Golha

4470 Kelimeler
Aslında  hazin bir öyküdür bu  anlatmaya yakışmaz sesiniz  yanımdaki bütün sandalyeler boş,  alabilirsiniz.  Oturunuz.  . Burkuldum ve ağladım  kırmızı bir danstı her şey, oynadım.  tenim ve ellerim yoktu  kimse görmedi.  Kimse görmedi, saçlarım uzamadı yıllardır. Birhan Keskin Nefesimi tutup perdeli gözlerle baktım yıllarımı eskittiğim, çocukluğumu harcadığım eve. Ben arkamı dönüp giderken, onu anılarımın mezarına gömmek isterken her şeyin değişeceğini sanmıştım. Değişim bacaklarımı titretse de, içime kıymık gibi saplansa da doğru olduğuna inanmıştım. Bir kapıyı kapatacak, bir perdeyi çekecektim. Bir başka yola ardıma bakmadan çıkacak, bir devri nihayete erdirecektim. Korkuyordum ama doğrusunun da bu olduğuna inanıyordum. En azından inanmıştım. Değişebilir sanmıştım. Oysa şimdi, geride kalanların aynılığı yoruyordu gözlerimi. Her şey bıraktığım gibiydi. Ne bir eksik ne de fazla… Tek taş oynamamış, tek yaprak düşmemiş gibi. Hiç mevsim değişmemiş, gece asla çökmemiş gibi. Güneş doğmamış gibi. Ya da biri hiç gitmemiş gibi. Eksiklik duygusu barındıran tek bir ayrıntı bile seçilmiyor bu çoklukta. Hiç birinin yokluğunda üzülmüş gibi durmuyordu. Dahası yokluğunu hissetmiş gibi bile durmuyordu. Halbuki ben gitmiştim haftalar önce. En azından bu bahçe tutmuş olmalıydı matemimi. Hiç olmazsa meyvelerini cömertçe üzerime eğen şu ağaç hissetmiş olmalıydı yokluğumu. Dünyadan bihabermişçesine sallanan hamak sormuş olmalıydı gidişimin nedenini. Gökyüzü hiç değilse bir defa ağlamalıydı arkamdan. Su gibi git dön dermiş gibi. Bir şeyler olmuş olmalıydı. Kimse mi üzülmemişti ardımdan? Yoluma hiç mi bakılmamıştı? Bunları düşünmek istemiyordum. Ki yapmamalıydım da. Ama engel olamıyordum kendime, içimden akıp taşanları durduramıyordum. Set çekemiyordum coşkun hislerime. İhtimaller dahi içimi parçalıyor, varlığımı dağıtıyordu. Kül rengine boyanıyordu umut mavisi düşlerim. Derin bir yangın kalbimde başlıyor bütün bedenime yayılıyordu. Ateşi harlandıkça daha fazla yitiyordum ruhumun ıssız çöllerinde. Yeniden karamsarlığa sürükleniyordum. Ben ki onların hasretini kalbimde saklayarak taşımıştım dakikaları yeni güne. Gözlerime açtığım an burası düşmüştü zihnimin yağmur yoksunu mevsimlerine. “Hemen gidiyormuşsun, Katre’cik.” Tuna’nın hemen arkamdan gelen yorgun sesine gülümsedim. Dışarıdan yeni gelmişti ve hemen sandalyemin arkasında duruyordu. “Yarın resmen işbaşı yapıyorum.” Arkama yaslandım. “Belki yakında sen gelirsin İzmir’e. Beni izlemeye.” Hafif bir kahkahayla sarsıldı omuzları. Karşımdaki sandalyeye geçip oturdu. “Senin için çok seviniyorum.” Gözlerinden koyu gölgeler geçti. “Ama uzakta olacak olman.” Yüzünü buruşturdu. “Çok kötü.” “Yine gelirim Tuna. Güney Afrika’ya gitmiyorum.” Masadaki bardağı alıp içindeki suyu üzerime sıçrattı. “Zevzeklik yapma, utanmaz seni. Ciddi bir şey konuşuyorum burada.” Gülümsemem büyürken omuz silktim. “Sen ve ciddi konuşmak.” Kollarımı birleştirip kaşlarımı kaldırdım. “Ne yazık inandırıcı gelmiyor pek. Hem sen yapınca oluyor ben neden yapamıyorum?” Başparmağını çenesinin altına işaret parmağını da kulağının yanına dayayıp düşündü. “Bence Soner sana yaramamış.” dedi ardından akla hayale gelmeyecek bir buluş yapmış gibi. Önce şaşkınlıkla ona baktıktan sonra kendimi tutamayıp omuzlarım sarsılarak bir kahkaha attım. “Yine ne saçmalıyorsun?” Omuz silkti. “Böyle onun garip huylarını kapmaya başlamışsın. Ki daha çok vakit geçirmeye başlamadınız bile. Oho provalarınızı falan düşünemiyorum. Soner ekstra gibi dolanacaksın etrafta sanırım. Soner’in kötü bir kopyası gibi.” Yeniden yüzünü buruşturdu. “Aras bu durumdan hiç hoşlanmayacak.” İmayla kaşlarını kaldırıp sırıttı. Gözlerimi devirdim. “Ne ilgisi var şimdi?” Ben bilmem dercesine omuzlarını kaldırdı. “Soner’i bu aralar pek sevmiyor da ondan. Senin de ona benzemenden hoşlanmayacaktır.” Sesinde öyle tuhaf bir tını vardı ki dikkatle ona bakmama neden oldu. Gözlerinde yıldızlar parlayıp sönüyordu. Tek