Levent.” Saçlarımı okşarken sessizce güldüğünü duydum. “Ben bir şey yapmadım.” O sırada tam arkamdan öfkeli bir öksürük yükseldi. Aras’tı. Birden nerede olduğumu ve ne yaptığımı hatırladım. Allah’ım inanamıyordum kendime. Herkesin içinde Levent’in boynuna atlamıştım resmen. Müge’nin gülmemek için kendini tutmasına rağmen içten içe gülen sesini duyuyordum. Tuna’nın gülüşü tenime çarpıyordu. Kızaran yanaklarım görünmesin diye saçlarımla örttüm yüzümü. Levent’ten yavaşça ayrıldım. “Anneni görmek istemez misin Katre? Hayır, kapıdan çekilirseniz biz içeri girmek üzereyiz de.” Başımı sallayıp ona doğru döndüm. Bakışlarında öfkeli parıltılarla gözlerime baktı. Kendimi zorlayıp yutkundum. Aras belimden tutup içeri doğru itti beni. Aynı anda öfkeyle söylenip duruyordu. “Neden durup dururken elin adamına sarılıyorsun Katre? Madem ille birine sarılman gerekiyordu git Müge’ye sarıl. Hayır, neden Levent anlamıyorum ki.” Gözlerimi devirdim. Aras bazen son derece çekilmez biri olabiliyordu. Odaya girip etrafa göz gezdirdim. Beyaz duvarlar, beyaz perdeler… Ölümün bütün kasveti, tüm beyazlığı gözlerimi aldı. Boş yatağa baktığımda küçük bir spazm da ben geçirmek üzereydim. Aras da etrafa bakıp kaşlarını çattı. “Senin yüzünden yanlış odaya girmişiz.” O sırada Müge yanıma gelip sıkıca sarıldı bana. “Canım benim iyi misin?” Ellerimi sırtında gezdirdim yavaşça. “İyiyim.” Bedenini ayırıp yüzüme baktı. Saçlarımı düzeltti. “Gerçekten de çok iyi duruyorsun.” Ardından kaşlarıyla Aras’ı işaret etti. “Pek bir iyi gibisin ayrıca.” Kaşlarımı çattım. Fakat dudaklarımdaki hazin gülümsemeye de engel olamadım. “Ya öyle işte…” Aras ellerini beline yerleştirip kapıya yaslandı. “Tamamsanız doğru odaya geçelim artık.” “Herkes orada mı?” Onlar konuşurken bense hayal dünyamda farklı iklimlere savrulmuştum. Bu hastaneye son geldiğim gün canlanıyordu dimağımda. Nasıl unutabilirdim ki o anları, o sarsıntıları? Ne imkansız kararlarla ayrılmıştım hastaneden ve onun bulunduğu şehirden. Semtini terk edip yad diyarlara yelken açmıştım umarsızca. Fütursuz bir hayal defteri dürmüştüm aklımın kıskaçlarında. Bodrum’a uzun müddet dönmeyeceğime yeminler etmiştim bu hastanenin soğuk odalarından birinde, bir gece yarısı. Bazı yeminler tutulmak için verilirdi evet. Ama bazılarının kaderinde daha en başından unutulmak, yok sayılmak vardı. Onlar zaten bozulmuş olarak başlarlardı. İşte benim yeni hayatlara yelken açma serüvenim başından talihsiz bir karardı. Gerçekten ne düşünmüştüm sahi? “Katre.” Aras’ın basbariton sesiyle düşüncelerimden silkelenip kendime geldim. “Hı?” “Ne düşünüyorsun?” Gülümsemeye çalışarak omuz silktim. “Hiç. Hastaneye son gelişim geldi aklıma.” Bakışları aniden yumuşarken başını salladı. Saçlarını karıştırdı. Aramızdaki birkaç adımlık mesafeyi kapattığında ağlamaya başlamak üzereydim. “Gerçekten inanmıştım.” dedim yavaşça. “Ama olmuyor.” Derin bir iç çekip sarıldı bana. Kollarına tutundum. Yapamıyordum. Annem olmadan yaşayamıyordum. Ondan tamamen kopamıyordum. Onu düşünmediğim, özlemediğim bir gün bile olmamıştı. Aras’sız da yapamıyordum. Onsuz da olmaya çalışıyordum ama olmuyordu işte. Aras’sız nasıl yaşanacağını bilmiyordum ki ben. O benim adını koyabildiğim her şeyin içindeydi. Her duyguya bir tarafından tutunuyordu. Bütün renklerim Aras’a bulanmıştı. Ya da o tüm renkleri kendinde toplamıştı. Uzun zaman olmuştu. Belki artık umut etmeme izin vardı. Belki artık hiç olmazsa Yasemin’in aramızdan çekildiğine inanabilirdim. Aras en ulaşılmaz yerindeydi ömrümün. Ama onun Yasemin’i unuttuğunu düşünmek bile bahar meltemleri estiriyordu