Ve bu benim
yalnız bir kadın
Soğuk mevsimin eşiğinde
Yeryüzünün kirli varlığını anlamanın başlangıcında
Göğün kederli ve yalın ümitsizliğinin
Furuğ Ferruhzad
İnsan karanlığa alıştıktan sonra, karanlık onu çepeçevre sarıp yok ettikten sonra, el yordamıyla yaşamaya alışıyordu. Sonrasında gelen aydınlık, küçük bir alev ışık da olsa büyük bir meşale de tutuşsa gözü kör ediyordu. Küçük bir mumla kör olduktan sonra gözlerimi yavaş yavaş açan, gözlerimden ruhuma süzülen şey, iki elimle sımsıkı tutunduğum ve ruhuma bahar bahçeyle gelen şey müzikaldi. Öyle güzeldi ki, o kadar iyi gelmişti ki durmadan dans etmek istiyordum. Parmaklarımın ucunda yükselmek ve döne döne arşa değmek istiyordum. Müziğin ve dansın insan ruhunu bu denli iyileştirebilmesi, taze bir nefes gibi insanın kaburgalarına değmesi nasıl bir mucizeydi.
Aras’ın öfke ve tanımadığım başka duygularla yanan gözlerine aldırmadan Levent’le İzmir’e gelişimin üzerinden beş gün geçmişti. Beş koca gün. Aras hiç gelmemişti. Bir kere bile aramamıştı. Ne yaptığımı, provalarımın nasıl geçtiğini sormamıştı. İyi misin bile dememişti hiç. O kadar bile ilgilenmemişti. Bu durum kalbime derin bir kesik atıyor, ardından durmadan aynı yerden kanayıp duruyordu.
Bütün bunların üstüne neredeyse günde iki kere arayan Tuna sanki sormuşum gibi sürekli Aras’tan bahsetmişti. Aman ne hoş.
Çantamı koluma takıp kapıyı çektim. Çalan telefonu cevapladım hemen kim olduğuna bile bakmadan.
“Katre.”
“Tuna, naber?”
“Ne o başkasını mı bekliyordun? Ne ekşi ses o öyle.”
Tuna’nın imalı sesine gözlerimi devirdim. “Ne alakası var? Evden çıkıyordum. Hep en kötü zamanlarda arıyorsun.”
“Pardon. Bir dahakine aramadan randevu alırım.” diye söylendi. Görmüyor olsam da yüzünde eğlenen bir ifade olduğuna emindim. “Daha yeni mi çıkıyorsun ayrıca? Geç kalacaksın.”
“Geliyorum işte, Tuna. Acelem mi var?”
Ardından bir yerlerden gelen zil sesinden sonra Tuna telefonu kendinden uzaklaştırıp birileriyle konuşmaya başladı. Evin içinde giderek artan seslerle kaşlarımı çattım. “Ne oluyor?”
“Ağabeylerin geldi.” dedi yavaşça. “Seni bekleyeceklermiş.”
Yüzümde şaşkın bir ifadeyle arabayı çalıştırdım. Bu saatte, birdenbire eve gitmelerini gerektirecek ne olabilirdi ki? Sonunda Bodrum’a vardığımda vakit gece yarısına yaklaşıyordu.
Kapıyı açan Müge tereddütle nefes aldı. Salona doğru kaş göz işaretleri yaptı. “Serhat gelmiş. Çok sinirli gibi. Anlayamadım.”
Hafifçe gülümsedim. “Bana mı? Bu çok saçma.”
Müge omuzlarını kaldırıp indirdi. Hareketiyle saçları yüzüne doğru uçuştu. Yüzünde çorak bir yalnızlık, gözlerinde ıssız bir şehir vardı. Elini tutup sıktım. “Sen iyi misin?”
Hafifçe gülümseyip salona doğru itti beni. “Biraz yorgunum ama önemli değil.” Ona doğru dönmeme aldırmadan yürümeye devam etti. “Sonra konuşuruz.”
Salondan gelen seslere doğru yürüdük beraber. Geniş kapıdan içeri girdiğimde o koyu gerginlik, insanın tenine değip onu umarsızca parçalayan gri gerginlik, dalga dalga üstüme çarptı. Nefesimi döndüremeyip durakladım. Odadaki sis bulutu başka hiçbir şeye yer bırakmadan herkesin üstünü kaplamıştı. Serhat ve Erol bir koltukta, Aras ile Tuna’ysa tam karşılarındaki koltukta oturuyorlardı. Kaşlarımı kaldırıp gülümsedim. Yürümeye devam ettim.
“Hoş geldiniz.”
Erol pişman bir tebessümle başını salladı. Bakışlarında iç içe girmiş duygular parlayıp dönüyordu. Burada olmaktan hoşlanmadığı, hatta zorla geldiği neredeyse göğsünde asılı bir levhaymışçasına belirgindi. “Asıl sen hoş geldin.” diyerek gülümsedi. Sanki yanındaki adama engel olamadığı için mahcup gibiydi. Gittikçe daha da merakla dolan gözlerimi odadakiler üzerinde gezdirdim. Serhat öfkesi üzerinden tüterek arkamdaki kapıya bakıyordu. Halinde tuhaf bir yabanilik vardı. Sanki uzun süre bir yerde kapalı kalmış ve aniden dışarı salınmış gibiydi. Ya da sonunda iplerini koparmıştı.
Tuna kendini kontrol etmiş bana gülümsüyordu. Ama gözlerindeki ifade çok şey haykırıyordu. Onu tanıyordum. Birinin Tuna’yı herhangi bir şekilde sinirlendirebilmesi için gerçekten çaba göstermiş olması gerekirdi. Aras… Aras ise ne bana ne de benden tarafa bakıyordu. Gözlerini ayırmadan Serhat’a bakıyor, onun her hareketini inceliyor, tartıyordu. Sanki o kalksa Aras da aniden yerinden fırlayacak gibi diken üstündeydi.
Neler oluyordu burada, Allah aşkına?
“Nereden geliyorsun?” diye sordu Serhat sesindeki iğneleyici tonla. Sesindeki o şey her neyse mideme keskin bir ağrıyla sağlanmıştı.
Tek kaşımı kaldırdım. Daha önce hiç kimse benimle bu tonda konuşmamıştı. Hiçbir zaman. “İzmir’den.” dedim yavaşça. Aslında ona cevap bile vermemem gerekirdi. Ama herkes yeterince gergin görünüyordu zaten. Kollarımı göğsümde birleştirdim.
Serhat başını salladı öfkeyle. “Bu saatte?”
Aynı anda Aras dişlerini sıktı. Çenesinde zıplayan damardan ne kadar sinirli olduğunu görebiliyordum. Tuna elini onun bacağına bıraktı. “Yollar güzeldi.” dedim yüzüme sahte bir gülümseme oturtup. Erol bana özür diler gibi baktı. Ağabeyine eğilip bir şeyler söyledi. Serhat onu dinlemek istemiyormuş gibi kendini ileri doğru itti.
“Tamam, burada böyle hep beraber yaşıyorsunuz eyvallah. Tamam, prova falan da iyi, bir şey demedik. Müzikal midir ne halttır ona da ağabeyim olacak diye tutturdu. Eyvallah dedik. Ama şu Soner midir ne haltsa onun evinde kalmakta neyin nesi?”
Şaşkın bakışlarımı üzerine diktim. Bir dakika. Bana hesap mı soruyordu? Beni kaç senedir arayıp sormadıktan sonra şimdi karşıma gelmiş ağabeylik mi taslıyordu? Birkaç öncesine kadar varlığından haberim bile yoktu. Şimdi her şeyin üstüne, bütün o yabancılığın, bütün o yabancı yılların üzerine bir kere oturup çay içtik diye aile mi olmuştuk? Bir kere oturup çay içtik diye hayatımla ilgili her şeye karışabileceğini mi sanıyordu? İçimde kabaran öfke yalnızca onun bu hareketine değildi aslında. Günlerdir beslediğim kırgınlığı, hayal kırıklığını, öfkeyi de onunla harmanladım. Zaten taşmam için ufak bir meltem bile yeterliydi. Ama Serhat durmamış ve içime koca bir kaya atarak gelmişti.
“Soner, benim çok iyi bir arkadaşımdır.” dedim öldürücü bir yavaşlıkla. Serhat başını sallayıp güler gibi yaptı. Onun hareketlenmesiyle Aras da yerinde kıpırdandı. Tuna elini koluna koyup durdurdu onu. Ben yokken burada neler olmuştu acaba?
“Şu doktor. Neydi adı? Ha Levent… O zirzop ne ayak peki?” Tek kaşını kaldırıp ağzını yamulttu. “O da mı çok iyi arkadaşın. Sürekli birlikteymişsiniz.”
Yüzümü buruşturup yerimde sallandım. Bacaklarım artık beni taşıyamayacak hale gelmişti. Ne hakla? “Sen beni takip mi ettiriyorsun?”
Buna inanamıyordum. Tek elimi öfkeyle saçlarımın arasından geçirirken Aras’ın bakışları ilk defa üzerime değdi. Gözlerimi kaldırıp yakaladım bakışlarını. Öfke doluydu elalarının her bir karesi. Ama şimdi bana bakarken koyu mor bir şerit gibi sitem giriyordu öfkesinin arasına. Sitem mi? Ama neden?
Serhat elleri ensesinde ayağa fırladı. “Evet, ettireceğim tabi. Ne yaptığını bilmem gerek. Sen fazla başına buyruk büyümüşsün.” dedi tıslar gibi. “Bu ne şımarıklık?”
Erol ayağa kalkıp ağabeyinin önüne geçti. “Ağabey, yeter. Bana böyle yapmayacağına söz vermiştin.”
“Sen karışma. Zaten Erkan’ın yumuşak yüzünden geliyor bunlar başımıza.”
Aras derin bir nefes alıp verdi. Yüzünde korkunç bir ifadeyle ayağa kalktı. “Serhat sana yeniden burada bizim misafirimiz olduğunu hatırlatmama gerek var mı?”
Ona kızmak istiyordum. Neden benimle ilgilenmiyorsun, demek istiyordum. Neler hissettiğim hakkında bir fikrin var mı, diye bağırmak istiyordum. Aras’a yaslanıp ağlamak istiyordum.
Serhat da elini bana doğru uzattı. “Benim de sana onun benim kız kardeşim olduğunu hatırlatmama gerek var mı? Bunlar bize ters durumlar, Aras. Şu an onun sizinle aynı evde kalacak olması da ters.”
Aras boynunu iki yana oynattı. Tuna oflayarak yanına gelip kulağına bir şeyler söyledi. Sonra Erol’a bakıp kaşlarını çattı.
“Bundan sonra o zibidiyle falan görüşmek yok, Songül.” dedi Serhat sertçe. “Soner falan rol arkadaşınmış neyse, belli zamanlarda görüşürsün. Ama en yakın zamanda Filiz’e geçiyorsun.”
Kaşlarımı kaldırıp ufak bir kahkaha attım. Kaburgamdan boğazıma dalga dalga öfke yükseliyordu. Genzimde koyu bir cehennem harlanıyordu. Gözlerim hırsla dolmak üzereydi. Dişlerimi sıktım sertçe.
“Birincisi; benim adım Katre. Bu yıllardır böyleydi ve daima da böyle kalacak.” dedim sesime kararlığımın son notasını oturtup. Aras dudaklarının kıyısına vuran küçük gülümsemeyle başını eğdi. Tuna da bana göz kırptı. “İkincisi; ne için endişelendiğini anlamıyorum. Çünkü soyadın için endişelenmene gerek yok. Ben zaten senin soyadını taşımıyorum. Bizim paylaştığımız hiçbir şey de yok. Ne ortak bir geçmişimiz, anımız var ne de birlikte ağladığımız ya da güldüğümüz şeyler. Ve sen böyle devam edersen ortak bir geleceğimizin olması da mümkün olmayacak. Senin de bildiğin gibi birbirimize muhtaç falan da değiliz. Tek ortak yanımız damarlarımızda akan kan. Onu da ne ben seçtim ne de sen. Ve ne kadar istesek dahi ne sen değiştirebilirsin ne de ben.”
Serhat sinirli bir gülümsemeyle bana doğru adım attı. Erol tarafından engellendi. O an Erol’u birden daha fazla sevdim. O beni anlıyordu. O Serhat gibi düşünmüyordu. Serhat ise her kelimesiyle, her bakışıyla beni yaralamıştı.
“Üçüncüsü; ben çocuk değilim.” dedim gözlerimi Serhat’tan ayırmadan. “24 yaşında yetişkin biriyim. Uzun zamandır kendi kararlarımı kendim veriyorum. Bundan sonra da kendim vereceğim. Yani senin anlayacağın şekilde konuşursam ne zaman kiminle nerede görüşeceğime ben karar veririm. Evime kimi alacağımı ya da kimin suratına kapıyı çarpacağımı ben seçerim.”
Bakışlarımı yeniden odadaki herkes üzerinde gezdirdim. Aras gözlerinde binbir anlamla bana bakıyordu.
“Kimse…” dedim ardından üstüne basarak. Bakışlarım hala Aras’ınkilere değiyordu. Koparır gibi çektim. “Hiç kimse bana ne yapıp ne yapmayacağımı söyleyemez. Hele ki sen. Beni yıllarca bir kere bile arayıp sormadıktan sonra, senden yıllarca haberim bile olmamışken birden böyle çıkıp bana ne yapıp ne yapmayacağımı söyleyemezsin. Yani böyle gelip bağırıp çağırarak beni yönlendiremezsin, beni istediğin kalıba sokamazsın. Buna hakkın yok. Ayrıca haddin de değil.”
Serhat öfkeli bir kahkaha attı. Gözlerinden öfkeli kıvılcımlar havaya sıçrarken dişlerini sıktı. “Saçmalama. Benimle düzgün konuş.”
Gülümseyip yutkundum. Gözlerimde kaynayan volkan artık canımı acıtıyordu.
“Ayrıca Levent konusunda da kimsenin görüşüne, hislerine ya da düşüncelerine aldırmıyorum. Umursamıyorum da. Ve sen onun hakkında böyle konuşma hakkına da sahip değilsin ayrıcalığına da. Bunu yapmasam da olur fakat şimdi söyleyeceğim. Ve sonra kimsenin bu konuda tek kelime etmesini istemiyorum. Kararımı tartışmayacağım.”
Tuna derin bir iç çekti. Eğlenceli bir tavırla bakıyordu bana. Yüzünde alay kırıntıları seçiliyordu. Gözlerimi devirdim. Serhat hala aynı şekilde, aynı kırıcı şeylerle gözlerini üzerimden ayırmıyordu. Bakışlarından yüzüne, oradan da tüm bedenine yayılan duyguların hepsi kalbimin bir yerine hançer gibi saplanmıştı. Dişlerimi birbirine bastırırken beynimin içinde elektrik kabloları birbirine sürtünüyor gibi hissediyordum. Bir şey söylemem gerekiyordu. Bir şey.
“Ben Levent’le evleneceğim.”
Ne? Ne dedim ben?
2013 / Mayıs
Tutuk bir nefesle rahatlatmaya çalıştım havaya muhtaç ciğerlerimi. Sanki prangalarla sıkıştırılmışlardı. Ya da tüm havayı benden çekip almışlardı. Yaşamaya çalışıyor ama her an ölüme daha da yaklaşıyordum. Hiçbir şey yetmiyordu artık içimdeki yangını söndürmeye. Gözyaşlarım sel olup içime akıyor lakin arıtamıyordu. Kaburgalarımda derin çatlaklar oluşmuştu. Kaburgalarımdaki çatlaklardan hüzün damlıyordu. Karanlık geceler gelmeye başladıktan sonra, birinin tam ortasında diz çökerek oturuyor ve günün doğacağına inanmak istiyordu insan. Eninde sonunda demek istiyordu, eninde sonunda gün doğacak. Doğmalı. Her karanlığın sonunda bir aydınlık olmalı.
Ne büyük yanılgı! Bazı karanlıklar öyle kalmaya mahkumdu. Bazıları o keskin karanlığın içine gömülmeye, siyah bir hiçlikte giderek yitmeye mecburdu. Bazıları için gün denilen şey asla doğmuyordu.
“Bu ne kızım ya? Aile toplantısı saçmalığını kim uydurdu?”
Tuna yüzünü buruşturup söylendi. Bardağında kalanı tek seferde içip arkasındaki masaya bıraktı. Gözlerini merakla bana dikti. Omuz silktim. Bilmiyordum. Ama lanet olsun ki tahmin edebiliyordum. Geçen gün duyduğum o tek sorudan sonra. Geçen gün bahçede, o ağaçlara yakın bir mevkide, üzerime bir göktaşı çarparak ya da yıldırım düşerek öldükten sonra. Ayağımın altından yer kaydıktan sonra. Tahmin edebiliyordum.
Yavaşça omuz silktim. “Dicle abla topladı ama.”
“Ablamın ne meselesi olacak ya? Başka bir iş vardır. Kesin Aras’ın başının altından çıkmıştır.”
“Olabilir.” diye mırıldandım. Halbuki adım gibi emindim kesinliğinden. Aras istemişti. Çünkü güzel bir haberi vardı verilecek. Onun elinden tutacaktı belki. Ya da gözlerine bakarak söyleyecekti. Karşımıza geçecek ve biz evleneceğiz diyecekti. Biz evleniyoruz. Artık tüm hayatım Yasemin’e bağlı. Ona bağımlı. Onunla tam, onunla bütün. Bunu tüm ailesinin önünde söyleyecek ve tasdiklenecekti. Artık kimse ikisini ayrı anamayacaktı. Bir olacaklar, birlikte olacaklardı.
Ne acı. Ne büyük günahtı.
Aras ve Yasemin. Yasemin ve Aras.
Bu hep böyle olacak, böyle sürecekti. Adları yan yana, tek solukta anılacaktı. Ve ben hep dışarda kalacak, aşkıma uzaktan bakacaktım. İçimde saklayıp, kalbimin en kuytu köşelerinde gözyaşlarımı kurulamaya uğraşacaktım. Kendimi tek başıma, yalnız ve kimsesiz avutmak için uğraşacaktım. Aras asla gelmeyecek, kalbimdeki gözü yaşlı aşığı asla görmeyecekti. Ne yapsam nereye gitsem acım azalmazdı. Aras’a hissettiğim her duygu içimi oyuyor, varlığımı parçalıyordu. Yok oluyordum. Hiç oluyordum kimsesiz çöllerde. O ise asla duymuyordu çığlıklarımı. Hep daha uzağa, daha da uzağa… En ırak mesafeye vardırıyordu kendini. Dışındakilere içinde birikenleri vurup yollara düşüyordu. Gittikçe Yasemin’e çıkıyordu yolu. Sonrası tek liman oluyordu. Tek sığınak… Biricik varış noktası…
Aras ona evlenelim diyordu, ben her kavrama yabancı kalıyordum. Aras ona aşık olduğunu sanıyordu, ben aşkı tanıyamıyordum.
Aşk neydi sahi? Onlarınki aşk ise şayet benimki neydi? Madem iki kişilikti bu his, ben neden tek başıma koşturuyordum o sancının iklimlerinde? Neden yaralarımı saracak tek nefese muhtaçtım? Nasıl oluyordu da tek başıma bu denli büyük bir yangın başlatabiliyordum?
Evet, belki de iki kişilikti aşk. Ve ben çift vardiyalı o duygunun tekile indirgenmiş mesaisine yalın ayak atlamıştım. En büyük sevda benimkiydi. Çünkü içimdeki yansımalarla örülmüş çoğul bir şeydi. Bitemezdi. Biri bitse diğeri canlanacaktı. Dedim ya ben tek kişilik sevmedim. İkisini bir araya harmanlayıp sevdim. Onun yerine de ben yine onu sevdim. Böyle aşkların sonu gelmezdi. Durmadan tekrarlanıyordu. Her gün bir kez daha yazılıyordu adı gönül sayfama. Böyle biri nasıl unutulurdu ki?
“Katre.”
Tuna’nın yüksek sesiyle silkinip kendime geldim. “İyi misin?” Çenemden tutup yüzümü kaldırdı. Gözlerinde hüzünler oynaştı. “Ağlıyor musun sen?” Gözlerimi kaçırıp güldüm.
“İyiyim Tuna. Rahat bırak çenemi.”
“Neden ağlıyorsun o zaman? Okulda mı kötü bir şey oldu?”
Dudaklarımı bir kez daha gerdim onun için. “Bunu da nereden çıkardın? Bir şey olduğu yok.”
Tuna kaşlarını kaldırıp başını salladı. “Hiçbir şey olmadığı için ağladın yani. He ben de hemen buna inandım.” Omzumdan tuttu hafifçe. “Hadi anlat.”
Ne söylersem söyleyeyim ikna olmayacağını biliyordum. Hayır, neden ağlamıştım ki sanki? “Herkes burada ama Fırat ağabeyim yok.” Omuz silktim. “Çok üzülüyorum, Tuna.”
Elini omzumdan çekip gürültülü bir soluk verdi. “Çok saçma.” dedi sıkılı dişlerinin arasından. Öfke dolup taşan gözlerinden çok titreyen sesi ele veriyordu onu. Aslında benim kadar üzgündü, benim kadar kötü hissediyordu. “Gitmek istedi ve gitti. O bizi terk etti Katre, biz onu değil.”
Gereksiz bir uğraşla elbisemi düzelttim. Normalde tercih ettiğimden biraz daha kısaydı. O yüzden elim sürekli eteğime gidiyordu. “Öyle olmadığını biliyorum.” diye mırıldandım. “Ve sen de biliyorsun. Fırat ağabeyim bizi bırakmaz.”
Tuna kaşlarını çatıp gözlerime baktı. “Katre.” dedi derin bir nefes alarak. “Fırat gitti. Bizi de arkasında bıraktı. Aramıyor da sormuyor da. Artık sen de onu konuşmayı bırak.”
Başımı iki yana salladım. “Yanılıyorsun. Neredeyse her gün konuşuyorlar Aras’la.” Gözlerime dolan yaşları geri ittim. “Sen onunla konuşmak istemiyorsun asıl.”
Gözlerinden önce acılı bir bakış geçti. Ardından bakışları tamamen ilgisizleşti. “Soner yılsonunda bir tiyatro gösterinizin olacağından bahsetti.” dedi birden fazlaca heyecanlanarak. Anlaşılan konuya geri dönmeyecekti. “Haldun Dormen sahnesinde hem de.”
Umursamazca omuz silktim. “Evet, öyle bir plan var.”
“Katre.”
Annemin hoş nağmeli sesiyle o tarafa döndüm. Yanında yüzü heyecandan kızarmış Dicle ablamla birlikte beni çağırıyorlardı. Tuna’ya döndüm yeniden.
“Bir fikrin var mı?”
“Bence sana kısmet çıktı.” Küçük bir kahkaha attı. “Acaba kim olabilir ki? Belki şu Aras’ın arkadaşı vardı ya babası vekil oldur.”
Gözlerimi devirdim. “Tuna bir susar mısın?”
“Ne var kızım? Vekil gelini olacaksın yaptığın şeylere bak. Biraz halka ilgi göstermeyi öğren. Hemen kayınpederim vekil diye havalanıp halkı susturmaya çalışman hiç hoş değil. Susma sustukça sıra sana gelecek.”
Küçük bir kahkaha atıp omzuna vurdum. Ne halde olursa olsun insanı güldürebilecek biri varsa o muhakkak Tuna olmalıydı. “Çok zevzeksin.”
Ona arkamı dönüp annemlere doğru yürürken aştığım her mesafede onun kahkahalarının sesi de azalıyordu. Dicle abla yalnızca özel günlerde giydiği döpiyesini giymiş ve asla tercih etmeyeceği bir makyajla yüzünü renklendirmişti. Gözlerim şaşkınlıkla açılırken adımlarımı hızlandırdım. Annem hüzün parçalarının dans ettiği gözlerini yüzümden ayırmadan yanağımı okşadı. “Neler oluyor?” diye sordum şaşkınca. Bir haber için bunca şey biraz abartı değil miydi?
Dicle abla daha fazla gülümsedi. “Güzel şeyler canım.” O cümlesini bitirmeden Yasemin içeri girip yanımıza doğru yürüdü. Onunla aynı yerde olmak istemiyordum aslında. Ne biliyim konuştuğumuz kişiler aynı olsun istemiyordum. Yasemin’in neşeyle şakıdığı yerde ne susmak geliyordu içimden ne konuşmak. Hayır, ona kızmıyordum. Çünkü buna sebebim yoktu. Ama onu kıskanıyordum. Belki de fazlası benden aldığı her şeye karşı kin bilemek istiyordum ona. Sağduyuyu kaybetmeyen diğer yanımsa şu an sahip olduklarının hiçbir zaman bana ait olmadığını haykırıyordu. Doğruydu. Aras asla benim olmamıştı ve şimdi onundu. Yani benden bir şey aldığı yoktu aslında.
“Zeytinyağlılar ne kadar güzel olmuş, Dicle abla.”
Yasemin onun yanında durup ışıl ışıl gülümsedi. Dudaklarından taşan tebessüm gözlerine vuruyor, oradan ruhunun derinlerine taşındığı dahi görülebiliyordu. Sanırım hiç bu kadar hissederek gülmemiştim. Hiç tastamam, bütün varlığımda hissetmemiştim herhangi bir gülüşü. Hep bir şeyler eksik kalmıştı. Hep bir yarım kalmışlık bir tarafına tutunmuştu. İç çektim yavaşça. Dicle ablaysa elini Yasemin’in koluna dokundurup annemi gösterdi.
“Çoğunu Hülya teyzem yaptı. Bu konuda üstüne tanımam.”
Yasemin kaşlarını kaldırdı hafifçe. “Elinize sağlık.” Sesi tatlı bir rehavetle yayılıyordu havaya. O çok güzel bir kadındı. Hem Aras’ı da seviyordu. İkisini bir arada gördüğüm her an anlayabiliyordum bunu. Gözlerinden görüyordum. Onu gerçekten seviyordu. Hayır, asla benim sevdiğim kadar sevemezdi. Ama kendine göre büyük bir aşkla bağlanmıştı Yasemin.
Ayrıca Aras da onu seviyordu. Ve o zaman zaten mesele kapanıyordu. Üzerine başka ne koyabilirdim ki? Ne için savaşabilirdim? Neye karşı çıkabilirdim? Daha nasıl direnirdim? Annem kolumdan tutup kendine doğru çekti beni. Korumaya çalışır gibiydi tavrı. Fakat zaten Yasemin’in bir şey yaptığı yoktu. Yapmazdı da. “Afiyet olsun.” dedi nazik bir gülümsemeyle.
Sormamam gerekirdi. Bunu kendime sürekli yapmamalıydım. Ne kadar acıtacağını, nasıl parçalayacağını biliyordum. Ama duymak istiyordum, duymam gerekiyordu. Alışmak için değil. Bu bağışıklık sağlanacak bir şey değildi. Ama yine de duymak istiyordum. Kendi yaralarımı kanatmak, ruhumu bir kez daha parçalamak istiyordum. O giderken sessiz bir akıntı üzerimden geçiyormuş gibi duramazdım. Ölebileceğim kadar ölmem gerekiyordu. “Peki, bu ani aile toplantısının nedeni ne?” diye sordum titremeye can atan sesimle. Allah’tan aldığım şan dersleri bir işe yaramıştı da sesimi kontrol edebilmiştim. Eğer o titreseydi ben de ağlamaya başlardım.
Yasemin bu kez daha önce hiç görmediğim kadar anlamlı bir tebessümle parıldarken Dicle abla anneme baktı. Ardından Yasemin’e kaydı bakışları. Onun dudakları da güzel bir tebessüme ev sahipliği yaptı. “Aslında bunlar…” Başıyla Yasemin’i ve şu an Tuna’nın yanında dikilen Aras’ı işaret etti. Biraz önce benim durduğum yerde duruyordu. Elleri cebinde hararetli hararetli bir şeyler anlatıyordu. Tek elini çıkarıp saçlarını karıştırdı. Tuna’nın gevrek kahkahası neredeyse bana kadar ulaşıyordu. Aras tek kaşını kaldırıp gülümsedi ona. Benim ise bu mesafeye rağmen kalbim yerinden oynadı. Göğüs kafesime sancıyla yüklenirken nefesimi tuttum. Aras başını çevirdiğinde bakışlarımız çarpıştı. Gözlerinden üzerime ela bir nehir köpürürken nefesimi tuttum. Suların iliklerime kadar ıslatmasına izin verdim. Önce şaşkınlıkla irileşen gözleri ardından sevgiyle doldu. Gözlerimi kapatıp yutkundum. Kendimi zorlayıp gülümsedim ona.
Ben onu seviyordum. Ama o neden beni sevememişti sanki?
“Evlenmeye karar verdiklerini söyleyeceklerdi.”
Dicle ablanın sesiyle hayır, daha doğrusu cümlenin yakıcı etkisiyle gözlerimi ondan koparıp arkamı döndüm. Boğazım yanıyordu. Göğüs kafesim durmadan çatlıyordu. Nefes bile alamıyordum acımdan. Ciğerlerim isyan bayraklarını çekmişken gözlerime yürüdü çaresizliğim. Ben bunu zaten biliyordum. Ama sürekli dillendirilmesi başka bir şeydi.
Yaban bir ağrı saplandı göğüs kafesime.
“Artık söylemeyecekler mi?” diye sordu annem şakayla karışık.
Yasemin notası yerinde bir kahkaha attı. Onun tınıları ruhumu boğan sesiyle mahvoluyordum. Çünkü onun sesi Aras’ı mest ediyor olmalıydı. Muhakkak ki kahkasıyla kendinden geçiyordu. Yasemin kahkaha attığında Aras’ın göğünde kuşlar havalanıyor olmalıydı. Yasemin kahkaha attığı zaman benim göğümdeki kuşlar tek tek vuruluyordu. Vurulup düşüyorları.
“Aslında biz bugün düşünmemiştik ama.” diye başladı.
Dicle ablaysa heyecanla sözünü kesti. “Annem madem söz yüzüklerini de takıverelim deyince öyle yapmaya karar verdiler.”
Derin bir nefes alıp gülümsedim. Bunu yapmak zorundaydım. Yüreğim kan ağlarken dudaklarım kıvrılmaya mecburdu. Aras ona giderken ben alkışlamalıydım. Oksijen içimdeki tüm duvarları yıkıp geçerken onu dışarı atmaya bile takatim kalmamıştı. İnsan ciğerlerinde kalan hava yüzünden ölür müydü? Peki, ben neden ölecek gibiydim?
Neden bu kadar erken? Daha kendimi hazırlayamamıştım bile. Henüz buna alışamamıştım. Ben bu denli hızlı olmasını beklemiyordum. Ne aceleleri vardı? Önemli olanın asla zaman ya da mekan olmadığını ise çok iyi biliyordum. Beş sene bile geçmiş olsa onun evleniyor olmasını asla daha kolay kabullenemezdim. Gözlerimi yakan yaşları güçlükle geri ittim. Ben hep… Ben hep farklı hayaller kurmuştum oysa. Ama artık bunların bir önemi yoktu.
Annem kırık bir bakışla yüzümü süzüp gülümsedi. Nasıl göründüğüm hakkında bir fikrim yoktu. Ama fazla dikkat çekici olmamış olacaktı ki hala bir tepki almamıştım. Dicle abla da bana dönüp gülümsedi. “Sen de şaşırdın değil mi?”
Dudaklarımı bir kez daha gerip başımı salladım. Beynimde art arda depremler oldu. “Evet, hem de nasıl.”
Yasemin başını sağ omzuna eğip tebessüm etti. “Ben de çok şaşırıyorum.” diye mırıldandı usulca. “Rüya gibi geliyor.” Gözlerinde hülyalı bir ifade, bakışlarında hoş bir sarhoşluk vardı. Anlamamaya imkan yoktu. Nasıl inkar edebilirdim? Yasemin, Aras’ı seviyordu işte. Benim uğruna ömrümü heba etmeye hazır olduğum adamı o da seviyordu. Ve onu kazanan da Yasemin’di. Onu almıştı.
Ben… Bense elim bağrımda kalakalmıştım.
O gece gözlerimin önüne her geldiğinde ağlamak hisleriyle dolduracaktı beni yıllarca. Aras parmağına o yüzüğü taktığında netlik kazanmıştı bütün ayrıntılarım. O sonsuza dek Yasemin’e ait kalacaktı ve o halka bana durmadan bunu hatırlatacaktı. Önemli olan parmağa değil yüreğe takılandı. Asıl bağ yürekte bağlanır, esas nikah yürekte kıyılırdı. Aras o yüzüğü çıkaracak dahi olsa içinden, kalbinden atamayacaktı. Bunu kabul etmek acıydı evet. Ama ne yazık ki gerekliydi. Hatta bu bir zorunluluktu.
İkisinin ellerinin arasında kalan kırmızı kurdele kesilirken can damarım koparıp atılmış gibi hissettim. Sanki birisi gelip şahdamarımı kesmişti. Aynı kırmızılıkta, o kurdelenin kırmızılığında bir kan boynumdan süzülüyordu. Kimse fark etmiyordu. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken içimi çektim. Tek elimi yüzümde gezdirdim yavaşça. Parmaklarımı boynuma doladım. Kanım dursun diye.
Beynimin tüm kıvrımlarında, ruhumun tüm köşelerinde, kaburgalarımın çatlaklarında dahi aynı cümle yankılanıyordu.
“Allah tamamına erdirsin.”