kaşımı kaldırıp parmaklarımı büktüm. Aynı zamanda elimi uzatıp Tuna’nın imalı gülümsemesini dağıtmak istiyordum. Aklıma böyle şeyler sokmasın istiyordum. Çünkü çok saçmaydı. Çünkü oluru dahi yoktu. Tuna kendi kendini bir şeylere inandırmıştı ve peşinden gidiyordu. Ama hataydı, anlamıyordu. Zaten inanmaya can atıyordu ruhum. Bir hayalin peşine takılıp gidesi vardı ezelden. Zaten o kadar zor tutuyordum ki, o kadar güçtü ki onu engellemek. Bir de birisi böyle yaptığı zaman her şey daha da güçleşiyordu. “İkisi iyi anlaşıyor bence.” dedim kendim de pek inanamayarak. Tuna başını iki yana sallayarak güldü. “Ciddi misin, şaka mı yapıyorsun?” “Son gördüğümde iyilerdi.” “Evet, en son yanınızdan geldiğinde kafasından duman çıkıyordu. Ben de neden diye merak etmiştim. Demek çok iyi anlaştıkları içinmiş. Bak gördün mü kerataları?” Alt dudağımı sarkıttım. “Sinirliydi o gün ama Soner yüzünden değil Tuna. Yanlış anlamışsındır.” Kaşlarını kaldırıp kollarını birleştirdi. “Yok ya, Allah Allah. Ne yüzdenmiş peki?” Koluna vurup ofladım. Resmen alay ediyordu benimle. Alacağın olsun Tuna. Ama yine de kaçak dövüşmek hoşuma gitmiyordu. Dürüst olmak gerekirse ona yalan söylemekte istemiyordum. “Müzikali duyunca delirdi biraz.” dedim somurtarak. Erkan’ın da yüzü düşmüştü haber verdiğimde. Tuna başını geri atıp uzun bir kahkaha attı. Bu komik bir şey değildi ki. Kötü bir şeydi. “Of Katre ya.” Kahkahalarının gürültüsünden cümleleri pek anlaşılmıyordu. Ama o yine de ısrarla konuşmaya devam ediyordu. Kaşlarımı gözlerimin üzerine indirip anlamaya çalıştım. “Ne dediğin anlaşılmıyor.” diye haykırdım. O da karnını tutarak başını salladı. “Tamam, tamam bitti.” Derin bir nefes alıp yavaşça verdi. Tek eliyle gözlerini sildi. Bu kadar komik olan neydi acaba? Yapmacık bir tavırla gülümsedim. “Çok komikti değil mi?” Kaçırmaya çalıştığım başıma uzanıp saçlarımı karıştırdı. Eline vurdum sertçe. Bu hareketten pek hoşlandığım söylenemezdi. Birincisi saçım bozuluyordu. İkinci ise kendimi küçük bir kız gibi hissetmeme neden oluyordu. Tuna nadir yapardı zaten. Ki ben de ona engel oluyordum. Ama Aras’a bir türlü karşı duramıyordum. O saçımı karıştırmak istediği zaman, saçlarımı parmaklarından ayırmak gelmiyordu içimden. Onu seviyordum işte. Ah hayır, Aras ruhumda bir yerlere demir atmıştı aslında. Öyle derine saplanmıştı ki çapası çıkarmaya çalışmak beni parçalayıp yok etmekle eş değerdi. Giderse yanında ruhumu da götürürdü. Tuna başını salladı. “Mantığın eğlenceliydi.” Tek kaşımı kaldırdım yavaşça. Tamamen bana dönüp oturdu. Yüzünde anlaşılmaz bir heyecan, gözlerinde neşeli parıltılar vardı. Ay ışığının vurduğu saçları rüzgarla dans ediyordu. Tuna da bambaşka bir hal, aşırı bir pozitif enerji vardı. Öyle ki buharlar yayıyor gibiydi. Acaba aşık mı olmuştu? “Müzikali duyunca öfkelenmiş diyelim. Yani bu…” “Öfkelenmedi Tuna. Deli bir adam gibi davrandı.” diye düzelttim sözünü keserek. Tuna yeniden sırıttı. “İki dakika sabret de sözümü kesme.” Elini omzuma attı. “Neden müzikal bir düşünelim. Dur ya da bu senin fevkalade gösterinin Soner’le ilgisini bulalım.” Keyifli bir kahkaha attı. “Ben olsam ben de kıskanırdım.” İki elini bana doğru kaldırdı. Gözlerinde ışıklar dans etmeye başladı. Durumumdan ne kadar keyif aldığını, nasıl eğlendiğini görebiliyordum. Asla! Ah hayır, Tuna sadece saçmalıyordu. Çünkü Aras zaten kıskanmazdı. Çünkü bunun için sebebi bile yoktu. Tabi ki öyleydi. Aklımın karışması bile saçmaydı, delilikti. Kendimi boş yere bulanıklığa sürüklüyordum. Hepsi de yanımda hala sırıtan Tuna yüzündendi. “Zaten kıskanıyorsun.” dedim kendine gelmek için çabalayan sesimle. Ufak bir kahkaha attı. “Belki ben de sahnede olmak istiyorum.” Gözlerimi devirdim. Dudaklarımın kıyısına da zorlukla görünen bir tebessüm oturdu. “Ne yapacaksın sahnede? Dans etmeye çalışma, kendi ayağına takılıp düşersin. Şarkı desen, sen bile kendi sesine tahammül edemiyorsun. Enstrüman gibi bir uğraşın hiçbir zaman olmadı.” Alnımı kaşıdım gevşek