kalbimde. Yo hayır, unutmak diyemem ama artık her cümlesinde pelesenk değildi adı dilinde. Lakin yine de, her şeye rağmen onunla bir gelecek düşlerimin bile kıyısına vuramazdı. Bizim olup olacağımız, gelip geleceğimiz en yakın mertebeydi bu. Ben ağladığımda o beni saracaktı. Ve ben onun yaralarını saracaktım. Kesik nefeslerimi toparlayıp geri çekildim. “Benim yüzümden değil mi?” Aras kaşlarını çattı. Yüzünden koyu gölgeler geçti. “Saçmalama Katre. Tabi ki değil.” Gülümsemeye çalıştım yeniden. “Yok, ben yani ona çok kötü şeyler söyledim. Ben…” Kendimi tutamayıp hıçkırdım. Hatırlamak bile acı veriyordu. Saçlarımı okşadı yavaşça. “Eminim hepsini unutmuştur. Hadi gidelim kendin gör.” *** Annemin huzur eksikliği dolu süzgün yüzüne baktım yeniden. Uykusunda bile rahat edemiyordu. Uyurken bile huzura eremiyordu. O da benim kadar üzülmüş olmalıydı. Onun geceleri de benim kadar kararmıştı. Ama biliyordum ki o beni anlıyordu. Annem beni her zaman anlamıştı. Gözümden süzülen tek damlayı elimin tersiyle kuruladım. Aras’la odaya geldiğimizde onu uyurken bulmuştum. Ve hala uyuyordu. Ki ben zaten gözlerime baksaydı, bana bakıp ağlasaydı bunu nasıl karşılardım hala bilemiyordum. Herkesin içinde ne yapacağımı bilemezdim. Şimdi ise uyandığında burada bekliyor olacaktım. Ona onu ne kadar sevdiğimi anlatırdım. Aynı zamanda nasıl kırıldığımı, ne denli korktuğumu… İçimdekileri aramıza serer, kötüleri ayıklardık. Saçlarımı okşardı belki yine. Gözyaşlarımı siler, avuçlarımı öperdi. Ne olursa olsun o benim annemdi. Kalbimin bir ona ayrılan yeri asla başkasına tahsis edilemezdi. Omzumda hissettiğim elle arkama döndüm. Müge yanı başımda kıyamayan bakışlarını üzerime dikmişti. “Biraz uyusan.” Yavaşça gerindim. Omuzlarım ağrımaya başlamıştı ama değerdi. “İyi böyle. Hem düşünüyorum.” Sandalye çekip yanıma oturdu. “Neyi?” Derin bir nefes alıp verdim. “Her şeyi, hepsini… Ayrı ayrı ve bir arada…” Müge kaşlarını çatıp bana baktı. “Katre sana ne oldu böyle? Bir tane anlamlı cümle kurar mısın hemen?” Dudaklarımda muzip bir tebessüm şekillendi. “Artık egzotik biri olma kararı aldım.” Gözlerini devirdi ihtiyatla. “Aman ne mükemmel… Çok yakıştı gerçekten.” Gözlerini kısıp tek kaşını kaldırdı. Dudaklarına alaylı bir gülüş oturdu. “Yalnız Aras öyle tiplerden hoşlanmayabilir.” Alayla göz kırptı. Omuz silktim. “Aman canım banane.” Gürültülü bir kahkahaya başlayıp telaşla elini ağzına kapattı. Kaşlarımı kaldırıp ona baktım. “Bir hastane odasında ve bir hastanın başındayız, Müge.” Boğuk bir öksürüğe çevirdi kahkahasını. “Çok pardon. Hemen fark ettim aslında ve hemen çevirdim. Ama biraz kaçtı.” Derin nefesler aldı. “Ne kadar kötü bir yalancı olduğunun farkında mısın sen ayrıca?” “Yalan söylemedim ki.” İmalı bakışları ısrarla gözlerimde kaldı. “Dilin banane diyor da gözlerin de Aras diye bağırıyor yalnız.” Hafifçe gülümsedim. “Levent’e sarılman da çok eğlenceliydi. Yani en azından Tuna ve benim için.” Bana bakop güldü. Gözlerimi devirdim. Kısa bir sessizlikten sonra Müge yeniden beni dışarı çıkarma çabalarına başladı. “Katre bir kahve içelim bari. Geldiğinden beri şu sandalyede oturuyorsun. Hayır, ben yoruldum. Hadi aşağı inelim hem biraz yürürüz.” “Annem uyandığında…” “Biliyorum yanında olmak istiyorsun. Ama Levent daha uyanmaz dedi ya.” Annemin yastığa yayılmış saçlarını okşadım yavaşça. Müge eğilip şakağımdan öptü. “Biraz dinlensen daha iyi görüneceksin. Hülya teyze uyandığında senin savaştan çıktığını düşünecek.” Kendimi tutamayarak güldüm. “O kadar kötü görünmüyorum.” “Yerinde olsam bu kadar emin olmazdım.” Tek kaşımı kaldırıp üstüme baktım. Elbisem biraz kırışmış, azıcık dağılmıştı. Saçlarımın halini düşünmek bile gelmiyordu içimden. Düşüncelerim ise yolunu şaşırmış, kendini kaybetmişti. Karman çormandım. Bir kahve belki beni kendime getirirdi. “Tamam.” dedim son derece kararsız bir sesle. Her an fikrim değişebilirdi. Müge de aceleyle kalktı o yüzden. “Haydi, o zaman.” Elbisemi çekiştirip düzelttim. Gerçekten çok mu kötü görünüyordum acaba? Kapıyı açıp Tuna’yla karşılaştık. “Ben de size bakmaya geliyordum.” Kaşlarımı çatıp kollarımı göğsümde birleştirdim. “Siz gitmemiş miydiniz? Gidin demedim mi ben size?” Tuna burnumu sıkıp güldü. “Peki, inandın mı dedikten sonra bunun olabileceğine?” “Derya teyzem kötüydü ama.” Tuna başını salladı. “Annemleri götürüp döndüm.” Müge imayla göz kırptı bana. “Aras?” diye sordu. “Aşağıdaydı. Telefonla konuşuyordu.” Yüzüm istemsizce asılırken toparlamaya çabaladım. Kiminle konuşuyordu ki sürekli böyle? Tuna tek kaşını kaldırıp ikimize baktı. “Siz nereye böyle?” “Kahve içmeye…” Müge kolumdan tutup odanın dışına doğru çekti beni. “Tamam, aşağı inelim. Hem beni de size kahve çıkarmak zahmetinden kurtarmış olursunuz.” Gözlerimi devirdim. “Eskiden bu kadar uyuşuk değildin.” Sonra aklıma elbisem takıldı. Eteklerimi elimle düzelttim yeniden. “Ya Tuna…” Yüzümdeki ifadeye kaş çattı. “Ne oldu?” “Sence elbisem çok mu kötü görünüyor?” Surat ifadesi an be an değişirken sorduğuma çoktan pişman olmuştum. Alaylı bir kahkaha attı. Beni asansöre doğru çekmeyi de ihmal etmemişti. “Neden bugün herkes beni çekiştirip duruyor?” Tuna gülmesine devam ederek başını salladı. “Önce ilk soruna cevap vereyim. Hayır, oldukça iyi görünüyorsun. Hem Aras seni havuza attığında falan daha kötü duruyordu elbisen.” Kaşlarımı çatıp kolumu çektim. Tabi ki kötü duruyordu o zamanlar. Bunu zaten ben de biliyordum. “Zaten Aras bunlara takılmaz merak etme. Böyle şeyler bizim için önemli değildir.” İkisi yeniden gülerken kollarımı bileştirip omuz silktim. “Aman ne komik.” “İkincisi sen biraz daha hızlı hareket edersen kimse seni çekmek zorunda kalmaz, Katre. Millette ay bir fırsat bulsakta Katre’yi çekiştirsek diye düşünmüyor.” Başımı sallayarak güldüm. “Of Tuna.” Asansör zemin kata ulaştığında çok kötü görünmediğimi biliyordum. Hayır, Tuna sayesinde değil. Asıl teşekkür etmem gereken asansörün aynasıydı. Biz kafeteryaya doğru yürürken birden durakladım. Karşı duvarın önündeki tıpkı Aras’a benziyordu. O tabi ki Aras’tı. “Aras?” diye mırıldandı Tuna. Ardından bana baktı. Yanındaki adamı tanıyordum. Haftalar öncesinden anılarım canlanıyordu ona bakınca. Bütün hayatımı değiştiren, ters yüz eden adamdı o. Ama aynı zamanda gerçekleri sermişti önüme. Ömrümün sır perdesini aralamış, yalanlarımı gerçeklere kavuşturmuştu. Eğer o olmasaydı doğrulara ne zaman ve nasıl ulaşırdım acaba? “Erkan.” diye fısıldadım yavaşça. Tuna da sanki mutlaka söylenmesi gerekiyormuş gibi, ne kadar söylersek o kadar alışırmışız gibi hayatımın yeni ve en büyük gerçeğini tok bir tonla söyledi. “Katre’nin ağabeyi.” *** Hafifçe gülümsemeye çalışarak karıştırdım karton bardağın içine sıkıştırılmış sıvıyı. Dumanları yükselen çay, ben de karın ağrılarına neden oluyordu. Hayır, işin aslı midemin kasılmasının tek nedeni tam karşımda oturan Erkan’dı. Ağabeyim… “İsa Kaptan hastanede olduğunu söyleyince bir bakayım istedim.” Sesi tereddüt kokuyordu havanın ıssızlığında. Sanki konuşup konuşmamak arasında kararsız gibiydi hali. Ben ona hiçbir zaman kızmamıştım. Nedenim yoktu çünkü. Belki o da kendince doğru olanı yapıyordu. Belki de doğru bile yoktu. Yalnızca bu kadar geç kalmış olmaları kırıyordu kalbimin bir tarafını. Yıllardır eksik sayılmayan bir gedikle yaşadıktan, yaşayabildikten sonra neden şimdi dikilmişti karşıma? Yavaşça başımı salladım. Aslında dudaklarıma kıvrılmaları için talimat verip duruyordum. Ama onlar ısrarla aşağı bükülüyorlardı. Yeniden zorladım kendimi. “Anlıyorum.” diyebildim sadece. Çünkü ne benim ona söyleyebilecek bir şeyim vardı ne de o bana yıllarını anlatmak isteyebilirdi. Bizim konuşacak hiçbir ortak noktamız yoktu. Damarlarımızdaki kan dışında… Ve ben dehşetle Duru’nun haklı çıkışına tanık oluyordum. Erkan –belki de ona ağabey demeliydim. En azından Erkan ağabey falan…- gözlerime içinde sevgi parıltıları taşan bakışlarla baktı. Beni tanımıyordu bile. Ama aramızda şekillenmeye başlayan elle tutulur bağ en çok beni şaşırtıyordu. “Nasıl peki?” Annemi sorması, onun için hastaneye gelmiş olması çok güzeldi aslında. Çok ince bir davranıştı. Fakat ben bunu onun için yapmadığını biliyordum. Ama yine de durumunu sorması çok güzeldi. Aman Allah’ım! Acaba ben onu sevmeye mi çalışıyordum? “Kalp spazmı.” dedim sakince. Duygu karmaşamı sesime yansıtmamayı öğreneli çok olmuştu. Başını sallayıp gülümsedi. “Çok endişelenmiş görünüyorsun.” “Korktum.” Erkan çenesini kaşıdı yavaş hareketlerle. “Yarın eve çıkarırız dedi, Aras.” diye mırıldandı. “Biz de hasta ziyaretine oraya gelelim diyoruz.” Derin bir nefes alıp tuttum. Bu hazır olduğum… Ben neden hiçbir şeye hazır değildim? Hayatım değişmişti işte. Artık bambaşka bir dünyanın farklı kurallarına bürünmüştüm. O zaman ona göre davranmalıydım. Evet, onlar benim kardeşimdi. Ve evet, onlara da yer vermeliydim hayatımda. En azından denemeliydim. Annemden –evet, o benim annemdi- vazgeçemeyeceğimi de görmüştüm. Bu durumda onlarda birbirlerine alışmak zorundaydı. Başımla onayladım. “Pazartesi İzmir’e döneceğim.” Tek kaşı şüpheyle havalandı. Ben de dönüşümü herkesin yanlış anlamış olmamasını diledim. “Hemen mi?” “Bir müzikalde oynayacağım. Pazartesi provalarım başlıyor.” Yüzü koyu gölgelerle kararırken kaşlarımı çattım. Neden herkes müzikalime böyle önyargılı yaklaşıyordu? Tamam, Tuna ve Müge hariç herkes… Sanki kötü bir şeye karar vermişim gibi değişik tepkiler alıyordum birkaç gündür. Hayır, anlamadığım ben kendi kararlarımı verebilecek yaştaydım. Peki, onlar neden bana yanlış kararların arifesinde bir insan gibi davranıyorlardı? “İzmir’de mi sahnelenecek?” diye sordu yüzündeki anlamları sesinden gizlemeye çalışarak. Başımla onayladım. “Kışa da İstanbul’a geçeceğiz.” Gözlerini kısıp daha dikkatle baktı bana. Bu benim de ne diyeceğimi bilemediğim zamanlarda uyguladığım taktiklerden biriydi. Hayır, belki de ben ısrarla onda bana benzeyen bir şeyler bulma çabasındaydım. O zaman gerçeğe daha kolay inanabilecekmişim gibi. “Anlıyorum.” Neşesi uçuk bir gülümseme oturdu yüzüne. “Biletleri şimdiden almaya başlamalı mıyız? İlk gösterimi izlemek isterim.” Yavaşça güldüm. “Size davetiye gönderirim.” Erkan ya da Erkan ağabeyim yavaşça öksürdü. Ciddi bir konuya giriş yapacak gibi doğruldu yerinde. Ardından yüzü aniden gevşedi. “Ben de kalkayım artık. Hasta ziyaretinin kısası makbuldür.” Söylemek istediklerini geri çektiğini anladım. Belki de erken olduğunu düşünüyordu. Ya da nasıl tepki vereceğimi kestirememişti. Kahvesini bitirip karton bardağı masaya bıraktı. Dudakları içtenlikle kıvrıldı. Onunla birlikte ayağa kalktım ben de. Erkan ağabey sıkıca elimi tutarken ona gülümsemeye çalıştım. Acaba onu sevmeye mi başlıyordum? Bir an bana sarılacak sandım ama öyle bir şey yapmadı. “Hiç çocuğun var mı?” diye sordum aniden. Kaşlarım merakla havaya kalkarken yüz ifadesi iyice yumuşamıştı. Nedendi bilmiyorum ama merak ediyordum işte. Hiç zamanı olmayabilirdi lakin parmağındaki yüzüğü uzun yıllar taşımış gibiydi. Gözlerine çocuklarına duyduğu sevgi parıltıları çöktü. “İki tane oğlum var.” Dolan gözlerimle başımı eğdim. Her hayattan fersah fersah uzaktım. Hiçbir yere ait olamıyordum. Ben… Ne Aras’ın hayatının içindeydim ne de kardeşlerimin. Herkesin kıyılarında dolanıyordum sadece. Kimsenin merkezi olamamıştım. Hiç kimsenin ömründe başkent değildim işte. Sürgün kenti gibi bir yerdim. İsyancılar sürülüyordu topraklarıma. Geliyorlar ve en fazla beni yıkıyorlardı. Ama hangi ülkede sürgün kentinin yıkılması önemsenirdi ki? “Onları da getirecek misin?” Sesindeki ton onun benden daha duygusal olduğunu haykırıyordu. Sanırım benden hiç beklemediği bir yakınlıktı bu. “Tabi. Zaten biraz kalabalık olacağız sanırım, Son…” Derin bir nefes alıp duraladı. “Katre.” dedi yavaşça. “Teşekkür ederim.” diye fısıldadım. Evet, sanırım onu sevmeye başlamıştım. Başını sallayıp gitmeye yeltenmişi ki yeni sorular doluştu dimağıma. Hiç sırası değildi. Ama annemin iyi olmasının verdiği rahatlık çökmüştü işte üzerime. “Bir dakika…” diye seslendim arkasından. Arkasını dönüp gözlerime baktı. Derin bir tebessüm oluştu yüzünde. “Merak ettiklerini bir kerede sorabilirsin.” Başını iki yana salladı hala gülerken. “Bu huyun aynı Filiz’e benziyor.” Dudaklarımı dişledim. “Onu söylemek istemiştim.” diye başladım sonunu nasıl bağlayacağımı bilemediğim sözüme. “Yani, ben… Ben kimseyi tanımıyorum. Geldiğinizde herkese daha da yabancı olacağım.” Derin bir nefes aldım yıllardır soluksuzmuş gibi. Kirpiklerim durmadan titreşirken başımı eğip koyu renk gözlerine baktım. “Belki bana biraz onlardan bahsetmek istersin.” *** Asansörün kapısı bir kez daha açılırken sonunda annemin olduğu kattaydım. Erkan’ı uğurlarken bilmek istediklerimin çoğunu öğrenmiştim. Gerçi duyduklarım her seferinde daha büyük merak dalgaları kabartmıştı. Ama yine de artık tamamen bihaber değildim onlardan. Önce isimlerini dinlemiştim Erkan’dan. Zaten bildiğim üzere Erkan’dan sonraki Serhat’tı. Üç yıl varmış en büyük ağabeyimle aralarında. Bir kızı varmış onun da. Erkan’ın ufaklıkla yaşıt… İkisinin kavgalarını görsen bir alemler, demişti. Ve onun bir küçüğü ise Kader… İki yıl küçük Serhat’tan. Adının külfetinden midir nedir hiç gülmedi bahtı, demişti Erkan. Hiç evlenmemiş Kader. Yalnızlığı seçmiş, giden sevgilinin ardında kalan olmayı yeğlemiş. Aynı, aynı Dicle ablam gibi… Kader’den üç sene sonra ise bir bebeğe daha kucak açmış ailem. Evet, benim gerçek ailem. Erol… İçimizde en uysalı odur, demişti onun için Erkan ağabeyim. Ona ayrı bir bağı olduğunu okuyordum aynı anda ben de gözlerinden. Hayata hep neşeli yanından yaklaşır Erol, demişti. Birine çok aşık olmuş ama her ne olduysa ikisi bir türlü yürütememişler. Sonra başkasıyla evlenmiş ama o hiç olmamış. Sonra da boşanmış. Şimdi hayatın külfetini çekeceğime o benim derdimi yüklensin diyormuş. Gerçi bu aralar bir kız arkadaşı var, diyordu Erkan ama o da yürümezmiş onlara göre. Ve iki yaş arayla Filiz… Bana en çok benzeyen oymuş. Kaşın, gözün, burnun hep Filiz, dedi Erkan. En ilginci şuydu ki daha önce kimseye benzetilmemiştim ben. Tanıdığımız hiç kimse ne kadar benzediğim birini bulamazdı. Aras dedesine benzerdi mesela… Tuna ise nefret ettiği babasına… Fırat ağabeyim iki dayısının arasıydı. Dicle aynı halası gibi, derdi herkes. Ben… Bense bu kız kimseye benzemiyor söylemleri arasında büyümüştüm. O zaman beni üzmezdi bu, telaşlandırmazdı. Düşündürmezdi de. Çünkü sen benzersizsin, diyen annem sebepti belki buna. Ya da ben akıl yürütemeyecek kadar pembe gözlüklere bakıyordum hayata. Filiz diyorum başarılı bir avukatmış. Aşka inanmıyormuş ama. Ah ne garip yanılgıydı insanoğlunun düştüğü. Aşk, inanıp inanmama meselesi değildi ki. Aşk, hissetmekle ilgiliydi. Onun size inanması, kendini açması gerekirdi. Aşkı tatmak başka bir şeye benzemezdi. O bir yangındı. Ateşe düşüp kül olamamaktı. Devamlı o devasa lavlarla yeniden alazlanmaktı. Aşk, anlatılamaz bir olguydu. Kariyer derdine düşmüş Filiz de. Tıpkı benim yapmaya çalıştığım gibi. Belki, belki onun da kapanmayan bir gönül yarası vardı. Kader gibi… Belki de aşk acısına düşmek bizim genlerimize kodlanmış bir yazgıydı. Koridorda görür görmez ilerlerken aniden sert bir gövdeye çarpıp üç adım geriledim. Başım geri doğru savrulurken dengemi sağlayamadım. Son anda kollarımdan yakalanmamış olsaydım düşmem işten bile değildi. Korku dolu nefeslerimle ellerimi kaldırıp beni tutan kollara dokundum. Kalbim hala çılgın vuruşlarla dövüyordu göğüs kafesimi. “Katre. Katre iyi misin?” Aras’ın telaşlı sesi ruhuma sızdığında kasılan her hücrem gevşedi. Derin nefeslerle başımı kaldırdım. Bakışları endişeyle yüzümde gezinirken kapanmaya yüz tutmuş gözlerime değdi. Yavaşça gülümsedim. Biraz başım dönmüştü ama nedeni ona çarpmam değildi. Biraz önce yüklediğim altı kardeşime ait bilgi birikimiydi. Gerçi kokusu da başımı döndürmek için kafiydi. Elleri kollarımda aşağı yukarı gezindi. “Düşeceğinden korktum.” Kollarından biraz daha ayrılıp alayla gözlerimi devirdim. “Az kalsın beni düşürecektin zaten Aras.” Kaşlarını çattı ciddiyetle. Elleri bu sefer yüzüme çıktı. Çenemden çevirip sağ yanağımı ardından sol tarafımı dikkatle inceledi. Ben ne yaptığını anlamaya çalışırken farkında bile olmadığım gözyaşlarını sildi. Dudaklarında Erkan’ınkine benzeyen sevgi dolu bir tebessüm ışıldadı. İşte hikayem bundan ibaretti. O da bana Erkan ağabeyim nasıl bakıyorsa öyle bakıyordu. Yeniden dağılan içimi toparlamama fırsatım dahi yoktu. “Sana deminden beri sesleniyorum duymadın Katre.” Aras tedirginliğini üzerinden atmış keyifli bir sesle konuşmaya başladı. “Bir de üstüne üstlük geldin bana çarptın.” “Seni duymadım.” Gerçekten duymamıştım. Fazlası görmemiştim de. Düşüncelerime o kadar dalmış olmalıyım ki tamamen soyutlanmıştım. En yakınımdaki hastane koltuğuna çöktüm. Aras da yanıma oturdu hiç beklemeden. Onu bile fark edememiştim. Giderek kendimi korkutuyordum. Giderek beter oluyordu halim. Sürekli arada kalıyor, kendime ulaşamıyordum. En kötüsü oydu işte. Beni tanımıyordum artık. Diğerlerini anlamaya çalıştıkça kendimden uzaklaşıyordum. Sanırım iyi bir psikoloğa görünmeliydim. “Ne düşünüyordun öyle dalmış?” Sesinde meraktan çok garip bir huzursuzluk vardı. Gerginliğinin geri geldiğini hissettim. “Çok şey…” dedim pekte emin olamayarak. Tek kaşını kaldırıp bana doğru döndü. “Çok şeyin açılımı ne oluyor peki?” “Erkan bana kardeşlerinden bahsetti.” dedim usulca. “Hepsinden…” İçimi titreten bir gülümseme armağan etti bana. Ardından saçlarımı karıştırdı. “Her şey güzel olacak.” Gözlerimi bakmaktan korktuğum elalarına diktim. Büyük bir içtenlik vardı onlarda. Ama o kadar… Aras beni asla istediğim gibi görmeyecekti. Belki Kader’in hüznüydü üzerime çöken. Ya da Erol’un hayal kırıklığını taşıyordum derinlerimde. Bu halimin sebebi her neyse Aras’a dönüşüyordu içimde. Her yol ona bağlanıyordu yine. Hem de bu kez başkalarının da hislerinin ikliminde. “Olacak mı dersin?” diye mırıldandım. Bu ümitsiz çırpınışlarımın son demiydi. İnançla salladı başını. “Öyle umuyorum Katre.” Aras asla bana gelemezdi. Bu hastane dahi ona neler hatırlatıyordu kim bilir? Gelirken telaş içinde bunları düşünememiştim. Ama bu soğuk duvarlarda, uzun koridorlarda onun da ne anıları vardı. Babası burada ölmüştü. Annesi şu koridorlardan birinde delirme raddesine gelmişti. Yasemin… Kafamın içindekilerden kurtulmak için hızla salladım başımı. “Annem nasıl?” diye sordum bir şeylere tutunma çabası içinde. Yasemin kokusuna yakalanırsam kurtulmam imkansızdı. İçinden çıkamazdım. Arınamazdım. “İyi.” Aras arkasına yaslanıp ellerini bacaklarının üstüne bıraktı. “Hala uyuyor.” Kendimi güçlükle gülümsemeye zorladım. “Ondan uzak duramayacağımı anladım.” Bu sadece annem için geçerli olan bir şey değildi. Bu bilhassa Aras için de geçerliydi. Aslında en çok ondan kopmaya çalışıp en fazla ona yaklaşıyordum. Gözlerini kısıp gülümsedi. “Eve geleceksin değil mi?” Sessizliğimi soruyu anlamamama yordu.  “Yani yarın, hastaneden çıkınca…” Gitmek zorunda olduğumu biliyordum. Ama daha mühimi gitmeyi istiyordum. Orası benim evimdi. “Evet.” diye mırıldandım. “Hem yarın Erkan’lar da ziyarete gelmek istiyorlar.” Şaşkın bakışlarını yüzümde hissedince durakladım. Neden der gibiydi yüz ifadesi. “Sence erken değil mi?” “Birbirlerine alışmaları lazım Aras… Anlamıyorsun hiçbirini atamıyorum hayatımdan.” Dolan gözlerimi kaçırdım ondan. “Onların birbirlerini kabullenmeleri lazım… Benim ise hepsini…” Aslında beni anladığından emindim. Çünkü Aras beni mümkün mertebe anlamaya çalışmıştı. Gerçi dahası o beni benden daha iyi anlıyordu. Sadece büyük aşkımı göremiyordu. Belki de konduramıyordu. Hangisi daha kötüydü ki? Anlamaması mı, anlamazdan gelmesi mi? “Katre, düşüncelerinin yoğunluğundan boğulacak gibiyim.” diye isyan etti sonunda. “Gözlerinden taşıyor, ellerinden taşıyor. Her taraf karamsar fikirlerle doldu. Görmüyor musun?” Kendimi tutamayıp güldüm. “Saklamaya çalışırım.” Gözlerini devirip güldü benimle. “Pazartesi dönersin değil mi?” Şaşkın bakışlarımı görünce ani konu değişikliğine ayak uyduramadığımı anladı. “Provan var ya Pazartesi.” dedi kaşları çatılırken. “Evet.” Başımla onayladım. “Sabahtan çıkarım.” Aras alnını kaşıdı yavaşça. Göz ucuyla yüzüme baktı. Sanki ne tepki vereceğimi kestiremiyor gibiydi. Daha doğrusu benden bir tepki bekliyor gibiydi. “Tamam, ben bırakırım seni.” *** Beyazlara bürümüş oda kasvete boyuyordu ruhumu. Yeniden derince soluklandım. Annemin başucunda, onun saçlarını okşayarak gecenin sabaha dönmesini izliyordum. Yeni günün doğuşu… Güzelliklere gebedir gün, derdi İsa Kaptan. Hafifçe gülümsedim. Gittikçe aksi bir ihtiyara dönüşmeye çalıştığını düşünüyordu herkes. En çok Tuna… Gülümsemem büyürken annemin yorgun, kırık sesini duydum güçlükle. “Katre.” Hemen doğrulup yanına doğru yaklaştım. Güzel gözleri yaşlarla perdelenmiş, sesi atamadığı hıçkırıkla buğulanmıştı. Kirpiklerimdeki ıslaklıktan ağlamak üzere olduğumu biliyordum ben de. Eline uzandım hemen. Titreyen parmaklarını avcuma bastırıp sıktım. Ardından kaldırıp yanağıma dayadım. Onu ne kadar çok özlemiştim. İçinden çıkamadığım sorunlar boyunca nasıl da yanımda olmasını dilemiştim. Ötesi berisi yoktu. Yalandı. O benim annemdi işte. “Kızım.” dedi en içten ses tonuyla. O tek kelimenin barındırdığı anlam sesini bile titretti. Alnımı koluna kapatıp hıçkırdım. “Anne, affet beni.” Saçlarımın arasında dolanan parmaklar şefkat kokuyordu. Ilık ılık sevgi akıyordu onlardan bana. Annem yine her zamanki gibi kanayan yanlarıma merhem olmaya çalışıyordu. Onsuz ne kadar zordu. Onu yanımda hissetmeden başa çıkamıyordum hiçbir şeyle. “Öyle deme.” Fısıltısı güç işitiliyordu. Ama benim ruhumda yankılar buluyordu. “Asıl sen bizi affet yavrum. Böyle olsun…” Kesik hıçkırığı cümlesini bölerken parmaklarımı dudaklarına bastırdım. “Ne olur… Ne olur konuşmayalım.” İçimi çektim bir kez daha. “Ben, ben…” Diğer elimi kendi dudaklarıma bastırıp hıçkırdım. “O şeyleri söylemek istemediğimi biliyorsun anne. Öyle demek istememiştim.” Normalden daha beyaz görünen eli yanağıma değdi. “Biliyorum çocuğum. Ben seni tanıyorum.” Ondan bana akseden sevgi aramızı başka hiçbir şeye yer bırakmayacak kadar dolduruyordu. “Unuttun mu ben yetiştirdim seni? Nasıl bilmem Katre? Sen benim kızımsın.” Tuzlu damlalar ellerimize, yüzümüze karışırken başımı salladım. “Biliyorum.” dedim yavaşça, inançla. “Hep öyleydim. Öyle kalacağım da.” “Söylemek istedim.” diye başladı. “Doğru olduğunu düşündüğün şeyi yaptığına eminim.” Derin bir nefes aldım huzursuz sancılarım eşliğinde. “Ama en fazla beni düşündüğüne de eminim. Sen hep öyle yaptın. Kendinden çok beni düşündün.” Daha fazla dayanamadı. “Katre.” diye haykırdı. “İnsan evladını en üstün varlık gibi sever yavrum. Sen benim umudumdun. Seni gördüğüm ilk günden itibaren yaşama sevincimdin. Öyle güzel, öyle küçüktün ki hiçbir şeyi senden daha fazla sevemeyeceğimi düşümüştüm. Ben seninle yeniden yaşamaya başladım.” Gözlerimi kapattım. “Seni daha önce dinlemeliydim.” Güzel hatları yumuşak bir gülümsemeye ev sahipliği yaptı. “Haklıydın. Birden çok şey öğrenmiştin. Öfkeliydin, ama en çok kırgındın çocuğum. Seni suçlamadım. Ben sana kızmadım, kırılmadım da.” Ellerimi tuttu sıkıca. “Ama bir konuda yanılıyordun. Sen benim kızımsın derken yalan söylemiyordum Katre. Evet, ben doğurmadım belki ama sen benim kızımsın.” Başımı salladım yeniden. “Biliyorum.” Yüzünü buruşturdu yavaşça. Ardından hemen toparlandı. Acı çekmiş olmalıydı. Hala çekiyor da olabilirdi. Birden büyük bir endişeye kapıldım. “Anne iyi misin?” “İyiyim çocuğum. Neden iyi olmayacakmışım?” Yastığını düzelttim. Üstünü örttüm dikkatle. “Beni çok korkuttun.” Gülümsemesi yüzüne yayılırken yanağımı okşadı. “Ah be çocuğum… Seni bu halde bırakıp nasıl giderim? Bak şu odaya…” Beyaz oda daha sevimsiz geldi gözüme. “Bütün bu mücadelemin sebebi sensin ya.” “O zaman daha çok savaşacaksın demektir.” Karşılıklı güldük. “Müzikal haberine çok sevindim Katre.” Kaşlarımı kaldırıp keyiflenen yüzüne baktım. Yüzüme sevgiyle bakmaya devam ediyordu. “Sonunda başka bir şeylere odaklanmaya başlaman ne kadar güzel.” İmasıyla bakışlarımı kaçırdım. “Soner öyle bir teklifle gelmişti.” dedim, “Ben de reddedemedim.” Aslında ona ben söylemek isterdim ama biri hemen yetiştirmiş. “Geçen gün Levent söyledi.” “Ben söylemek isterdim.” diye itiraf ettim başımı kaldırmadan. “Hem bu konuda ne düşündüğün de önemli benim için.” “Yüzüme bak…” Huzur kırıntılarıyla renklenmiş sesi en dinlendirici müzik gibiydi. Dediğini yaptım. “Senin için çok güzel olacak bu iş.” Gülümseyerek salladım başımı. Ardından kaşlarım düştü yeniden gözlerimin üstüne. “Ama İzmir’de kalmam gerekiyor.” Annem başını tavana doğru çevirip düşündü. “Biliyorum.” dedi sonunda. “Ben de gelirim seninle.” Bana dönüp soran gözlerle baktı. “Yani sen de…” “Tabi ki çok isterim.” diye atıldım. Yalnızlıktan nasıl korktuğumu, çekindiğimi biliyordu. Ona söylemem gereken başka bir şey de vardı. “Yarın.” diye başladım bunun onu fazla etkilemeyeceğini umarak. “Erkan’lar yani Erkan ağabeyim… Ona ne diyeceğimi bilmiyorum. Ama yarın seni ziyarete gelmek istiyorlar.” Derin bir nefes alıp verdim. “Eve.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE