Ne yaptığımı bilmiyorum.
İnan bilmiyorum.
Yanına uzanmak istiyorum, yanına uzanayım; geçsin artık.
Umay Umay
2016 / Mayıs
Şimdi burada evleneceğimi söylerken gözlerime dolan tek anı o meşum günün barındırdıklarıydı. Bir sahnede sergilenen oyun gibi kanlı canlıydı. Tüm renkleriyle ve sesleriyle öylece karşımdaydı. Sanki elimi uzatsam parmaklarım hepsini hissedecekti. Parmakuçlarımdan kalbime yayılacaktı aynı koyu renkli hüzün. Aynı matemin kıskacında kaburgalarımın çatlaklarına bakakalmış olacaktım. Nefesimi döndüremeyip gözlerimi yumdum. Kapalı gözkapaklarımın içinde kıvılcımlar uçuşuyordu. Kıvılcımlardan dahi kaçamıyordum.
Serhat’ın rahatlamış ve nispeten keyiflenmiş sesiyle gözkapaklarımı araladım. “E evleneceğim diyorsan başka,” dedi yavaşça, “Evliliğe her zaman saygımız var neticede.” Başını eğip güldü. Gülüşü, içimde boydan boya derin bir yaraya dönüştü.
Tek kaşımı kaldırdım. Ona bunun ne kadar saçma olduğunu, yaptığı ve söylediği her şeyle aramızdaki o küçüçük ince bağı nasıl kopardığını, onu görmeye bile tahammül edemediğimi söylemek istedim. Sesim çıkıyor olsaydı söylerdim de. Ama dudaklarımı açtığımda nefesim acı dolu bir inleme gibi süzüldü yalnızca. Bakışlarımı Serhat’tan kaçırırken Aras’a yakalandım. Yağmurdan kaçıp doluya tutulmak gibiydi. Sağanaklarımdan ona sığınırsam sağ çıkardım. Ama yapamazdım. Aras’a gitmek, gitmeye çalışmak dahi camlar üzerinde yürümekten farksızdı. Lakin o keskin ve renkli camlar ayaklarımı delmekle kalmıyor kalbimi her an mahvediyordu. Hep mahvetmişti.
Ben biraz önce ne demiştim sahi? Ne beklemiştim?
Aras’ın bakışlarına yayılan şaşkınlığa, kahve ve yeşilin karıştığı gibi sitem karışıyordu. Aynı anda sanki hem öfkeleniyor hem üzülüyor hem şaşırıyordu. Seviniyor muydu? Bakışlarındaki karmaşa bana ulaşıyor, beni delip geçiyordu. Gözlerinde dimdik kayalar, puslu havalar, dalgalı denizler görüyordum. Sis iniyordu havasına. Gözlerinde sıcak bir yaz sabahı koyu renkli ve buzlu bir kış akşamına dönüyordu. Ama hiçbir şey söylemiyordu. Bir şey söylese, küçücük bir şey söylese, sesinden bir şeyler çıkarsam da yeterdi. Ama konuşmuyordu. Gözlerini kıstı yavaşça. Daha fazla dayanamayıp kaçırdım bakışlarımı.
“Düğün ne zamandan önce sormam gereken soru şu; Biz ne zaman tanışacağız damat beyle?”
Aras parmaklarını burun kemerine bastırırken Tuna buz gibi bir sesle konuştu. “Sizin misafirliğiniz yeterince uzamadı mı Serhat?”
Serhat ona bakıp sırıttı. Elini göğsüne koyarak kendini gösterdi. “Beni kovuyor musun?”
Tuna kaşlarını kaldırıp gülümsedi. “Hayır canım, ne münasebet. Geç oldu yatacağız diyorum. İnsanlar ayakta zor duruyor görmüyor musun? Uykumuz geldi diyorum. Düşünceli misafirden hoşlanırım.”
Erol ağabeyinin kolundan tuttu bir kez daha. “Artık gidelim bence de.”
“Şurada iki kelime ettirmediniz.” diye söylendi Serhat. Sonra ısrarlı bakışları yüzümde gezindi. “Bir ara yeniden konuşalım bu konuyu. Damat beye de söyle, seni başka bir adamın evinde bırakması hiç hoş değil. Yakışık almaz bir kere.”
Gözlerimi devirdim. Saçlarımı düzelttim ağır ağır. İçimde kıyamet kopuyor gibi hissediyordum. Dışımdaki buzlar dahi erimiyordu. Başımı dikleştirdim. “Size iyi geceler. Ben çok yorgunum.” Kimseye bakmadan veya bir şey söylemelerini beklemeden merdivenleri çıkıp odama girdim.
Kafamın içinde savaş çıkmış gibi bir gürültü vardı. Elllerimle şakaklarıma bastırdım. Saçmalamıştım. Ne kadar güzel gidiyorken son anda yokuşa sürmüş ve şaranpole yuvarlanmıştım. Ne gerek vardı şimdi buna? Eğer bu Levent’in kulağına giderse –ki mutlaka gidecekti- ne yapacaktım? Bana bunu ima bile etmemişti. Kaldı ki benim aklımda da böyle bir şey yoktu zaten. Ama orada Serhat beni o kadar sinirlendirmişti ki dayanamamıştım. Gözüm dönmüştü. Ne yapacağımı ne söyleyeceğimi bilemiştim. Uzaktan izler gibi izlemiştim kendimi. Ve sanırım Aras’a o kadar kızgın ve kırgındım ki, sebepsiz yere o denli incinmiştim ki bir şey yapmak istemiştim. Ondan bir şey beklemiştim. Ne yazık. Ne acınası.
Evet, Serhat artık sussun istemiştim. Ve kahretsin ki evet, Aras’tan bir tepki beklemiştim. Bir şey desin istemiştim. Yapma, desin. Gitme, desin. Bir şey desin. Demezdi, hem neden desindi ki?
Odamın kapısı hafifçe tıklanınca başımı kaldırdım. Yavaşça süzülen gözyaşlarımı kuruladım. “Girebilirsin.” diye seslendim. Tuna ya da Müge olmalıydı. Tuna başını kapıdan uzatıp garip bir yüz ifadesiyle bana baktı. Sonra yavaşça odaya girip yanıma oturdu. Kaşları ufak bir kavisle havalanmış, gözleri şaşkınlığın eksilmemiş hükmüyle hafif açık kalmıştı. “Demin aşağıda ne oldu?” diye sordu parmağıyla aşağısını işaret edip.
Umursamaz bir tavırla omuz silktim. “Sen de oradaydın Tuna.” diye mırıldandım.
Tuna saçlarını karıştırdı sıkıntıyla. “Evet, ama hala inanamıyorum. Ne gözüme ne kulağıma. Hatta aklım ya da hayal gücüm veyahut her ikisi birden bana oyun oynuyor olabilir. Rüyada bile olabilirim diyecektim ama öyle olsa çoktan uyanmış olurdum.” Bir şey söylemeden omuz silktim. Gözlerini kısıp alayla bana baktı. “Demek Levent’le evleniyorsun. Ne zamandan beri böyle bir durum söz konusu?”
Başımı tekrar dizime yasladım. Konuşmak istemiyordum, konuşamaya üşeniyordum. Ama aynı zamanda biri beni anlasın istiyordum. Derin bir nefes aldım.
“Geçen gün çok aşıktın bugün bitti ve hemen ardından Levent’e aşık olup evlenmeye karar verdin. Öyle mi? Sence de her şey çok hızlı olmuş gibi değil mi?”
“Bu onunla ilgili bir şey değil Tuna. Bu…”
Tuna iç geçirdi. “Katre,” dedi uyarırcasına. “Evlenmekten bahsediyorsun. Sence bunun şakası var mı? Şununla ilgili bir durumu var mı? A hadi biz iki dolaşıp geleceğiz demek değil bu.”
Kaşlarımı çatıp ifadesiz suratına baktım. “Dolaşmakla ne ilgisi var?”
Yüzünü buruşturdu. “Sen bunlara takılma. Farazi konuşuyorum.” Dizlerinin üzerinden bana doğru eğildi. “Evlenmek diyorum. Hani şu hastalıkta, sağlıkta ömrünün sonuna kadar falan…”
“Ne demek olduğunu biliyorum.”
“Ama hiç biliyor gibi davranmıyorsun.”
“Tuna lütfen…” diye haykırdım. Yaptığı hiçbir işe yaramıyordu. Sadece beni daha fazla kanatıyordu. Neden anlamıyordu ki? Zaten canım yeterince acıyordu. “Bu konuda tartışmak istemediğimi söylemiştim.”
“Bununla beni durdurmayacağını da biliyor olmalısın. Yani konuşmayalım deyince konuşmuyor değiliz biz Katre. Hatırlıyorsan sen de sürekli gelip konuşmuyorum demekle her şeyi çözemezsin derdin. Sonra da beni bıktırana kadar konuşup dururdun.”
Başımı salladım. “Bu aynı şey değil ama.”
Yavaşça saçlarımı okşamaya başladı. “Katre, bana ne olduğunu anlatabilirsin. Biliyorsun değil mi?”
Alt dudağımı ısırdım hıçkırmamak için. Gözyaşlarım deli bir hızla yuvarlanırken elimin tersini ağzıma bastırdım. “Anlamıyorsun.” Ağzımı açtığım an engel olamadan hıçkırdım. Nefesimi yoluna koymaya çalışıp bekledim bir süre. “Aras’la asla olmayacaksa neden başkasıyla da olmasın?”
Tuna karışık bir gülümsemeyle başını başıma yasladı. “Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?” Sesinde bana inanmadığını anlatan bir ton vardı.
“Hayır.”
“O zaman saçmalamana gerek yok bence.”
“Tuna,” diye mırıldandım usulca, “Aras asla Yasemin’i unutamayacak.”
Saçlarımın üzerinde gezinen eli aniden durdu. Omzumdan tutup beni sarstı. “Unutmakla alakalı ne düşündüğüne bağlı bence. İnsan hiçbir şeyi unutmaz Katre. Unutmamalıdır da bence. Yaşadığımız her şey, anılarımız, acılarımız, sevinçlerimiz hepsi bizim. Hepsi bizi bugün olduğumuz kişi yapan şeyler. Hepsinin bir yeri var içimizde. Neden unutmak isteyelim? Nasıl unutalım?”
Dizlerimi kollarımla sardım. Kendime sarıldım umutsuzca. “Ondan bahsetmiyorum. Yani birini hiç olmamış gibi unutmaktan, her şeyiyle tamamen silmekten bahsetmiyorum. Aras, hep onunla. Hep onu sevecek. Hep ona bağlı olarak kalacak.” Başımı kaldırıp üzgün yüzüne baktım. “Bundan bahsediyorum.”
“Neden öyle düşünüyorsun?”
“Düşünmemem için bir sebep yok. Artık alyansını takmıyor ama odasında, başucunda saklıyor. Evet, artık Yasemin’den bahsetmiyor ama her gece bitiminde en son ve her gün doğumunda ilk ona bakıyor. Gözleri yeniden onunla açılıyor ve onunla kapanıyor. Ona açılıp ona kapanıyor. Aras Yasemin’e uyanıyor. Yasemin’le yaşıyor.” Yüzümü buruşturup omuzlarım sarsılarak hıçkırdım. “Gözlerimle gördüm Tuna.” Başımı sallayıp gülümsedim. “Ve Aras her akşam yine ve yeniden ona koşuyor. Söylesene ben nasıl umut bağlayabilirim yarınlara? Anlat bana Tuna nasıl ümit edebilirim farklı bir geleceği?”
Yüzünü dizlerime gömülü başıma yasladı. Ona da acı vermek istemiyordum. Ama artık katlanamıyordum bu duruma.
“Ne olur bir şey söyle Tuna. Bir şey söyle.”
***
Gün ışığı yorgun gözlerimi yorarken pencerenin önünden çekildim. Gecenin en karanlık, en koyu anından sonra gün doğmaya başlıyordu. Hayatımın en karanlık zamanları hala mı gelmemişti de bir türlü ömrüme güneş doğmamıştı? Ne yaparsam yapayım olmuyordu. Ne dersem diyeyim hep aynı yere çıkıyor, aynı kuytuda tükeniyordum. Umut zehirdir, demişti tanımadığım birisi. Umut ettiğin sürece zehirleneceksin.
Saçlarımı toplayıp odadan çıktım. Bahçeye çıktığımda ılık bir rüzgar karşıladı önce beni. Sonrasında Aras. Bahçedeki masaya yaslanmış dalgın dalgın denizi izliyordu. Ona bakarken kalbimde keskin bir acı, damarlarımda sinsi sinsi yayılan zehri hissediyordum. Saçları rüzgarla oynaşırken kaburgalarımda kalbimin ağırlığını duyuyordum. Kemiklerim sıkışırcasına sancırken ona koşmak istiyordum. Ardından arkama bakmadan ondan kaçmak.
Şimdi, sabahın bu saatinde, henüz geceyi bile atlatamamışken onunla konuşmak istemiyordum. Ona bakmak, ona gitmek, onu duymak istemiyordum. Geri dönmek üzereyken gram uyku barındırmayan puslu ve yorgun sesini duydum.
“Günaydın, Katre.”
Kaşlarımı çatıp hala bana dönük duran sırtına baktım. Başını sağ omzuna yatırdı yavaşça. Ona cavep veremiyor olmaktan nefret ediyordum. Ama sanki dilim tutulmuştu. Ona söyleyeceğim o kadar çok şey vardı ki, onları söylemediğim için başka şey konuşmak istemiyordum sanki. Konuşabilsem dağlar dize gelecekti. Ama ben yapamadığımdan dağ dağa kavuşmuyordu. Derin bir nefes alıp tuttum. “Günaydın.” diyebildim sonunda, titremeye yüz tutan sesimle. Sesim havada donmuş bir çiy tanesi gibi önümde durdu, ardından yere düşüp parçalandı. Aramızdaki konuşmadan korkuyordum. Vereceği tepkiden ödüm patlıyordu. Hayır. Asıl korktuğum hiçbir tepki vermemesiydi. Hiçbir şey söylememesiydi.
Ah Aras…
Hayallerim bile kurumuşken seninle ilgili umutlara sarılamazdım. Sen bu kadar uzakken, ben sana koşmaya çalıştıkça geriye savrulurken, ikimiz adına bir geleceğin düşüne bile inanamazdım artık. Aynı zehre kanamazdım.
Gözlerim doluyordu. Yeniden kafiyesi atlanmış bir şiir oluyordu Aras. Asla belli bir düzene göre gitmiyor, hiçbir kurala uymuyordu. Kendi kanunlarını koyuyordu gönül ülkemde. O bende böylesine hüküm sürerken ona git demek hükümdarsız kalan bir devletin yıkılması gibi yıkardı içimi. Kumdan kalelerim gidişinin rüzgarıyla dağılırdı.
Gelse… Ah bir gelse çocukluğumun bayram sevinçleriyle karşılanırdı varlığımda. Her bayram sakladığım neşeli gülüşlerim hala yerlerinde duruyordu. Ama o gelmiyordu.
Omzunun üzerinden bana baktı. Gözleri durgun bir deniz kadar dalgasızdı. Hiçbir şey göremiyordum. Beni birazcık da olsa önemsemesi gerekmez miydi? En azından emin misin diye soramaz mıydı yani? Gerçekten Levent’i sevip sevmediğimle, onunla mutlu olup olmayacağımla bile ilgilenmiyordu. Dün gece böyle bir şey uydurduğum için, ondan küçük de olsa bir şeyler görmeye bu kadar muhtaç olup saçmaladığım için, sonunda hiçbir şey elde edemeyeceğim durumlara kendimi sürüklediğim için aptal gibi hissediyordum.
“Kaçmaya mı çalışıyorsun?”
Gülümsemeye çalışarak başımı salladım. Ama bakışları elimi ayağımı birbirine dolaştırıyordu. Daha önce hiç böyle olmamıştı. Bana hiç bu kadar boş, böyle yabancı bakmamıştı. Kötü bir his durmadan kalbimi oyuyor, içim çekilir gibi oluyordu. Boğazımda tıkanan nefesimi ciğerlerime doğru ittim. “Neden kaçmaya çalışayım, Aras?”
“Neden sanki her an arkanı dönüp koşmaya başlayacakmışsın gibi bakıyorsun peki? Ayrıca neden orada öyle dikilip duruyorsun peki, Katre?”
Oraya çivilenmişçesine hareketsiz kalan ayaklarımı yanına kadar sürükledim. Sandalyeye oturmak yerine onun gibi masaya dayadım sırtımı. “Gördüğün gibi artık durmuyorum. Pardon dikilmiyorum… Yani orada dikilmiyorum.”
Çok güzel. Hemen saçmalamaya başladın Katre, çok güzel.
Yüzünün kıyısında ufak bir tebessüm peyda oldu. “Anladım.” Kollarımı birbirine sardım. Ben değil içim ürperiyordu. Bakışları üzerime düşerken gözlerimi denizde tutabilmek için üstün bir çaba sarf ettim. Gözlerinin değdiği her yer yanıyor gibi hissediyordum. Sanki birazdan tam burada, bu bahçede alev alacaktım. Sanki birazdan bir volkan gibi patlayacaktım. Sonunda beni bu azaptan kurtarıp sakince dalgalanan denize döndü o da. Sesinde tek bir ton, tek bir ifade bile olmadan konuşmaya başladığında nefesimi tutmak zorunda kaldım.
“Şu dün geceki saçmalık da neyin nesiydi?”
Sorusunu anlamamazlıktan geldim. Ne yapmaya çalıştığını anlamak istiyordum. Bu konuda ne düşünüyordu onu bilmek istiyordum. Bana soru sormasını istemiyordum.
“Evet, Serhat beni de şaşırttı.” dedim yavaşça. Gerçekten de öyle olmuştu. Birdenbire, durup dururken hayatım hakkında ahkam kesebileceğine kanaat getirmişti Serhat. Oysa biz birbirimizi tanımıyor sayılırdık. Ve kan bağını göz ardı etmem gerekirse o hiçbir şeyim sayılmazdı. Bazı ilişkiler yalnızca genetikle var olmazdı. Gerçek aile bağları yaşanmışlıkların hatıralarına dayanırdı. Birlikte ağladığınız anılar yakınlaştırırdı sizi. Ya da gülebildiğiniz ortak günler… Dudağınızda hoş bir tebessüm bırakan hatırlanmışlarla bağlanırdınız. Yani sadece aynı soydan geliyor olmak sizi birine mecbur yapmazdı bana göre. Demek istediğim ne Serhat bana mecburdu ne de ben ona. Aslına bakılırsa benim zaten bir ailem de vardı. Eğer böyle yapmaya devam edecekse onunla gerçekten görüşmeyecektim bir daha.
Hem kim bilir Aras’a da neler söylemişti ben yokken. O bu kadar kızdığına göre…
Yüzünü buruşturup yeniden bana baktı Aras. Göz göze geldiğimizde bakışlarımı kaçırdım. “Hem çok manasız…” diye devam ettim. “Tutturduğu şey de bile geçerli bir sebep yok.” Göz ucuyla ona bakıp denize geri döndüm. “Yani soyadından bahsediyorum.”
Tek kaşını kaldırıp başını salladı. Tek elini çenesinde gezdirdi yavaşça. “Serhat dün gece çokça saçmaladı doğru.” Sesindeki ifade hala renksizdi. Kollarını göğsünde birleştirdi ardından. Düşünceli hali zihnimi bulandırıyordu. “Ama ben ondan bahsetmiyorum ve sen de bunu biliyorsun. Ben asıl dün gece senin fazlaca saçmaladığını hatırlıyorum.”
“Öyle mi?”
“Değil mi?”
Dudak büküp omuz silktim. Tabi ki saçmalamıştım. Her şeyden önemlisi Levent’in böyle bir şeyden zerre haberi yokken herkese evleneceğimizi söylemiştim. Bu işin içinden nasıl sıyrılacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Daahsı zaten umduğum hiçbir şeyi de bulamadığımdan daha saçma bir hal almıştı. Allah’ım kendimi ne durumlara sokmuştum böyle? Gergince dudaklarımı dişledim.
“Serhat’a yaptığım uzun konuşmamı mı diyorsun?”
Aras derin bir nefes alıp ofladı. “Neden anlamamış gibi yapmayı tercih ediyorsun?”
“Anlamıyor olamaz mıyım, Aras?”
Bütün vücuduyla bana doğru dönüp doğrudan gözlerime baktı. “Anladığının bal gibi farkındayım.” Omuz silkti. “Sen de farkındasın.”
Bakışlarımı kaçırıp denize döndürdüm yeniden. O ise hala bana dönük duruyordu. Daha asıl konuya bile giremeden tartışmaya başlamamız ne kadar güzeldi. Konuşmanın devamı hiç de parlak görünmüyordu. Bunun nedeni şu andan ondan yükselmekte olan ve benim tenime vurup onu yakan öfkeydi. Sanırım sonunda onu sinirlendirmeyi başarmıştım. En azından bir tepki vermiş sayılıyor muydu bu durumda?
“Serhat’a söylediklerimde ciddiydim.” dedim yavaşça, tane tane. Yani genelinde, diye eklemek istesem de yapamadım.
Başımı çevirip Aras’ın allak bullak olmuş yüzüne baktım. Kaşlarını kaldırıp ifadesini toparladı. Gözlerinden ağır ağır bir gemi geçerken başını salladı. “Son söylediğin de dahil yani?” Sesindeki hırçın tonlama, ne kadar örtmek istese de yüzeye çıkan gergin hava, beni düşüncelerimin boğucu kıskacından kopardı.
Hafifçe omuz silktim. “Yani. Sonuçta neden olmasın? Aslında tam olarak net bir şey konuşmuş değiliz. Ama dediğim gibi, neden olmasın?”
“Neden olmasın diye düşünülerek evlenmeye mi karar verilir, Katre?”
“Özür dilerim. Neye göre düşünülerek karar verildiğini sana sormayı unutmuşum.”
Kaşlarını kaldırıp gözlerime baktı. Gözlerinde kıtalar birbirine çarpıp ayrılırken yüzü yavaş yavaş kararıyordu. Dişlerini sıktığını görebiliyordum. Şakağında yeşil-mavi bir damar belirdi. Sonunda derin bir nefes alıp bakışlarını kaçırdı. İki eliyle yüzünü sıvazlayıp ensesinde birleştirdi onları. Tuhaf bir gülümsemeyle başını salladı. “Tamam,” dedi yavaşça, “Çok erken olmadı mı peki?” Sesindeki bütün tınılar yerlerinden oynamıştı. Karmakarışıktı. Duyguları iç içe girmiş ne düşüneceğini şaşırmıştı. Ben Aras’ı tanıyordum. Ama bu halindeki pek çok şeyi tanımlayamıyordum. Hem mutlu olmamı istiyor gibi bakıyordu hem istemiyor gibi.
“Neden erken olsun?” dedim yavaşça. “Yani önemli olan sadece zaman mı? O zamana neler sığdırdığımız da önemli değil mi?”
Sen Yasemin’le evlendiğinde onu sadece bir yıldır tanıyordun Aras. Sen her şeyi o kadar zamana sığdırabilmiştin.
“O anlamda demedim.”
“Zaten yarın evleniyor değiliz Aras.”
“Yani kesin evleneceksin?”
Gözlerimi kaçırıp ofladım. “Bilmiyorum dedim ya. Zamanın ne göstereceğini kim bilebilir ki?”
Aras gözlerini devirdi. “İzmir’e ne zaman dönüyorsun?” diye sordu konuyu aniden değiştirerek.
“Yarın öğlen provam var. Sabahtan çıkarım.”
Göz ucuyla yüzüme baktı. Zaten ona baktığım için kaçırmadım bunu. O da onu seyrediyor olmama şaşırmadı. “Levent İzmir’e mi taşınmış?”
Kendimi tutamayıp güldüm. Ardından alt dudağımı ısırdım hızla. Serhat’ın dün gece sürekli görüşüyor olmamıza yaptığı atıftan etkilenmiş görünüyordu. Ve tabi ki bunu Serhat gibi değil kendi yöntemleriyle kurcalıyordu. Sevgili ağabeyim (!) her ne kadar bunu itici olarak yapıyor ve beni o duygunun hoşluğundan uzaklaştırıyor olsa da Aras’ın beni kıskanıyor olmasının fikrini seviyordum. Sebebi ne olursa olsun… Nasıl olursa olsun… Fırat ağabeyimle ya da Serhat’la benzer hislerle yapıyor olsa da…
“Hayır, tabi ki. O da nereden çıktı?”
Yeniden başını salladı. “Her sabah yoldan geliyor yani?”
Gözlerimi bir kez daha devirip ona belli etmeden güldüm. “Her sabah gelmiyor, Aras.”
“Yani bazı sabahlar geliyor?”
Kaşlarımı kaldırdım usulca. Aras bazen ciddi manada çekilmez biri olabiliyordu. Gerçekten. Ama bu hali ona o kadar yakışıyordu ki asla kızamıyordum. Belki de kızmak istemiyordum. “Sabah diye bir şey yok. Öğlen falan da olabilir.”
Başını yana eğip öfke taşan gözlerini gözlerime dikti. “Levent, Soner’in evinden çıkmıyor mu Katre?”
Yüzümü buruşturdum. “Sanki Levent’le Soner’in arasında bir şey varmış gibi oldu. Yani kulağa öyle geliyor. Hiç hoş değil.” Önüme düşen saçımı kulağımın arkasına attım. “Saçmalamaya başladın.”
Saçlarını karıştırdı. Koyulaşan gözlerine somut bir sevgi doldu. Tıpkı ben küçükken bana baktığı gibi bakıyordu. Kaybolacakmışım gibi. Neden büyüdüğümü görmek istemiyordu? Elini uzatıp saçlarımı okşadı. Kalbim göğüs kafesimde çırpınmaya başlamışken onu sakinleştirmek için söyleyebileceğim hiçbir kelime kalmamıştı dimağımda. Zaten gözlerine baktığımda siliniyordu hepsi. Dilim lal oluyordu kendi çamursu kuraklığında. “Haklısın,” diye fısıldadı, “Saçmalamaya başladım.”
Ağlamak istiyordum! Dudaklarım üşümüş bir kuş gibi titrerken içimden gelen tek şey ağlamaktı. Herhangi bir şekilde bana dokunduğu zaman tek istediğim şey ağlamak oluyordu. Saçlarımı bileklerine dolamak istiyordum. Başımı eğdim. Aynı anda saçlarım parmaklarının arasından döküldü. Hiçbir yere dolanamadan döküldü. “Kabul etmen de güzel en azından.” dedim sesimin imalı çıkmasına gayret ederek. Duygu yoğunluğumu mutlaka fark edecekti. Acaba kendine yorar mıydı sebebini? Ufacık bir dokunuşundan dahi ne kadar etkilendiğimi anlar mıydı?
Hafifçe güldü. Hayatım ne kadar anlamsızdı. Onu seviyordum ve ikimizin de gitmesi gerekiyordu. “Provalar nasıl gidiyor?” diye sordu yeniden masaya yaslanıp.
Derin nefesler alıp kendime geldim. Artık etkisi daha çarpıcı oluyordu. Halbuki önceden bana daha sık dokunurdu. Acaba artık aramızdaki paylaşımın azalması mı beni bu kadar duyarlı yapmıştı? Ya da değişen aslında Aras mıydı? Özellikle yanıma yaklaşmamak için çaba harcıyor gibiydi. Hayır, uydurmuyordum. Hissediyordum. Sürekli, bir şekilde bencen kaçıyor, benden uzaklaşıyordu. “İyi başladık.” Yavaşça öksürüp sesimi ayarladım. “Yönetmenimiz gelecek bu hafta.”
“Yönetmen olmadan mı başladınız?”
“Evet, İtalya’da bir görüşmesi varmış. İşte yarın gelecek.”
Aras tek kaşını kaldırıp düşündü. “Yılmaz kiminle çalışacakmış bakalım?”
Saçlarımı düzeltip bu konuyla neden bu kadar ilgilendiğini düşündüm. “Sen teklifi cidden değerlendiriyor musun?” diye sordum sesimdeki heyecanı gizlemeye gerek duymadan. Daha doğrusu vakit bulamadan. Hayır, de. Hayır, de Aras.
Bana dönüp göz kırptı. “Yılmaz çok ısrar etti.”
“Yani kabul ettin?”
Hayır, hayır, hayır.
“Öyle gibi bir şey. Konuşuyoruz daha.” diye geçiştirdi. Hala düşündüğünü gösterirdi bu. “E yönetmen diyordun?”
“He evet, Gencay Türker diye biri.”
Yüzünü buruşturup aniden bana döndü. “Gencay?” diye söylendi yüksek sesle. Durgun muhabbetimize bomba gibi düşen sesi beni yerimde zıplattı.
Kaşlarımı kaldırıp tepkisin izledim. “Aras bunda bu kadar şaşırılacak ne olabilir?”
Öfkeyle ayağını yere vurmaya başladı. “Hiç, böyle bu ara üst üste üstüme üstüme geliyorlar.” Başını salladı ekşi suratıyla. Gözlerinde yeni bir yangın büyümeye başlamıştı.
Kaşlarımı çattım. Neler oluyordu? “Şu Gencay meselesi ne?”
Aras kollarını birleştirip gözlerini kıstı. Gözlerini kapatıp derin nefesler aldı. Sonunda başını omzuna doğru eğip bana göz kırptı. “Hiç. Eski bir tanışıklığımız vardır da kendisiyle.”
“Kötü bir olay mı geçti aranızda?”
Bizim meşhur yönetmenle Aras’ın ne gibi bir kötü geçmişi olabilirdi ki? Dahası ikisi birbirini nereden tanıyordu? Ah tabi ki Milano. İyi de orada tanışmış olsalar hatta birlikte çalışmış olsalar bile kötü geçmişleri neyle ilgiliydi? Birden nefessiz kalarak sendeledim. Ya da kiminle mi demeliydim? Yasemin olmalıydı. Kesinlikle onunla ilgili olmalıydı. Çünkü Soner beni çapkın yönetmenimize karşı uyarmıştı. O zaman dikkat etmediğim bu ayrıntı şimdi bin bir anlam kazanıyordu. İçimde yükselen acının yanında kesif bir öfke de gizliydi.
Aras başını salladı. “Yok canım ne ilgisi var.” Düşünceli bir tavırla etrafa bakındı. Ardından yüz ifadesi aniden gevşedi. Bir karar vermişti ve ben bunun benim için hiçte iyi olmadığını hissediyordum.
Birden bahçeye giren arabanın keskin fren sesiyle ikimizde o tarafa döndük. Levent arabayı park ederken büyük bir gülümsemeyle el salladı. Ben de ona gülümsedim. Annemin kontrolü için gelmiş olmalıydı. Ama saat biraz erkendi sanki. Kesin onu annem çağırmıştı. Ah anne ya! Kahvaltıya kalması için ısrar edecekti mutlaka.
Aras kıvılcımları üzerime sıçrayan sesiyle söylendi. “Levent neden gelmiş?”
Az önce karısını kıskandığı için Gencay’dan haz etmezken şimdi yeniden Levent’e dönmüştük. Onun ruh haleti bazen beni çok yoruyordu. “Senden izin mi alması gerekiyordu Aras?” diye terslendim. Aslında bunu çoğu zaman yapmazdım. Ama ben de değişiyordum. İkimizi birbirimize zıt yönlerde sürekli değişirken elimizde olmadan uzaklaşıyorduk da. Farklı yönlerde durmadan koşuyorduk. Ne yazık ki yolumuz birbirimize de varamayacaktı.
Levent arabadan inip dikkatle ikimize baktı. Sanki gelmek istiyor ama gelemiyor gibiydi. Veyahut içeri girmek istiyor ama gergin göründüğümüzden –evet, öyle görünüyorduk- dolayı müdahale edip etmemek konusunda kararsız kalıyordu. Yanına gitmek için adım attım. Aynı anda Aras yüzünü buruşturup dirseğimden tuttu. “Sana ne oluyor bugünlerde?”
Ölümcül bakışlarını Levent’in üzerine dikmiş nefretle süzüyordu onu. “Şöyle bakmasana çocuğa.” diye mırıldandım Levent’e sorun yok dercesine gülerken.
Aras yüzünü ekşitti. “Ne çocuğu Katre?” Dirseğimi bıraktı.
Levent kapıya çıkan Müge’ye döndü. Müge kaşlarını kaldırıp bize baktıktan sonra gülümseyerek Levent’in koluna girdi. İkisi eve girerken hala arkalarından bakıyorduk. Kapı kapandıktan sonra Aras’a dönüp kaşlarımı çattım. “Of Aras…”
“Çok tuhafsın,” diye devam etti araya bir şey girmemiş gibi, “Gerginsin. Soğuksun.” Gözlerini kıstı. “Tuhafsın işte. Kendin gibi davranmıyorsun hiç.”
Kendimi zorlayıp yutkundum. Değişimin koynunda o da fark ediyordu demek uzaklaşan ayak seslerimizi. Oysaki ben parmak uçlarıma basıyordum. O ise postallarını yere vura vura terk ediyordu beni. “Belki ben de kayboldum, bilmiyorum.” diye fısıldadım. İçimde yükselenler gözlerime doldu. Yanağımdan süzülen tek damlayı elimin tersiyle sildim. “Ben anneme bakayım.”
Salonda Müge’yle karşılaşınca durdum. Yüzünde o kadar anlaşılmaz bir ifade vardı ki elimde olmadan endişelendim. “Ne oldu?”
Arkamdan gelen ayak seslerinden Aras’ın da salona girdiğini anlayabiliyordum. Müge önce ona sonra bana baktı. Yavaşça yutkundu. Sanki Aras’ın tam şu anda gelmiş olmasıyla ilgili ne düşüneceğine karar verememiş gibi bir ona bir bana bakıp duruyordu. Derin bir nefesi gürültüyle verdi.
“Annen Levent’le özel olarak bir şey konuşmak istedi. O yüzden onu alıp yukarı götürdü.”