İz!
İkiz bir ülkeden çıkıp gelen ikiz!
Lacivert çarşaflara buzdan siluetini çizen makas
ve sis, Yaklaşma!
Tuz! Tuz ve buz! Kendinden ayrılarak akan kar ve pus!
O beyaz ülkeden çıkıp giden ikizindi
Ardından gelen yağmuru dinle şimdi
İkizinle geçirdiğim bütün beyaz anların toplamı bu sevgilim,
Kendini bütünlemeyi beklerken diktiğim.
Lale Müldür
2016 / Temmuz
Hiçbir şey kaybolmuyordu.
Nasıl ki tüm sesler havada asılı kalıyorsa, biz duymuyor olsak bile onlar asla yok olmuyorsa anılar da kaybolmuyordu. Sanki biraz önce, aldığım nefesi henüz bırakmadan önce, olmuştu her şey. Göğsümün ortasına yerleşen o yumru, o koyu renkli ve ağır yumru, hala yerinde duruyordu. Gözümün önünde canlanıp dans eden görüntüleri, ikisinin sürekli birbirlerine baktıkları o görüntüleri, kazımak için gözlerimi sertçe sildim. Bu odada nefes alamıyormuş gibi kendimi dışarı attım. Soluk soluğa ve bulanık, kalbimde bir acı, içimde bir kıyım orada öylece kalakaldım. Gözlerimi açmaya dahi eriniyordum. Kapalı gözkapaklarımın içinde mevsimler değişiyor, zaman son sürat geçmişe doğru akıyordu. Yine aynı salonda, aynı günde ve hatta aynı dakikadaydım. Golha sanki hala ayaklarımın dibinde yatıyordu. O ilk kırılmışlığı, o ilk parçalanmışlığıyla.
Evet, hiçbir şey asla kaybolmuyordu.
Birisi sıcak eliyle buz kesmiş koluma dokunduğunda anılar buharlaşarak dağıldılar. Köşelerine çekildiler. Hava nefes alabileceğim kadar genişlediğinde derin bir soluk aldım. Gözlerimi yavaşça araladım.
“Katre.”
Müge yaslandığım kapının tam karşısında dehşet mi hüzün mü olduğunu ayırt edemediğim bakışlarla bana bakıyordu. Kısa saçlarını yüzünün etrafına dağıtarak başını salladı. Kolumdaki eli yavaşça omzuma çıktı. “Canım iyi misin?” Konuşmaya mecal bulamıyordum. Güç yettiremiyordum. Dermanım kalmamıştı. Hayallerimin cam kırıkları artık somutlaşıp ellerimi parçalamaya başlamıştı. Avuç içlerim kan içindeydi, kimse görmüyordu. Kırıklar içime batıyor, içimi yarıyordu.
Fotoğraflar ne kadar acımasızdı. Fotoğraflar ne biçim bir silahdı. Zaten hiç unutamadığınız bir şeyi hepten kanlı canlı, hepten renkli ve tamamıyla gerçekçi bir halde önünüze sermeleri ne tür bir zalimlik olarak kabul edilecekti? İnsanın hafızası zaten unutmasına izin vermezken bir de fotoğraf çekmek kimin aklına gelmişti?
Yasemin gözlerimin değdiği her yerde, karşımda, içimde gülüyordu. Gözlerinin içinde durmadan bir bahar filizleniyordu.
Müge’nin endişeli bakışlarından gözlerimi ayıramadım bir süre. Başımı salladım tutukça. “İyiyim.” Elimdeki poşeti avcuna tutuşturdum. “Sen bunu aşağıya götür. Ben… Ben odamdayım.”
“Ne oldu?” Yanından geçip gitmek üzereyken engelledi beni. “Katre, ne oldu?”
Gözyaşlarım durmaksızın akarken omuz silktim. Bir şey olduğu yoktu. Görünen o ki hiçbir şey olmamıştı. Hiçbir şey kaybolmamıştı. Sadece ben her şeyi yanlış anlamıştım. Yanlış anlamak istemiştim. Bile isteye, gerçeği göre göre farklısına yormayı denemiştim. Onu unutuyor sanmıştım. Artık atlatıyor diye düşünmüştüm. Bitti demiştim kendime, bitti geliyor. Dönüyor işte. Adı geçmeyince adı silindi diye ummuştum. Kokusunu ben duymuyorum diye Aras da anımsamıyor diye düşünmüştüm. Aptalın tekiydim. Umarsız bir hayalperesttim. “Hiç.” diyebildim sadece. Ruhumda yankılananlara kulaklarımı tıkayıp hiç diyebildim. Keşke hiçleşen duygularımın korları altında bedenimi de hiçleştirebilseydim.
Müge üzgün gözlerini yüzümde gezdirdi. Parmakları ıslanmış çeneme değdi. “Neden böyle yapıyorsun?”
Hıçkırıkla kahkaha arası bir ses çıkardım. Ne haykırarak ağlayabilir ne de gülebilirdim. Tam orta yerimden ikiye bölünmüştüm. O günün anılarıyla yeniden gömülmüştüm. “Başucunda Müge. Odanın başköşesinde, Aras’ın kalbinin başköşesinde sade ve sadece o var. Daima da o kalacak. Hayatındaki en önemli dönemeçler, en güzel hatıralar hep Yasemin kokusuyla sarılı… Her yer Yasemin dolu… Aras’ın içini öyle bir kaplamış ki başkasına hiçbir zaman yer olmayacak. Nasıl yani biliyor musun?” Derin bir nefes aldım hızlıca. “Yasemin’i söküp atamayacak ve o kaldıkça hayatında başka kimse olmayacak. Veda falan palavra. Yalan. Aras ölse veda edemez Yasemin’e. Asla da edemeyecek. Ben…” Sesim tınısını yitirirken başımı iki yana salladım. “Ben nasıl ki son nefesim ciğerlerimi terk edene kadar onu seveceksem, o da daima Yasemin’i sevecek. Bu da bizim aramızdaki kısır döndü olarak sonsuza kadar devam edecek.” İki omzumu kaldırıp indirdim. Aslında ben bunu çoktan kabullenmiştim. Sadece son zamanlarda, aklım ve kalbim, duygularım ve mantığım koyu bir girdabın içinde sıkıştığından olsa gerek yanlış umutlara kağılır gibi olmuştum.
“Şimdi biraz yalnız kalmak istiyorum.”
Müge başını eğip gözlerini kaçırdı. Bakışlarına yerleşen o keskin acıyı, koyu hüznü benden sakladı. Ama orada olduğunu biliyordum. Saçlarının kıpırdayışı bile orada olduklarını haykırıyordu. Başını salladı önce, sonra aklına yeni gelmiş gibi yüzünü astı. “Ama kardeşlerin gelecek biliyorsun.”
“Evet, tamam…” Sağ elimi şakağıma bastırdım. “Geldiklerinde bana haber verirsin, olmaz mı? Bu halde aşağı inip herkesin ne oldu sorularına cevap vermek istemiyorum.”
Müge ellerini omuzlarıma koyup sıktı. İyi ki o vardı. Hafifçe yanağımdan öpüp başka bir şey demeden aşağı indi. Odama girip kapıyı ardımdan kapattım. Dün gece büyük bir özlemle beni sarmalayan bu oda bile şimdi beni boğuyordu. İçim sıkılıyor, akacak yer bulamıyordu. Sıkışıp kalmıştım. Neden her yer bana onu hatırlatıyordu? Neden? Bodrum onu hatırlatıyor, Beşiktaş onu hatırlatıyor, sürekli gitmek isteyip ertelediğim Milano bile Yasemin kokuyordu.
Zaman nasıl tuhaf bir şeydir bilemiyorum. Bazen o kadar hızlı geçiyordu ki insan durup arkaya baktığında nasıl diye soruyordu kendine. Nasıl onca zaman geçmiş olabilir bunların üzerinden. Bazen de öyle yavaştı ki yürüyerek yanından geçebilirdiniz, sonra durup ona bakar ve neden böyle ağırsın diye sormak isterdiniz. Neden bir türlü geçmek bilmiyorsun? Bu acının içinde sıkışıp kalmama neden izin veriyorsun? Hemen ak lütfen, hemen ak ve git. Acılarımın üzerinden süzül ve git.
Ben ne kadar zaman geçtiğinin ayırdına varamazken kapı açıldı. Müge hüzünlü bir gülümsemeyle aydınlanan başını içeri uzattı.
“Katre, Aras’la Tuna geldi canım. Erkan’lar telefon etmiş yoldalarmış.”
Saçlarımı düzeltip ayağa kalktım. Aynadaki yüzüm kelimelere gerek bırakmaaycak kadar belli bir duyguyla doluydu. Gülümsemeye çalıştım. Bir zamanlar binbir zahmetle oraya yamadığım tuhaf tebessümü koyduğum yerden çıkarıp yerleştirmeyi denedim. Derin bir nefesle iç çekip gülümsedim. “Yüzümü yıkayıp geliyorum.” diye mırıldandım. Saçlarımı tepemde dağınık toplayıp odamdan çıktım. Aynı anda Aras’la burun buruna geldik. Geri çekilip yüzüme baktı. Gözleri kısılırken kaşlarını çattı.
“Neyin var senin?”
Ona kızgın olmamam gerekirdi ama elimde değildi. Hiç istemeden de olsa buruluyordum, kırılıyordum. Bu da beni arada öfkeyle dolduruyordu. Neden diye sorarken buluyordum kendimi. Neden Aras? Umarsızca omuz silktim. “Biraz uykusuzum.”
Kaşlarını kaldırıp indirdi. Yorgun görünüyordu. Belki Tuna’yla sabaha kadar oturmuşlardı. Ya da o sabaha kadar Yasemin’in fotoğrafına bakmaktan uyuyamamıştı. “Yorgun görünüyorsun.” dedim kendimi tutamayarak. Sadece gece ne yaptığını merak ediyordum. Düşündüğüm olmasın istiyordum. Göğsüme oturan şu kayayı yerinden biraz oynatsın istiyordum.
Aras başıyla onayladı. Tek elini ensesine götürüp muhtemelen gergin olan kaslarını ovdu. “Gece Fırat aradı. Devrim kaza yapmış.” Şaşkınlıkla açılan ağzım değil ama korkuyla büyümüş gözlerim onu hafifçe telaşlandırmış olacak ki elini omzuma bıraktı yavaşça. “Merak etme bir şeyi yok.” dedi sakince. Sesinde bariz bir uykusuzluk seziliyordu. “Hastanedeydim dün gece. Bacağını kırmış hergele. Fırat da tek başına beklerken sıkılıyormuş beni de bırakmadı. Zaten hali de bir tuhaftı.” Başını sallayıp güldü.
Kaşlarımı çattım yavaşça. Şu an beni asıl ilgilendiren dün odasında olmamasıydı. “Annenin ilaçları?” diye sordum kuşkuyla. Aras değilse onları oraya kim koymuştu?
Aras şaşkınlıkla yüzüme baktı. “Ne ilacı?”
“Odandaki ilaçlar işte. Oraya bırakmışsın ya.”
“Ben mi?”
Gözlerimi devirdim. “Senden başka kim olacak, Aras?”
Yüzünü buruşturdu. Şu an dün olanları aklından geçirdiğini biliyordum. Mutlaka neler yaptığını düşünüyordu. “Yok ya, ben annemin ilaçlarını hiç görmedim. Hem o zaten onları bana vermez ki orada burada unuturum diye. Tansiyon aletini kaybettiğim günden beri her şeyini benden köşe bucak kaçırıyor.” Saçlarını dağıttı yavaşça.
Dudaklarımı dişleyip başımı salladım. Anlamadığım şeyler dönüyordu ama nasılsa çıkardı kokusu. Hayır, tabi ki alyansının orada ne işi var diye soramazdım. Yine içimde yeniden kanat çırpmaya başlayan o garip kelebek dursun istiyordum. Mesele ilaçlarla ilgili değildi zaten, mesele o değildi. Ama kelebeğin peşinde döne döne koşan çocuğa bunu anlatmak olası değildi ne yazık ki. Aras’ın dün gece odasında olmaması bile onu bir şekilde mutlu edebiliyordu. Düşüncelerimi dağıtmak için silkindim.
“Fırat ağabeyime ne olmuş diyordun.”
Çarpık bir gülümseme oturdu yüzüne. “Yine kafasını garip işlerle bozmuş.” Tek kaşımı sorarcasına kaldırdım. O da keyifli bir tebessümle başını iki yana salladı. Böyle güldüğü zaman, gözlerimin içine bakıp yüzünde bu ifadeyle durduğu zaman etramdaki her şey siliniyordu. Meçhul zaman kavramı yine devreye giriyor ve bu kez ağırlaşmakla kalmıyor tamamen duruyordu. Gözleri gözlerime değdiği zaman, gözlerinden doğan ela bir nehir göğüs kafesime dolmaya başladığı zaman dünya bile dönmeyi unutuyordu. Yine aynı gümüşten bağlar ilmek ilmek düğümleniyordu aramızda. Onun gözlerinden başlıyor benim kalbimde son buluyordu. Ruhumda iklimi bozuk bir mevsim durmadan çiçek açıyordu. Beni ona doğru iten bir rüzgar çıkıyordu. Tam kendimi o rüzgara bırakmak üzereyken, ayaklarımın yerden kesilmesine ramak kala Derya teyzemin gergin sesi bakışlarımızı bıçak gibi ayırdı.
“Çocuğum ne yapıyorsunuz siz öyle merdivenlerin ortasında?”
Aşağı dönüp elleri belindeki annesine baktı Aras. Kaşları çatıldı. Ben de hızla inmeye başladım.
“Şimdi gelecek insanlar siz hala inemediniz.”
Derya teyzem söylenmeye devam ederken salona geçtim. Annem sevgiyle gülümseyerek göz kırptı bana. Yanağından büyük bir öpücük alıp yanına oturdum. Arkasındaki yastıkları düzelttim. “Müge nerede?” diye sordum.
Biraz daha doğruldu yerinde. “Beni hasta gibi buraya yatırıp bahçeye çıktı.” diye söylendi. “Tuna da kaçtı hemen arkasından. Bir işler karıştırıyorlar ama nasılsa belli olur.”
Elini yanağıma bastırıp öptüm. “Ben onlara bakayım bir. Sen de sakın kalkma. Biraz dinlenmen lazım, biliyorsun.” Ben hasta değilim, diye başlayan söylenmelerine gülümseyerek bahçeye çıktım. Sıcak hava yüzüme vurunca gözlerimi kırpıştırdım. Müge’yle Tuna çardakta oturuyorlardı. Hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlardı. Yüzlerindeki ifadeye bakılırsa çok da güzel şeyler değildi konuştukları. “Ne kaynatıyorsunuz bakalım?” diye sordum neşesi yitirilmiş bir sesle.
İkisi dönüp bana baktılar. Tuna ayağa kalkıp yanıma geldi. Yüzüme üzgün bir bakış atıp sıkıca sarıldı. Sırtımı okşadı teselli vermek ister gibi. “Ne oluyor Tuna?” diye mırıldandım. Kötü bir şey mi olmuştu? Birine bir şey mi olmuştu yoksa?
Geri çekilip yüzüme baktı. “Çok kötü görünüyorsun. Sana destek olmaya çalışıyorum.” İmayla göz kırptı.
Gözlerimi devirip omzuna yumruk attım. Zevzek. “Ne kadar düşüncelisin.”
“Her zaman Katre’cik…” Başını başıma yaslayıp derin bir nefes aldı. “Seninle önemli bir konu hakkında konuşmam lazım aslında. Ama şimdi hiç zamanı değil. Sadece üzülmeni istemiyorum. Üzülmene de gerek yok bence.” Kaşlarını kaldırıp yüzüme baktı. “Neyi ne kadar konuşmam gerektiğini genelde bilemem biliyorsun. O yüzden biraz beklemem gerektiğini düşünüyorum.”
Onu anlamlandırmaya çalışarak gözlerimi kıstım. Tuna’nın bazen gerçekten anlaşılmamak için bunu bilerek yaptığını düşünüyordum. Ne olmuştu yani?
Dicle abla bahçe kapısından çıkıp bize seslendi. “Geldiler.”
***
Havada garip bir gerginlik, elle tutulabilecek bir mesafe vardı. Herkes nezaketen bir iki cümle konuşup susuyordu. Nasıl olacağını düşünmüştüm bilemiyordum ama tam olarak böyle de hayal etmemiştim. Erkan ağabeyim –ki ona böyle hitap etmemi istemişti- en fazla aktif olan insandı. Bir de Aras ve Fırat. Üstün bir çabayla iki ailenin kaynaşması için uğraşıyorlardı.
“Siz hepiniz Bodrum’da mı yaşıyorsunuz?”
Dicle ablam kardeşlerime tek tek süzerek sordu. Aralarında en sıcakkanlı olan tartışmasız Filiz’di. Bir de Erol… Onun sorusuna ise Filiz cevap verdi.
“Yok. Yazları burada buluşuyoruz ama çoğu sene.”
Yüzünde hoş bir gülümseme, gözlerinde sıcak ışıltılar vardı. Saçları omuzlarından dökülüyor, o da sürekli onları düzeltmekle uğraşıyordu. Benimkilerle aynı renkti inatçı saçları. Olmaması gereken bir gurur bahşediyordu bu bana. Eğer benim saçlarımda onunkiler kadar güzel görünüyorsa uzun olmaları çok hoştu. Filiz ona baktığımı anlamış gibi bana döndü. Aynı sen, dedikleri yüzü daha büyük bir tebessüme ev sahipliği yaptı. Bu garip bir histi. Çünkü ilkti. İlk defa kendime dışarıdan bakıyormuş gibi hissettim. İlk defa kendimi benzetebileceğim birine bakarken garip bir hisle ürperdim.
“Ben İzmir’de yaşıyorum.” diye devam etti. Bu ne kadar da güzel bir haberdi. “Ağabeyimler Muğla’dalar. Kader ile Erol da Ankara’da.” diye tamamladı. Erol’a bakıp imayla gülümsedi. “Gerçi Erol İstanbul’a tanışacak sanırım ama.”
Erol kardeşine hiç dönmeden bana bakıp gülümsedi. “İzmir demişken yazın kalanını İzmir’de geçireceğini duyduk.”
Başımı salladım. “Evet, provalar da yarın başlayacak zaten.”
Aras kaşlarını çatıp kendi kendine homurdandı. Ona kulak tıkadım. Erol hala bana bakıyordu. Siyaha çalan kahverengi gözlerinde neşeli bir ışık vardı. Yüzündeki gülümseme heyecanla büyüdü. “Müzikal çok heyecan verici bir şey…” dedi ışıl ışıl bakışlarıyla. “Nasıl hissediyorsun?”
Saçlarımı çekiştirip derin bir nefes aldım. “Daha bir şey anlayamadım pek. Ama çok hoş bir his. Yani değişik. Ama güzel.” Allah’ım tam anlamıyla fiyaskoydum. Doğru düzgün konuşamıyordum bile. Oysa bu kadar tutuklaşmamam gerekirdi. Sonuçta, evet sonuçta onlar benim kardeşlerimdi.
“Davetiyelerimizi unutma, Katre.” Erkan ağabeyim lafa girdi.
Hafifçe gülümsedim. “Hiç unutur muyum?”
Müge ayağa kalktı hemen. Çay demlenmiş olmalıydı. Ben de onunla ayaklandım. “Başka bir şey içmek isteyen var mı?” Kimse başka bir şey istemeyince güzel bir gülümsemeyle mutfağa doğru yürümeye başladı. “Size yardım edeyim de çabuk bitsin.” Filiz de gülümseyerek ayağa kalktı. Yanından geçerken Serhat’a göz kırptı. Geldiğinden beri en keyifsiz olan Serhat’tı. Zoraki gülümsemeler dışında sürekli bozuk bir moralle odadakileri süzüyordu. En çok canımı sıkan da onun bu haliydi. Hevesimi kırıyor, beni korkutuyordu. Aslında odada onları yalnız bırakmak içimden gelmiyordu. Ama aynı zamanda bir an önce buradan kaçmak da istiyordum.
Kendimi mutfağa atıp sandalyeye çökercesine oturdum. Filiz de elini omzuma koyup yanımda durdu.
“Beklediğimden daha dirayetlisin.” dedi gülümseyerek. Başımı kaldırıp ben de ona güldüm.
“Hayatımda ilk defa birine benzetildim.” diye mırıldandım. “Çok tuhaf bir hismiş.”
Ufak bir kahkaha atıp yanıma oturdu. “Kader bunu duysaydı…”
“Neyi duyacakmışım?” Kader ya da Kader ablam mutfağın kapısında durmuş bize bakıyordu. Onun ise Filiz’le hiç alakası yoktu. Saçları siyaha yakın bir renk, gözleri ise laciverte çalan bir maviydi.
Filiz kaşlarını kaldırıp ablasına baktı. “İşte öyle aşk meşk işlerinden konuşuyorduk. Ben de dedim aman Kader duymasın yine bitmek bilmez monologlarına başlar.”
Müge gülmemek için kendini tutarak bardakları tepsiye dizmeye başladı. “Mutfakta aşk sohbetleri en sevdiğimizdir.” dedi yavaşça, “Nisa taifesi hep böyle sanırım.”
Herkes neşeyle gülüp birbirine bakarken ruhumda hala o titremeyi hissediyordum. Kendimi hem ait hem dışarda hissediyor olmam anormal miydi? Hem onları çok iyi tanıyor gibiydim hem de tamamen yabancılardı sanki. Kader dikkatle bana baktı. Ardından bütün yüzü gevşeyene kadar güldü. Sanki yüzüme baktığı zaman kalbimi görüyordu. Sanki gözlerimin içinden ruhumu okuyabiliyordu.
“Bence Katre aşkı o kadar çok konuşmuyor gibi. Öyle değil mi?”
Filiz gülümseyerek önce bana sonra ablasına baktı. “Belki o yönden de bana benziyordur, ne dersin? Herkes senin gibi aşka aşık olmak zorunda değil.”
Müge elindeki çaydanlıkla bana döndü. Gözlerinde renkli gölgeler dolaşıyordu. Gülümseyerek göz kırptı. “Sen aşka mı aşık değilsin yoksa genel olarak mı aşık olmuyorsun?” diye sordu Filiz’e keyifle. “Sonuçta ikisi farklı şeyler.”
Kollarını göğsünde birleştirip omuz silkti Filiz. “Aşka inanmıyorum ben. Yani genelde insanları üzdüğü bir gerçek. Birisi neden o kadar üzüldüğü halde başka birine aşık kalmayı tercih eder ki? Size de saçma gelmiyor mu?”
Saçma mı geliyordu emin değildim ama insanın ne olursa olsun vazgeçemediği bir gerçekti. Keşke dediği kadar kolay olsaydı. Keşke çok saçma diyerek işin içinden sıyrılabilseydik. Ben gülümsemeye çalışırken Kader abla da gözleriyle saçlarımı okşuyordu. “Katre konuşmaktan hoşlanmıyor olabilir dedim. Aşık değildir demedim.” dedi yavaşça. “Sonuçta aşık biri, aşık ve acı çekmiş biri, kendi gibi olanları bir görüşte anlar.” Gözlerimi ondan kaçırdım. Anlamış olamazdı. Böyle şeyler bir görüşte falan anlaşılmazdı. “Öyle değil mi, Müge?”
Müge ona bakmadan omuz silkip işine devam etti. Tabi ki öyle bakıp da ikimizin de içimizde bir yerlerin yıkık dökük olduğunu, kalbimizin defalarca kez aynı yerinden ve aynı kişi tarafından kırılmış olduğunu anlayamazdı.
“Konuşmak istememek çok normal aslında. Çünkü aşk öyle bir şeydir ki konuştukça kelimelerle pek anlatılamaz gibi görünür. Ve buna rağmen sen ne kadar susarsan o kadar gidersin bu nezih duyguda. Aşk öyle menem bir şeydir ki sesini sessizliğe gömer. Ve o içinde her tarafa çarpanlar da sıra kelimelere geldiğinde susmayı tercih eder. Anlamı Kaf dağına savrulmuş birkaç kelimeyle anlatmaya çalışmak gereksizdir onu.”
Yaşayan daha iyi bilir, derlerdi. Ama o bunu anlatabiliyordu. Kalbindekileri sözcüklerle resmettiğini hissettiriyordu bana. Ben istesem bile anlatamazdım. Yapamazdım.
“Sorun o değil ki.” diye mırıldandım. “Şiirlerle anlatamazsın onu.”
Kader abla dudaklarını mesken eden aşk kokulu tebessümle başını salladı. Müge gözleri dolu dolu ona bakıyordu.
“Onu başkaları için söylenmiş sözlerle anlatmaya çalışma zaten. Çünkü başkasından dimağına kazınan ödünç kelimeler anlatamaz senin hissettiğin aşkı.”
Dolan gözlerimle başımı salladım. Burada, bizim mutfağımızda kendimi korunmasız hissediyordum. Birkaç saatte içimdeki her şeyi görmüştü. Görmekle kalmamış ortalığa serivermişti. Ben bu aşkı yüzyıllardır saklamıştım. Ama şimdi orta yerde öylece duruyordu. Savunmasız, yalnız ve çıplak. Kimsesiz. Anlamıyorlardı acı çekiyordum. Dillendikçe daha fazla yaralanıyordum. Kader ise beni hiç duymadan, aldırmadan devam etti. Kırık kalbime yeni bir hançer daha sapladı.
“Ve sen kalbindekini diline taşıyamamış, her gidişin ona varıyorsa, giderken bile kalıyorsan her defasında aşkın ibadetini yerine getiriyorsun demektir aslında. Her sesin, susuşların dahi onun adını haykırıyorsa varlığında, diline pelesenk olmuş en büyük duadır o sevda.”
***
Onlar hasta ziyaretinin kısası makbuldür, diyerek gittikten sonra her şey daha da zordu. Kardeşlerimle ilk buluşmamda –ki artık onlara kardeşlerim demek eskisi kadar garip gelmiyordu- mutsuz görünmeyeyim diye kendimi epey zorlamıştım. Aslında mutsuz muydum ondan bile emin olamıyordum. Biraz gergindim. Ve çokça boşlukta salınıyormuş gibi hissediyordum. Kader ne derse desin, aşka aşık olmak da kolay bir şey değildi. Herkes onun gibi kolayca ve içten bir halde acıya gülemezdi.
Aşk hepimizi yaralamıştı, kanatmıştı. Hepimizi eksik bırakmıştı. Kurtulmayı denemek neden işe yaramıyordu? Kader bir yerde insanı acıyı sevmek zorunda mı bırakıyordu? Kaçamadığın bir şeyi eninde sonunda kabullenmen tuhaf mıydı?
“Ne yapıyorsun burada böyle Katre?”
Tuna’ya dönüp gülümsemeye çalıştım. “Değişen hayatımızı düşünüyorum.”
Yüzünü buruşturup omuz silkti. “Değişim kaçınılmazdır. Hepimiz değişiyoruz.” dedi yavaşça.
Başımı salladım. “Ama benden ziyade etrafımdaki her şey değişti Tuna. Durmadan değişiyor. Sonsuz bir döngü içinde kayboluyorum sanırım.”
Gülümseyerek bana doğru eğildi Tuna. “Bence hep aynı kalmasından daha hayırlı senin için.” Neşeyle göz kırptı.
Kaşlarımı çattım. “Nedenmiş o?”
“Ne bileyim öyle hissediyorum.” Ellerini cebine sokup cama doğru yürüdü. Ben de arkasından gittim hemen.
“Tuna ne demek istediğini söylemeyecek misin? Kaç gündür sürekli bilmece gibi konuşuyorsun. Senin hoşuna gidiyor olabilir ama ben bu hadi karışık konuşayım da beni anlayın tavrını sevmedim.”
Bahçeye göz gezdirip umursamaz bir tavırla bana döndü. “Kızım bir şey demedim ki. Bir şey de yapmıyorum. Sen herkesi bırakıp bana çattın.” Sonra sanki çok farklı şeyler görecekmiş gibi bahçeyi incelemeyi sürdürdü. Ben ise dikkatle ona bakıyordum. Muhakkak bir şey vardı. Ama ne? “A Levent geldi.” dedi Tuna camdan ayırılırken. “Kontrole gelecekti değil mi?”
Bahçeye giren Levent’e bakarak başımı salladım. “Evet.”
Bahçedeki Müge Levent’i görünce yanına gitti. İkisi bir şeyler konuştuktan sonra eve girdiler. Merdivenlerden gelen sesleri sessizce dinledik. Tuna başını eğip anlamlı bir ifadeyle bana gülümsedi. Ona aldırmadan yavaş adımlarla koltuğa doğru yürüdüm. Derya teyzem de annemin yanında olmalıydı. Aslında yanına gitmek istiyordum fakat gerek yoktu. Zaten orası yeterince kalabalık olmalıydı. Salona dönüp koltuklardan birine oturdum. Kollarımla sardım kendimi. Üşüyordum. Yazın ortasında kışın koynundaymış gibi titriyordum. Tuna yanımdan geçerken saçlarımı karıştırdı. Bozduğu yeri düzeltirken ofladım.
Orada öyle oturmaya devam ederken merdivenlerden yeniden gelmeye başlayan seslere dikkat kesildim. Ayağa kalkıp üstümü düzelttim. Levent salonun geniş kapısından içeri girdi yavaşça. Beni görünce yüzüne gamzesine kadar genişleyen bir tebessüm yayıldı. Ben de ona omuzlarımı silkip gülümsedim. “Hoş geldin.”
“Katre.” Yüzünde içten tebessümü asılı duruyordu hala. Bana doğru yürümeye başladı. “Nasılsın?” dedi hafif bir sesle. Levent karşıma gelip durdu. Gözleri berrak bir yaz sabahında parlayan deniz gibi açıktı. Bulutsuzdu. Bakınca dibini görebileceğin kadar durgundu.
“Ben iyiyim. Asıl sen nasılsın?”
“Solgun görünüyorsun. Ya da yorgun mu demeliyim?” Gamzesi yüzünden ağır çekimde silindi. Gözlerine endişeli parıltılar oturdu. “Hasta değilsin, değil mi?”
Kollarımı göğsümde birleştirdim. Başımı iki yana salladım. “Sadece solgun ve yorgunum.”
Levent başını iki yana salladı usul usul. Söylediğim onu eğlendirmiş gibi güldü. “Aras seni yoruyor sanırım.” Sesindeki manalar pek çok şeyle yüklüydü. Hepsiyle aynı anda.
Umursamaz olmak için çabalayan bir ifadeyle omuz silktim. “Daha kötü günlerim de olmuştu. Hem iyiyim. Bugün kardeşlerim geldiler. ”
Yüzünde heyecanlı bir ifadeyle koltuğa oturdu. Ben de yanına oturdum yavaşça. Konu ne olursa olsun, nasıl olursa olsun onunla konuşmayı gerçekten seviyordum. Bana çok iyi geliyordu. İyi bir dinleyiciydi ve insan onunla konuşurken kendini bütünüyle anlaşılmış hissediyordu. “Nasıl geçti?” diye sordu hakiki bir merakla.
“Bilmiyorum. Yani aslında kötü değildi. Ama sanırım biraz gergindi.”
Başını salladı. “Herkes birbirini ilk defa gördü sayılır, Katre. Böyle olması normal değil mi?”
Ona büyük tanışmamızdan bahsederken arada aklına takılanlar için araya girip dikkatle dinledi. Kardeşlerimle ilgili düşüncelerimi açıkça anlattım. Levent her ne kadar hiçbirini tanımıyor olsa da o kadar yerinde çıkarımlar yapıyordu ki kendimi sürekli onu onaylarken buluyordum.
“Bence sen psikolog olmalıydın.” dedim saçımı düzeltirken. “Kesin ülke çapında bir ünün olurdu.”
Başını geri atıp neşeli bir kahkahayla güldü. “Hep aynı koltukta oturuyor olmak eminim beni yorardı.” Saatine bakıp ayaklandı. “Gitsem iyi olacak. Bir hastama daha uğramam gerekiyor.”
Onunla birlikte kapıya kadar yürüdüm. Güneşin batmasına yakın ılık bir rüzgar yapraklarla hoş bir melodi yakalamıştı. Gökyüzünü kızıla boyamaya başlayan güneşe gülümsedim. “Sen yarın mı dönüyorsun?” diye soran Levent’e döndüm ardından. Önüme uçan saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırmaya çalışırken, “Evet, sabah erken gideceğim.” dedim “Provam var.”
“Ben de Bornova’ya geçeceğim. Ablama. Sabah beraber çıkalım, ne dersin? Hem yolda sıkılmamış oluruz.”
Gözlerimi kısıp düşündüm. Aras beni bırakacağını söylemişti. Ama sonra bir daha konusu açılmamıştı da. Gerçi o belki de çoktan unutmuştu. Hem bu sabahtan sonra onunla yalnız kalmak da istemiyordum. İkimizin başbaşa olma ihtimali beni heyecanlandırmaktan çok korkutuyordu. Konunun bir yerinde, bir şekilde Yasemin’e bağlanmasından korkuyordum. Hala için için yanıyorsa, hala acı çekiyorsa eskiden olduğu gibi bunu bana anlatmak isteyeceğinden korkuyordum. Bir kez daha dayanamazdım. Saçlarını okşayıp Yasemin için üzülmesine dayanamazdım. O yüzden belki de en iyisi buydu. En iyisi ondan biraz uzak durmak olacaktı.
“Tamam,” diye mırıldandım inançla başımı sallayarak, “Benim erken bir saatte çıkmam gerekiyor ama.”