hareketlerle. “Ne yapmayı planlıyorsun peki?” Burnumu parmaklarının arasına kıstırıp sıktı. “Ukala.” Omuz silkip daha çok güldüm. “Ama Aras sahnede olsun istersin değil mi?” Kaşlarını kaldırıp sahte bir merakla yüzüme baktı. Bakışlarındaki alay kırıntıları çok gerilerde kalmış, yerlerini keyfin yanında huzur almıştı. “Hem o da ister bence. Hem sahneleri özlemiştir hem de seni o gösterişli sahnede Soner’le yalnız bırakmak istemez.” Başını eğip küçük bir kahkaha attı. Derin bir nefes aldım. Hala aynı şeyi yapmaya devam ediyordu. Bu konu dalga geçilecek bir şey değildi ki. Ben zaten biliyordum ihtimallerimin kısırlığını. Zaten deniyordum olmayacak düşlerimin kırıklarını toplamayı. Hayallerimi bile karanlık gecelerin bağrı yanık göğsüne gömmüştüm bana asırlar gibi gelen zamanlarda. Omzumu çekip elini düşürdüm. “Anlaşıldı bugün seninle konuşulmayacak.” Küskün gözlerle ayağa kalktım. Ben onu orada bırakıp içeri girerken Tuna hala karanlık gecede, ıssız bahçe sandalyesinde gözünden yaş gelene kadar gülüyordu. Belki de ona söylemek büyük bir hata olmuştu. Evin tanıdık kokusu aniden beni sararken derin nefesler aldım. Aras kapıda karşıma geçip bahçeye doğru baktı. Ellerini beline koydu yüzündeki düşünceli ifadeyi kaybetmeden. “Tuna orada ne yapıyor?” Başımı çevirip baktığı tarafa kaydırdım gözlerimi. Tuna hala gülmekle meşguldü. Buradan böyle bakınca kendi kendine gülen tuhaf biri gibi görünüyordu. “Kendine fıkra anlatıp gülüyordur belki.” dedim bakışlarımdaki her şeyi ondan gizlemeye çalışırken. Aras yüzünü buruşturdu. “Ne zamandır böyle şeyler yapıyor?” diye sordu yüzünde ima yüklü bir tebessüm peyda olurken. Alt dudağını ısırıp güldü. Kendimi tutamayıp güldüm ben de. O da bana baktı. Gözlerini kısıp gülümsedi. “Fırat aradı bugün.” dedi halinden ummayacağım kadar sıcak bir sesle. “Yarın o da gelecek.” Başımı salladım. “Zaten bizim de konuşacaklarımız vardı.” O orada öylece dururken bile kendimden korkacak kadar şiddetli duygularla seviyordum onu. Yüzüne dokunmak istiyordum. Bu arzu o kadar şiddetliydi ki kaburgalarımı parçalayabilirdi. İç geçirdim. Ama sanırım bunu biraz fazla yüksek sesle yapmıştım. Aras kaşlarını çatıp dikkatle bana baktı. “İyi misin?” Vücudumdaki bütün kan yanaklarıma yürürken dudaklarımı gerip gülümsedim. Bana öyle çok direndiler ki adeta fiziksel acı hissettim. “Evet, biraz yoruldum sanırım.” Başını kaldırıp duvarda sallanan saate baktı. “Geç oldu zaten. Hadi sen git yat. Ben de şu dışardaki deliye bir bakayım.” Kaşlarını kaldırıp Tuna’ya baktı. “Bir insan ne kadar uzun süre kendine fıkra anlatıp gülebilir ki. Bu çocuğun sonunu iyi göremiyorum.” O bahçeye doğru yürürken yerimden kıpırdayamadım. Arkasından bakarken içimde bir şey, kötü bir kıpırtı, meraklı bir yan beni durmadan dürtüyordu. Sonunda o dürtüye kayıtsız kalamadım. “Aras.” Bahçe kapısının önünde durdu. Arkasını dönüp bana baktı. Ela gözleri hakiki bir merakla parıldadı. “Sizin Soner’le aranızda bir sorun mu var?” Tam manasıyla aptallıktı yaptığım. Ama kendime engel olamamıştım işte. Gözlerinden geçen koyu gölgeler çarçabuk silindi. Güzel bir tebessümle başını eğdi. “Hayır, bunu da nereden çıkardın?” Başımı salladım usulca. “Hiç. Yalnızca geçen gün öyle gibiydi. Ne biliyim. İkinizin arasında bir sorun varmış gibi hissettim.” Susmam gerekmiyor muydu? Derhal susmalıydım. “Yani öyle görünüyordu. Çok gergin bir hal vardı sanki üzerinizde. Ya da bana öyle gelmiş olabilir.” Dişlerimi sıkıca birbirine bastırdım. Susmak bu kadar zor bir şey olmasa gerekti. Aras yüzündeki gülümseme büyürken saçlarını karıştırdı. “Soner tablosuna düşkünmüş herhalde.” Dedi yavaşça, göz kırparak. “Ben de çok düşkünümdür. Mesele bundan ibaret.” *** Gözlerimi daha sıkı kapatıp yüzüme vuran ışığa arkamı döndüm. Aynı anda bir el saçlarımdan çekiştirmeye başladı. Kolumu savurup onu uzaklaştırmayı denedim. Sonunda uğraşmayı bırakıp huysuz bir şekilde ofladım. “Uyumak istiyorum.” diye mırıldandım. “Sabah oldu ama.” Göz kapaklarımı güçlükle kaldırıp Müge’nin dinlenmiş yüzüne baktım. Sabah güneşi gözlerinin içinde parlıyordu. Dudaklarında sevimli bir gülümseme vardı. Kollarını birleştirip göz kırptı. “Bugün büyük gün.” Başımı yastığın altına soktum onu umursamadan. “Tavuk gibi erkenden yattığın için uykunu aldın tabi. Biz hem geç geldik, üstüne de yetmezmiş gibi Tuna’nın saçmalıkları aklımı karıştırıp durdu bütün gece.” İç çekip gözlerimi kapadım. “İnsaf et Müge, sabaha karşı uyudum.” Yastığımı çekip söylenmeye başladı. “Ne yapayım Katre’cim. Hemen Erkan’ları arayıp gelmeyin Katre uyanamıyor derim. Sonra Levent kontrole gelince onu geri gönderirim. Hatta istersen evdeki herkesi de postalayayım. Sen de uykunu alana kadar uyu. Nasıl fikir?” Yüzümü buruşturup doğruldum. Müge yanı başımda alayla bana bakıyordu. “Tamam uyandım. Mutlu oldun mu?” “Evet.” “Hayır, anlamıyorum neden sürekli seni tepeme dikiyorlar ki?” Elini çenesine dayayıp düşünür gibi yaptı. “Başka kimse seni uyandıramıyor da ondan galiba.” Ayakucuma bıraktığı yastığı alıp kafasına vurdum. “Kesin ondandır. İyi tamam in geliyorum ben de.” Gülerek ayağa kalktı. “Bekletme bizi Katre. Zaten Aras’la Tuna erkenden çıktı.” Kaşlarım benden habersiz havalanırken merakla yüzüne diktim gözlerimi. “Nereye gitmişler?” Saat daha anca sekiz olmuştu. Bu ikisi sabahın bir köründe nereye giderdi ki o zaman? Alt dudağını ezip güldü. “Of çocuğum hadi kalk aşağı in. Orada sorup öğrenirsin. Daha bir dünya işimiz var.” Arkasından şaşkınlıkla bakakaldım. Derin bir nefes alıp yataktan çıktım. Evet, uzun bir gün olacaktı. Yorucu olacaktı. Muhakkak duygu karmaşam üst düzeye tırmanacaktı. Ama güçlü olmak zorundaydım. Hayatımı yoluna koymam artık buna bağlıydı. Üzerimi giyinip aşağı indim. Annem salondaki kanepeye uzanmış televizyon izliyordu. Derya teyze de yanında ona bir şeyler anlatmakla meşguldü. Seslerini duyamıyordum fakat annemin yüzündeki ifadeden hoş şeyler olmadığını anlayabiliyordum. “Günaydın güzelim.” Arkama döndüğümde Dicle ablayla burun buruna geldim. “Günaydın ablacım. Nasılsın?” Kolumu okşayıp güldü. “İdare ediyoruz işte Katre. Gelsene içeri.” Arkasından yürürken garip bir tedirginlik duyuyordum. “Günaydın.” dedim salondakilere titremeye can atan sesimin en gür notasında. Annem başını kaldırıp sevgi taşan bakışlarını yüzümde gezdirdi. “Günaydın evladım. İyi uyumamış gibisin.” “Yerini mi yadırgadın yoksa?” Derya teyzem gözlerini kırpıştırıp güldü. Annem ona kötü bakışlar attı gizlice. “Neden yadırgasın canım. İki gün yatmadı diye hemen yadırgayacak hali yok ya Derya.” Annemin yanına oturup elini tuttum. “Yok, kabus gördüm.” Annem aslında ona çıkışmamıştı. Ya da bana öyle geliyordu. Ama Deryam teyzem alınmış gibi dudak büktü. İkisi arasındaki garip bakışma devam etti. Dicle abla yanıma oturup kaşlarını kaldırdı. “Bizimkiler yoldaymış. Aniden çıkıp bir yerlere gidiyorlar. Sonra biz geliyoruz diye arıyorlar.” diye söylendi. “Hayır, biz gittiklerini bile bilmiyorduk ki zaten. Tuna da tutturdu abla börek yap diye.” Başını iki yana sallayıp gülümsedi. Müge omuzları titreyerek güldü. “Sizin ailenin erkekleri bir tuhaf.” “Dicle, ben ilaçlarımı içmeyi unuttum.” Derya teyzem yüzünü buruşturdu. “Hay aksi, aklımdan çıkıvermiş. Bir getiriver kızım.” “Mutfakta yoktu. Nereye koydun ki? Söyle de hemen bakayım, börek yanacak.” Derya teyzem gözlerini kısıp düşündü. “A dün akşam Aras’taydı. Aldı getirdi ya. Odasına götürdü herhalde, bir alıver.” Dicle abla bir annesine bir mutfağa baktı. “Ne işi var senin ilacının Aras’ın odasında anne ya? Böreğim yanar inip çıkana kadar.” diye söylendi. “Müge’cim sen getirir misin, güzelim?” Müge başını sallayıp ayaklanırken Dicle abla çoktan mutfağa doğru gitmişti bile. Derya teyzem Müge’ye bakıp gülümsedi. “Tansiyon aletim de bahçede kaldı. Sen alıver kızım.” Ardından bana çevirdi gözlerini. “Katre sen de ilaçları getiriver yavrum.” Yavaşça yutkunup başımı salladım. Merdivenler gözümde gitgide büyürken kendimi telkin etmeye çalışıyordum. Odanın kapısına geldiğimde hiçbir şey düşünmeye fırsat vermeden kapıyı açıp kendimi içeri attım. Odaya girdiğimde kokuyu içime çektim derin soluklarla. Bütün oda Aras kokuyordu. Açılmamış perdeler odaya loş bir hava katıyor, kalbimi daha farklı heyecanlarla çarptırıyordu. El sürülmemiş dağınıklığa gülümsedim. Bazı şeyler hiç değişmiyordu ve değişimin her türlüsünden yorulmuş biri için bu rahatlatıcı olmalıydı. Eğer o kişi ben olmasaydım. Saçlarımı düzeltip sırtımı dikleştirdim. Tedirgin olmam için hiçbir sebep yoktu. Çünkü daha önce de defalarca girmiştim ben bu odaya. Ama nedense bu kez geri geri giden ayaklarım engel oluyordu bana. Huzursuzca çattım kaşlarımı. Sadece Derya teyzenin ilaçlarını alıp çıkacaktım zaten. Hayır, bu kadar büyütmem hiç mantıklı değildi. Belki de kalbimin göğüs kafesimi dövmesinin nedeni bu denli yoğun olan kokuydu. Ya da gözlerim yatağa her kaydığında kafamda dolanan tilkiler? Acaba geceleri başını yatağa koyduğunda o da beni… Hayır, tabi ki hayır… Benim onu düşünmem doğaldı, o neden beni düşünsün ki? Derin bir nefes daha aldım. Bütün düşünceleri, korkuları, hüzünleri gerilere itip yatağa doğru ilerledim. Etrafa bakındım dikkatle. Elinde ilaçlarla çıktıysa muhtemelen şifonyerin üstüne bırakmış olmalıydı. Başı isyana kalkmış poşeti gördüğümde yanılmadığımı anlayarak gülümsedim. Derya teyzenin almazsa duramadığı ilaç poşetini kavrayıp kaldırdım. Tam geri dönmek üzereyken dudaklarımdaki tebessüm gafil avlandı. Şaşkınlığın, hayır, kederin keskin çizgileriyle kaplanan suretim bakmak istemeyeceğim kadar yitik olmalıydı. Aras’ın başucundaki şifonyerin üstünde, yani her gün ve her gece en yakınında duran oydu. Yine o, daima o… Dolan gözlerimi sertçe kuruladım. Hırpalar gibi, çıkarmayı arzular gibi… Farklı olabileceğini hangi akla hizmet düşünmüştüm ki? İşin aslı düşünmemiştim de. İki gün onu konuşmadı diye unutmuş sayılmazdı ki. Yasemin onda bitti demek değildi bu. Ama sanırım ben farklı olmasını ummuştum. Yalnızca bir umut ışığı yeşermişti içimde. İşte şimdi o da sonsuz karanlığına gömülüyordu sürekli ivmelenen bir hızla. İçimi deliyordu yeniden parıltısı. Boynuma bir halka geçiyordu. Nefeslerim bıçakla kesiliyordu sanki, nefeslerim çürüyordu. Orada, karşımda Yasemin bana gülümsüyordu. Hiç bitmeyen, solmayan o tebessümüyle. Bana sonbaharı, uçurumu hatırlatan tebessümüyle. Aras’ın aşık olduğu o tebessümle durmadan gülümsüyordu. Hep hatırladığım gibi. Onun hep hatırlamak istediği gibi. Elinde nikah defteri, yanında tek hayalim. Aras başını eğip onun saçlarına yaslamıştı ve Yasemin gözlerinin içine kadar, ruhunun derinine kadar işleyerek gülüyordu. Ve o melun fotoğrafın üzerinde Aras’ı ona bağlayan en sağlam parça acımasızca parıldıyordu. Onun alyansı… İçinde Yasemin yazan o halkası… O günün en mühim nişanı. O günü nasıl unutabilirdim? O gün siyah bir elbisenin içinde cenazemi kaldırmışlardı. 2013 / Ağustos Acım göğüs kafesimin bitiminde; o en küçük, en güçsüz kemiğin ucunda, yok olmaya, hiç olmaya mahkum kimsesiz bir esir gibi dururken, acım solarken içimde, gözlerime biriken damlaları dudaklarımda ağırladım. Ruhumu kanatırcasına ömrümü tükettiğim gecelerden armağan gözyaşlarım başucumda duruyordu hala. İçim dar geliyordu içimi taşımaya. Gün ağarırken penceremde varlığımın kimsesizliğini koyacak yer bulamıyordum. Bedenimdeki kuraklığı dindirecek yaş bulamıyordum. O kadar solmuştum ki Allah’ım, kendimi yeniden yeşillendirecek mevsim bulamıyordum kainatta. O denli bitmiştim ki bir çiçeğe bile kem gözle bakamıyordum. İçimden çıkıp dışıma sevgi veremiyordum. Kendimden geçip ona notalar dizemiyordum. Susamıyordum, Allah’ım. O yokken ne konuşabiliyor ne susabiliyordum. Aras gelmedikçe su içmeye bile takat bulamıyordum. Şimdi o ebediyen giderken, dönmemek üzere koşarken benden ırak bir yangına, gönül yangınına, nasıl hiçbir şey olmamış gibi arkasından bakardım? Bir damla gözyaşı dökmeden, içime damlarken kanlı yaşlarım nasıl susardım? Kelama gücüm yetmezdi belki, lakin bakışlarımdan nasıl silerdim acısını? Onsuzluğun sızısı göğüs kafesimde nişan gibi dururken kime derdimi yansam anlamazdı, Allah’ım. Eller derdime çare olmaktan uzaktı. “Katre.” Annem odaya girip kapıyı yavaşça kapattı. Yüzünde yorgun, bitmiş ama heyecanlı bir ifade vardı. Yüzünde bundan sonra herkesinkinde göreceğim o sevinçli gölgeler kol geziyordu durmaksızın. Bugün herkes mutluydu. Hayatımda olan her birey, hepsi tek tek, birbirleriyle yarışırcasına mesuttu bugün. Hayal dünyasına adımlar izleyeceklerdi bugün. Benim hayallerimden uzak hayallerin gerçek olmasını göreceklerdi. Beni öldüre öldüre vuku bulmasını. Aşkımın tek öznesinin kalbime basa basa başkasına gittiğini göreceklerdi bugün. Elbiseme bakıp kaşlarını çattı annem hafifçe. “Bu ne böyle yasta gibi çocuğum?” diye söylendi. “Keşke şöyle renkli bir elbise alsaydın. Kırmızı falan belki ya da yeşil… Yeşil sana çok yakışır.” Kendimi yutkunmaya, isyanımı yutmaya zorladım. Dudaklarımı aralamaya kalksam bir asra yetecek kadar haykırarak ağlardım. Aralanacak olsa dudaklarım bir ömrü yasa boğacak kadar hıçkırır duramazdım. Derin bir nefes almaya çalıştım, ciğerlerimin sitemini umursamadım. “Bunu sevdim.” diye mırıldandım hafifçe. Onu çok sevdim ben anne. Çok sevdim. Ölür gibi sevdim. Bugünü görmeden ölsem gam yemezdim. Ama dünya gözüyle mutlu olduğunu görmeden ölemedim. Elbisemi yeniden dikkatle süzüp başını salladı. “Bu da çok yakışmış güzel kızım benim.” Elini yanağıma dayayıp hafifçe okşadı. “Ama seni çok solgun göstermiş.” Gülümsemek istedim ama beceremedim. Elimden gelmedi. Saçlarımı bozmaktan korkarak hafifçe okşadı annem. “Böyle mutsuz gibi durma Katre. Bak misafirler gelmeye başladı. İn sen de aşağı.” Başımı salladım birkaç dakika daha yalnız kalabilmek için. Bir an önce. Ağlamaya başlamadan önce. Annem kapının önünde durup çıkmadan önce yeniden bana döndü. “Biraz da gülümse aşağıda kızım.” Ah anne, insan kendi cenazesine giderken nasıl gülebilir? İnsan öleceğini bile bile nasıl mesut görünebilir? Darağacına yürüyor gibi hissediyordum kendimi. Giyotine mahkum edilmiş tutsak bir kraliçe gibi. Vazgeçilmiş, ötelenmiş, hor görülmüş bir kraliçe. Esaretine gönüllü… Esir edenine vurgun… Ölümüne mahkum… Aynada suretimin ıssızlığına aldırmadan saçlarımı düzelttim. Rujumu tazeledim yavaşça. Yüzüme iki ucundan tutturulmuş ödünç bir tebessüm oturttum. Ölüyordum, Allah’ım. İçimin sancısıyla yere kapaklanacak gibi oluyordum. Kaburgalarım sızlıyordu. Tüm kemiklerim dökülecekmiş gibi ağrıyordu. Kapıya doğru yürüyüp usulca kolu çevirdim. Bu koridor, bu uzun koridor, hiç böylesi bir acıya, böyle bir yangına, bu denli koyu bir isyana tanık olmuş muydu bilemiyordum. Hiç kimse benim kadar tükenerek geçmiş miydi buradan? Sanmıyordum. Salona girip Tuna’nın yanına doğru yürüdüm. Yüzünde mesut bir tebessümle, gözleri ışıldayarak kolunu omzuma attı. “Aras’ın ablasından ve abisinden önce evleniyor olması çok eğlenceli değil mi, sizce de?” Müge mavi elbisesinin içinde, teninin rengini mükemmel gösteren, yüzüne çok yakışan, onu gerçek değilmiş gibi gösteren elbisesinin içinde yavaşça gülümsedi. “Açıkçası ben beklemezdim.” dedi yavaşça, “Ben asıl senden beklerdim Tuna’cım.” Yanıma doğru seğirtip parmaklarını parmaklarımdan geçirdi. Sanki ayakta zor durduğumu, her an yıkılacak, her an yere kapaklanacak gibi olduğumu hissetmişti. Tabi ki hissetmişti. Muhakkak gözlerimdeki cam kırıklarını, gözlerimdeki ince ve keskin bıçağı, gözlerimdeki sırat köprüsünü görüyordu. Muhakkak ki ruhumun son dakikalarını yaşadığını seziyordu. Can simidiymişçesine tutundum parmaklarına. Tuna başını sallayarak gülerken söylendi. “Ben evlilik olayına karşıyım, biliyorsun. Aras’tan da beklemezdim ama artık nasıl aşık olduysa, nasıl delice sevdiyse her şeyi bir kenara bırakıp birden evlenmeye karar verdi. Adam delirdi sanırım aşkından. Ben de öyle seveceğim birini bulursam bir daha düşüneceğim hatrın için.” Gözlerim doluyordu. Yaşlarım dışarı süzülemediğinden içime içime akıyordu. Göğüs kafesim okyanusa dönmüştü. Tuzlu damlalar içimdeki tüm yaraları yakıyor, hepsini daha çok açıyor ve kanatıyordu. Kemiklerim içimdeki okyanusa dökülüyordu. Yarama tuz basar gibi basıyordum gözyaşlarımı. Yaralarım bile ağlıyordu. Sahiden onu böyle mi sevmişti? Severek delirmiş miydi? Müge beni ondan ayırarak kendine doğru çekti. Yüzünde her an ağlayacak gibi bir ifade vardı. “Sen sağdıç değil misin, Tuna? Yapacak bir şeylerin yok mu? Baksana gidip, belki sana ihtiyaçları vardır.” Omuz silkip ellerini cebine soktu Tuna. “Fırat orada şimdi. O yüzden gitmek istemiyorum.” “O zaman git annenlere falan bak sen de. Belki oğlu evleniyor diye mutsuzdur kadın. Belki kaynana olmak istemiyor.” Tuna annesine doğru bakıp bize döndü. “Annem mi?” Müge’nin söylediği şeyin ne kadar anlamsız ve yanlış olduğunu üçümüz de biliyorduk. Derya teyze Yasemin’i o kadar çok sevip benimsemişti ki kalbime hançer gibi saplanmıştı. Hep daha derine inecek şekilde yerleşmişti kalbime. “Annem Yasemin’i benden çok seviyor be. Neden üzülsün?” Müge oflayarak gözlerini devirdi. Tuna’yı itti. “Ay git işte Tuna. Bir şey konuşacağım Katre’yle.” İkimize yüzünü buruşturup annem ve Derya teyzelerin olduğu tarafa doğru yürümeye başladı Tuna. Annem de ona doğru baktığımı görüp gülümsedi. Başımı eğip tebessüme zorladım ben de kendimi. Müge elimi sıkıp ona bakmamı istedi. Gözlerini yüzümde gezdirdi hüzünle. Boşta kalan eliyle önüme düşen saçlarımı düzeltip gülümsemeye çalıştı. “Katre.” diye mırıldandı. Keşke yapmasaydı. Gözlerim delice bir hızla dolarken bütün bedenim titremeye başladı. Kendimi sıkarak durdurmak istedim bu amansız titreyişi. Müge elini sırtıma koyup beni bedenine bastırdı. Ağlamaya başlamamak için gözlerimi tavana diktim. Dişlerimi alt dudağıma geçirdim sertçe. “Ölüyorum, Müge. İçim bitmiş gibi. Çöl gibi. Yangın çıkmış sonra bitmiş gibi. Yangından sonra kalan o kül gibi. Neden böyle oluyor?” Saçlarımı okşadı titreyen elleriyle. “Geçecek. Hemen değil belki. Ama eninde sonunda geçecek.” Başımı sallayıp gülümsemeye çalıştım. Sonunda engel olamadığım o damla, o acıyla dopdolu damla, usulca yanağımdan süzüldü. Çenemden düşmeden parmağımın ucuyla yakaladım onu. Burnumu çektim yavaşça. Müge elbisemi düzeltti yeniden. İkimizi el ele, beni ayakta tutmak için, düşmemem için el ele, diğerlerinin yanına yürüdük. Sonrasında her şey sis perdesinin ardında gibiydi. Sonrasına dair hatırlamak istediğim tek bir şey bile yoktu. Nasıl olduğunu görmüştüm zaten, neden anmak isterdim ki sonradan? Ona nasıl gittiğini, ona nasıl güldüğünü, onu nasıl öptüğünü tekrar tekrar görmek istemiyordum. Tekrar tekrar beni parçalamasına izin veremezdim. Ama biliyordum ki olmayacaktı. Her ne kadar uykuda gibi olsam da beynimin her köşesine, her hücresine, her bir kıvrımına ince ince kazınmıştı her biri. Gözümü kapattığımda her gülüşü hatırlayacaktım. Gözümü kapatmasam bile onu nasıl öptüğünü hatırlayacaktım. Ruhuma karalanmış acı bir hikayeydi, acı bir filmdi. Ruhumda yankılanan akordu bozuk bir müzikti. İkisinin salona girişini bulanık görüşümle izledim. Alkış sesleri kulaklarımı deliyordu. Kulak zarım durmadan patlıyor oradan içime keskin bir acı yayılıyordu. Ellerimi kulaklarıma bastırıp yeter diye bağırmak istiyordum. Yeter, daha ne kadar alkışlayacaksınız? Elini tutarken, Aras başka birinin elini sımsıkı tutarken duvarlar gelip geçiyor, duvarlar bana çarpıyor gibi hissediyordum. Etrafımdaki herkes, salondaki herkes neşeyle gülüyordu. Herkes başını sallayıp birbirine bakıyor, ne kadar çok yakıştıklarından bahsediyordu. Zaten ölmüştüm Allah’ım, ben zaten ölmüştüm. Ölü birini yeniden ve yeniden defalarca bıçaklamak reva mıydı? Akıl karı mıydı? Hak mıydı? Sonunda kulaklarım uğuldamaya başladı. Sonunda herkesin sesi birbirine karışıp keskin bir uğultuya dönüştü. Beynimin içinde sinsi sinsi ilerleyen bir uğultu. Ardından müzik. Bedenim bir kez daha titrerken içimde yankılanan keman sesine gülümsedim. Keman ve piyano. O bildik parça döne döne yükseliyordu içimde. Golha bedenimden yükselip havaya karışıyordu. Tüm salonun üzerinde sis bulutu gibi yayılıp dağılmıştı. Artık her ses ona karışıyordu. Golha kalbimden doğuyor Aras’a doğru akıyordu. Hissetmiş gibi, sanki o müzik aramızdaki gümüşi bağın üzerinde ona değmiş gibi, notalar tenine çarpmış gibi bana baktı. Bakışlarımız kıyametin ortasında çarpıştığında, bakışlarım ona gitme diye yalvardığında ve o bunu hiç duymadığında, bakışlarımızda Golha ete kemiğe büründüğünde yani ömrümü uzatan bir gülüşle gülümsedi. Ona karşılık vermek istedim. Ona aynı şekilde gülümsemek istedim. Gözlerim o kadar doluydu ki, her şey o denli oturmuştu ki gözlerime yapamadım. Müzik etrafımızda yükselmeye devam ederken nikah memurunun konuştuğunu görüyordum ama tek duyduğum o notalardı. Tek duyduğum keman ve piyano. Bedenim müziğin içinde sıkışmıştı veya müzik bedenimi çepeçevre sarmıştı. Yasemin o gülüşüyle, Aras’ı kendine aşık eden gülüşüyle, kalbimi paramparça edip uzak iklimlere savuran o gülüşüyle güldü. Dudakları kıpırdadı. Evet demiş olmalıydı. Tabi ki öyle diyecekti. Kalbim bir davul ritmiyle müziğe karışırken dudaklarım ani bir haykırış için aralandı. Ne diye haykıracaktım ki? Ne diye? Golha birden durduğunda, tüm müzik havada öylece asılı kaldığında, notalar derime batmaya başladığında ne olacağını biliyordum. Kalbim aynı davul ritmiyle çarparken nefesim dahi buz kesmişti. Aras’ın güzel sesi, beni benden eden, içimde evren gibi giderek büyüyen güzel sesi, ruhuma bahar üfleyen sesi havada yükseldi. “Evet.” dedi. Evet diyen sesi havada yükselmeye devam etti. Asılı kalan müziği tam orta yerinden, merkezinden kırıverdi. Keman ve piyano, tüm notalar ve Golha, yere yağarken gözlerimi kapattım. Meteor yağmuru gibi, yıldız yağışı gibi üzerime yığıldı içimin tüm müziği. Kendimi simli ve yalnız, ışıltılı ve çıplak hissederek gözlerimi açtım. Üstüm başım nota, üstüm başım yıldız tozuydu. Nasıl göremezlerdi? Göremezlerdi. Çünkü asıl parıldayan, mutlulukla ve neşeyle, aşkla parıldayan ben değildim. Yasemin’di. Elinde nikah defteri, yanında tek hayalim. Aras başını eğip onun saçlarına yaslamıştı ve Yasemin gözlerinin içine kadar, ruhunun derinine kadar işleyerek gülüyordu. Birileri durmadan fotoğraf çekiyordu. Flaş gözlerimi alıyordu. Parlayan bile ben değildim. Flaş ışığını yıldız tozu ve kendi parıltım sanmıştım. Burukça gülümsedim. Benim cenazem neden böyle parlaktı? Benim cenazemde neden Golha çalıyordu Allah’ım? Bu parçayı ağlamadan nasıl dinlerdim bir daha, nasıl dayanırdım? Herkes onları tek tek kutlarken uzun süre burada böyle kalamayacağımı biliyordum. Ayaklarım geri geri giderken, bacaklarım tamamıyla titrerken, ellerimi koyacak yer bile bulamazken onlara doğru yürüdüm. Yasemin’i öpüp tebrik ettim. İçim kaynıyordu. İçim yanıyordu. Göğüs kafesimdeki okyanusta bir volkan patlıyordu. Ne su ateşi söndürüyor ne de ateş suyu yakıyordu. Tüm hayallerimi çalmıştı, tüm umudumu öldürmüştü. Beni öldürmüştü. Ama ben yanağını öpüp onu tebrik ediyordum. Beni ne kadar güzel öldürdün, Yasemin. Kimse kimseyi böyle güzel öldürmüş olamaz, diyordum. Aras en güzel gülümsemesiyle gülümseyip kollarını açtı. Kollarımı beline dolarken hıçkırmamak için dudaklarımı ısırdım. Yüzümü omzuna dayadım sertçe. Gidiyor olman ne kötü, ne acı, ne saçma. Gidiyor olman çok acımasızca. Bana sıkıca sarılırken saçlarımı okşadı. Neden ona sarılmıştım ki? Şimdi nasıl bırakacaktım? Nasıl kollarımı çözecek ve onu uğurlayacaktım? Ruhum çekiliyordu. Notalar aramızda duruyor ve benim derime batıyordu. O hissetmiyordu bile. Keman ve piyano hiç bu kadar kırılmış mıydı? Aras kollarını gevşetip yavaşça çekildi. Bakışlarında, ela bir nehir gibi üzerime doğru akan bakışlarında, tanıdık yıldızlar gelip geçti. Dudağını kıvırıp güzelce gülümsedi. “Bir yerde Golha çalıyordu.” dedi yavaşça. “Birisi Golha çalıyordu.” Golha ayaklarımın dibinde yatıyordu. 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE