Aşk Sonsuza Dek Saklanamaz

3174 Kelimeler
Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:  Olanlar oldu Tanrım  Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!  Didem Madak 2016 / Mayıs Annemin Levent’le özel olarak konuşabileceği herhangi bir konu olamazdı. Benim evlenmekle ilgili olan sözlerim dışında. Gözlerimi kapatıp ofladım. En azından birkaç gün bekleyemez miydi? En azından sular durulsaydı, köprünün altından biraz su aksaydı ve ben aklımı toplasaydım olmaz mıydı? Derin bir nefes alıp verdim. Ama umuyordum ki annem henüz benimle konuşmadan, emin olup olmadığımı ya da bunu neden yaptığımı sormadan, Levent’le herhangi bir şey konuşmazdı. Dediğim gibi umuyordum ki. Müge kaşlarını çattı. Alnını kaşıdı yavaşça. “Yani bilmiyorum tabi ne konuşacak falan. Ama öyle çekiştirince.” Omuz silkti hafifçe. Saat daha sabahın dokuzu bile olmamıştı. Herkesin ne acelesi vardı? Zannedersem yıllardır evleneceğim günü bekliyorlardı. Ben dün gece evleneceğim demiştim, bugün resmen düğün dernek kurmuşlardı. Yeniden ofladım. Bilerek arkamı dönüp Aras’a bakmıyordum. Çünkü ne beklediğimden emin değildim ve ne bulacağımı ise asla bilemiyordum. “Herkes sevindi sanırım bu habere.” dedi Müge yavaşça. Bakışları arkama, Aras’a, odaklanmıştı. Dudağının kıyısı kıpırdayarak kıvrıldı. “Yani Tuna da dün olanları anlatınca annenlere.” Of Tuna… Yememiş içmemiş ortalığı karıştırmıştı yine. Ben ona yardım et demiştim, her şeyi karıştır iyice içinden çıkamayayım değil. Ağzımı açmak üzereyken arkamdan Aras’ın öfke kıvılcımları sırtıma çarpan sesini duydum. “Tuna nerede?” Omzumun üstünden ona baktım. “Ne yapacaksın?” Aynı anda Müge’de, “Yukarıda.” diye cevapladı eliyle üst katı göstererek. Aras gergin bir tebessüm için zorladı kendini. “Ne demek ne yapacaksın? Ne yapabilirim?” Gözlerinde parlayan kıvılcımlar üzerime sıçrayıp beni kor ediyordu. Yüzüne dokunmak istiyordum. Çenesinin sert kavisine parmakuçlarım değsin, parmakuçlarım yansın istiyordum. Hızlanan nefeslerime karşı dişlerimi alt dudağıma bastırdım. Kaşlarım gözlerimin üzerine inerken dudak büktüm. Kendimi yumruklamak istiyordum. Müge merdivenlere yönelmiş Aras’ın arkasından gülmemek için dudaklarını dişlerken bense şaşkınlıkla bakıyordum hala. Sonunda kahkahasını koyveren Müge’ye döndüm. Başını sallayıp güldü. “Aman Aras işte canım.” Kolumu çekiştirip beni mutfağa sürüklemeye başladı. “Levent, geldiğinde Aras’la ne konuşuyor olabileceğinizi sordu.” Yolun ortasında durup tek kaşımı kaldırdım. “Tam olarak öyle mi dedi?” Gözlerini devirip tezgaha yaslandı. “Hayır, yani biraz hakkınızda konuştuk öyle.” Kaşlarımı kaldırıp kollarımı göğsümde bağladım. “Ve?” Müge kaynamakta olan suya kısa bir bakış atıp demliği eline aldı. Çayı demlerken kısa saçları yüzüne doğru dökülüyor, çenesini okşuyordu. “Aman canım işte öylesine konuştuk.” Demliği bırakıp bana döndü. Bakışları uzun uzun yüzümde gezindi. “Levent, duygularından haberdar mı? Anladığım kadarıyla evlilik ortak kararınız değil ayrıca.” Başımı arkaya atıp duvara dayadım. “Gözüm döndü, Müge. Serhat’a o kadar kızgındım ki söylediklerimin çoğunu hatırlamıyorum.” “Ben hatırlıyorum.” derken kaşlarını kaldırdı. “Konuşmanın geneli çok güzeldi. Hatta bir ara gaza gelip ayakta alkışlayacaktım seni. Hangi tezahürat daha uygun olur diye düşünüyordum ki yere çakıldım sayende. En azından evlenmeyi düşündüğünü bana daha önce söylemeni beklerdim.” Gözlerimi kapatıp açtım. Yüzümü astım mutsuz bir şekilde. “Söyleyene kadar benim de aklımda öyle bir şey yoktu. Ya bilmiyorum Müge. Hem Serhat’ kızdığım için hem de Aras yüzünden sanırım.” Cümlenin sonunda sesim o kadar hafifledi ki kendi kendime konuşuyor gibi hissetmeme neden oldu. Bunu sesli söylemek öylesine zor gelmişti ki göğsüm sıkışıyordu. Saçlarını kulağının arkasına sıkıştırıp burukça gülümsedi. “Beklediğini alabildin mi bari?” diye sordu. Aslında ona kendimi anlatmama gerek yoktu, bunu zaten biliyordum. Müge ben söylemesem bile beni anlıyordu. “Bilmiyorum.” diye itiraf ettim. “Ne denli güçlü bir şey bekliyordum, bilmiyorum.” Müge sandalyelerden birine oturup ellerini çenesinin altında birleştirdi. “Levent duyacak, biliyorsun değil mi? Ona ne diyeceksin? Yani evleneceğiz, dedin. O yüzden diyorum.” Parmaklarımı şakaklarıma bastırdım. “Bir şey bulacağım.” dedim pek emin olamayarak. “Onu tam olarak düşünememiştim.” Saçlarını savurarak güldü Müge. “Tahmin etmiştim. Neyse olmadı ben bir çaresine bakarım.” Merdivenlerden gelen gürültülü seslerle ikimiz de kapıya döndük. Tuna bize kötü bir bakış atıp koşarak kapıya doğru gitti. “Tuna evden kaçtı sanırım demin.” “Bu evde kimse normal değil zaten.” “Bence de.” diye onayladı Müge de, “Aras da müzikale yeşil ışık yakmış anladığım kadarıyla.” Başımı salladım. Kabul etmesini istemiyordum ama aynı zamanda içimde bir yan, bir köşe kabul etmesi için dua ediyordu. Ve onunla ilgili sürekli ikilem içinde olmak, hep çıkmazda kalmak, durmadan çelişkilerde boğulmak beni tüketiyordu. Kabul ederse Aras müzikalde yanımda olacaktı. Onun ruhundan süzülen notalarda kıvrılacaktı hareketlerim. Aras notalara vuracak ben onlarla canlanacaktım. Aşk nağmelerde hayat bulacaktı. O duyduğu aşkı haykıracak, ben yaşadığım aşka bürünecektim. İki tezatlığı bir araya harmanlayacak aşkı yaşayacaktık. Hayır, biz yaşamadan aşkı yaşatacaktık. Aras bilmese de, anlamayacak olsa da biz yalnızca o anlarda bir olacaktık. Birlikte olacaktık. Evet, o hiç farkında olmayacaktı fakat ben tüm müziği koynumda saklayıp yalnız ona akacaktım. Gözümdeki her anlam, gönlümdeki her his onunla dolup taşacaktı. Ah Aras… Telefonu çalmaya başlayınca Müge kaşlarını çattı. “Tuna.” dedi şaşkınca. “Sanırım bohçasını unuttu.” Küçük bir kahkaha atıp başımı iki yana salladım. “Yakınlardadır. Ben ona bir bakayım. Sonra da güzel bir kahvaltı yapalım.” Saçımı öpüp bahçe kapısından çıktı. Gözlerimi kapatıp başımı yeniden duvara yasladım. Kapalı gözkapaklarımın içinde kıvılcımlar uçuşuyordu. Küçük ateş parçalarını küçük, kırmızı çiçeklere benzetmek geliyordu içimden. Sanki o çiçekler ömrümün kanayan yanlarına ilaçtı. Sanki bu karanlığın ve soğuğun içinde alev, ateş bir çiçek açmak büyük bir lütustu. Bir mucizeye tanıklık ediyormuş gibi titredim. Aynı anda gözlerim aralandı. Levent mutfak kapısının önünden geçmek üzereyken beni gördü. Kırmızı çiçekleri hala görebiliyordum. Sanki başından aşağı dökülüyorlardı. Levent gamzesi derinleşene kadar gülümsedi. “Hoş geldin.” diye mırıldandım. Tedirgin bir gülüş dudaklarımı yokladı. Annem ona ne söylemiş olabilirdi? Yüzüne anlamlı bir tebessüm otururken gözleri sabah güneşi üzerine vurmuş deniz gibi parladı. Kararlı adımlarla mutfağa girip az önce Müge’nin kalktığı sandalyeye oturdu. Bakışları dikkatle yüzümde geziniyordu. “İyi misin?” Başımı salladım. “Tabi ki iyiyim. Sen de iyi görünüyorsun.” Kaşlarını kaldırıp imayla bana baktı. Sol eliyle yavaşça çenesini kaşıdı. “Çok naziksin. Ama ben biraz daha gerçekçi olmak zorundayım. Bu sırada lütfen, doktor olduğum gerçeğini göz önünde tutmaya çalış. Bugün çok iyi gibi görünmüyorsun sanki.” Dirseklerimi masaya dayayıp güldüm. “Belki biraz yorgun olabilirim. Ama kötü de sayılmam.” Parmakları masada ritm tuttu. Bu melodiyi biliyordum. Bana sıcak yazları hatırlatıyordu. “Sabah merhaba demek istemiştim aslında ama çok gergin görünüyordunuz.” diye başladı, “Tartışıyorsunuz gibi geldi. Araya girmek istemedik.” Dudaklarımı dişleyip gözlerimi kaçırdım. Umursamaz görünmeye çalışarak omuz silktim. “Yok canım, tartışmıyorduk. Müzikalden bahsediyorduk.” Levent başını sallayıp güldü. “Heyecanla beklediğimizi biliyorsun.” “İyi olmasını ümit ediyorum, Levent. Çok güzel olsun istiyorum.” “Ben iyi olacağından eminim. Sen kendini sahnede görmediğin için bazen tereddüte düşüyorsun bence.” Derin bir nefes aldım yavaşça. Bütün yüzüme yayılan bir tebessümle gülümsedim. Gerçekten onun yanıdna kendimi bu kadar iyi hissetmem kötü müydü? Çok iyi arkadaş olabilirdik. Olmuştuk. Ama kısa bir anlık saçmalamayla her şeyi bozmuş muydum? Her şeyi batırmış mıydım? Duyduğunda ne tepki verecekti? Saçlarımı düzeltip gülümsememi korumaya çalıştım. “Annem nasıl?” “İyi. İlaçlarını düzenli almadığı için biraz problem yaşıyoruz sadece. Bir de malum stres.” Demek ki ona bir şey söylememişti. Yani tabi ki söylemezdi. “Ben de çok ilgilenemiyorum.” dedim yüzümü asıp. “Ama artık daha çok dikkat edeceğine eminim.” “Ben de eminim.” Yavaşça ayağa kalktı. “Ben de artık gideyim. Salı günü için Soner yemeğe davet etti bu arada. Güzel haberleri varmış.” Göz kırptı. “Biliyorum. Haberi de büyük bir haber değil. Yani beklentiyi çok düşürüp gel bence.” Başını sallayıp küçük bir kahkahayla güldü. “Sarp da gelecek. Sarp’ı da çağırdığına göre bence sandığın kadar küçük değil sanki haber.” *** Ürperen kollarımı ovuşturdum yavaşça. Gözlerim bahçede yalnız başına oturan Aras’tan ayrılmayı inatla reddediyordu. Saçları hafif rüzgarda dalgalanıyordu. Ama o bunu umursamıyordu bile. Hatta rüzgarı hissettiğinden bile emin değildim. Gözlerimi yavaşça üzerinde gezdirdim. Onu yalnızca izliyor olmak bile kalbimin göğüs kafesime yüklenmesine sebep oluyordu. Sadece Aras’a bakmak bile ruhumu kanatlandırıyordu. Onu hiç durmadan seyredebileceğim bir ihtimaller denizinde boğulmak bile bana yeterdi. Bu bile yeterliydi. Derin bir nefesle iç geçirdim. Aşk nasıl bir duyguydu ki birine bu denli bağımlı yapıyordu insanı. Birine böyle bağlıyor, düğüm üstüne düğüm atıyordu. Onsuz nefes almaya bile eriniyor oluyordunuz. Onsuz hayal bile kuramıyordunuz. Hadası ve daha beteri asla sormuyordu. Asla seçme hakkını size vermiyodu. Bir bakıyordunuz ki aşka düşüvermişsiniz. Bir bakıyordunuz ki birden yanıp kül oluvermişsiniz. Bir yudum aşkla soluvermişsiniz. “Gitti mi damat bey?” Omzumun üstünden Tuna’nın eğlenen yüz ifadesine baktım. “Alay etmesene Tuna.” Ufak bir kahkaha atıp yanıma geldi. “Ne alayı kızım ya? Ben sadece bir soru sordum.” Ona gözlerimi devirip tekrar bahçeye döndüm. Böyle derin, böyle dalmış ne düşünüyordu? “Hem sen kaçmamış mıydın? Bohçanı da alıp kaçtığını düşünmüştük.” Saçlarımı karıştırdı hızla. “Aman ne komik.” Başını iki yana salladı dayanamıyormuş gibi. “Bu Aras sen de akıl bırakmadı. Hiç bırakmadı. Hayır, sonundan korkuyorum ben asıl.” Kaşlarımı kaldırıp kolunu çimdikledim. “Ne utanmazsın ya.” Kan yürüyen yüzüme aldırmadan etrafa bakındım. Biri duymamıştır inşallah. Gürültülü kahkahalarla sarsılırken burnumu sıktı. “Hemen pancara bağla. Aman hiç bekleme.” Kolunu ittim. Tuna da sonunda susup benimle birlikte bahçeye bakmaya başladı. “Ona ne dediniz de sonra üstüme saldınız?” Göz ucuyla ciddileşen yüzüne baktım. “Anlamadım.” “Sabah diyorum yanıma bir geldi barut fıçısı gibiydi. Böyle piyanosuna kahve döküp şeker attığım günkünden bile daha pis bir bakış attı bana.” Hatırlamak istemiyormuş gibi başını iki yana salladı. Hafifçe güldüm. “Hiç gülme Katre ya. Korkunçtu. Can güvenliğim yoktu.” Bahsettiği günün hatıraları zihnimde dört dönerken kendime engel olamadan yeniden güldüm. “O günü hatırladım da.” diye de açıkladım. “Gerçekten hadi kahveyi döktün diyelim neden bir de üstüne şeker attın? Yapışsın diye mi?” Tuna gözlerini devirdi. “Ya yanlışlıkla kahve döktüm. Ama sonra ne yapacağımı bilemedim. Sağ olsun eşek kafalı Fırat şeker at üstüne anlamaz bile Aras dedi. Ben de saf gibi onu dinledim.” Elimi omzuna koyup kahkaha attım. O da asık yüzüne aldırmadan benimle birlikte güldü. O gün olanları çok iyi hatırlıyordum. Aras’ın nasıl delirdiğini, Fırat ağabeyimin nasıl gülme krizine girdiğini, Tuna’nın zavallı, şaşırmış hallerini sahne atlamadan anımsıyordum. Ama şu an asıl güzel olan onun ağabeyinden bahsederken kindar bir ifade takınmamış olmasıydı. Belki de artık en azından onlar için düzelirdi işler. Bunu öyle derinden istiyordum ki kelimelerle ifade edemezdim asla. “Aras az kalsın kafanı piyanoya vurarak kıracaktı ama.” dedim üst düzey bir abartıyla. Tuna da bana bakıp tek kaşını kaldırdı. “Telleriyle boğacaktı, Katre. Ama tellere kıyamadı.” “Bütün gün söylenerek gezmişti.” Hülyalı bir iç geçirdim. O günleri ne kadar da fazla özlüyordum. “İşte bugün bana öyle bir baktı ki o zaman bile bu kadar pis bakmamıştı. Yani sanırsın piyanosunu baltayla parçaladım. Zannedersin piyanoya tekme tokat girdim.” Gözlerini kocaman açıp başını salladı yeniden. “Neden ki?” diye sordum. Tuna bana doğru dönüp kollarını göğsünde birleştirdi. Bakışlarında alayla karışık neşe hala hükmünü sürdürüyordu. “Ben de onu sana soruyorum işte. Ne dediniz çocuğa da bana köpürüyordu. Zor sakinleştirdim ya.” Alt dudağımı sarkıttım. “Başka bir şeye sinirlidir belki.” Levent’in gelmesine kızmıştı biraz. Üstüne başka şeyler de tuz biber olmuş olabilirdi. Saçlarını karıştırıp güldü Tuna. “He damat beye kızmış olabilir haklısın.” “Of Tuna.” diye söylendim. Bütün düşündüklerini dile getirmesine gerek yoktu. Derin bir nefes alıp verdim. Yeniden bahçeye döndüm. “Aras nerede?” Tuna da baktığım yere baktı. “İçeri girmiştir Katre.” Dirseğiyle beni dürttü. “Ya da bohçasını almaya gitmiştir o da. Bakayım mı bir bohçasına? Kaçtıysa onu almadan gidecek kadar aptal olamaz. Çünkü almak için geri dönmen gerekiyor sonra.” “Tuna bir susar mısın?” Alaylı bir kahkaha attı. “Bir alemsin yemin ederim.” Müge yanımıza gelip başını omzuma yasladı. “Neye bakıyorsunuz öyle ikiniz?” “Aras’a bakıyorduk ama kaçtı galiba. Bohçasına bir bakıp gelsene, Müge.” Ahenkli bir kahkaha atıp kolunu arkamdan uzatarak Tuna’yı çimdikledi Müge. “Yukarı çıkıyordu şimdi.” dedi, hala gülmeye devam ederken. Bu kaçma konusuyla ilgili aralarında başka konular geçmişti anladığım kadarıyla. Çünkü anlayamadığım kadar çok eğleniyorlardı. “Hiç görmedim gitiğini.” Müge merakla arkasına bakıp omuz silkti. “Hülya teyzem çağırdı.” Beni dürtüp güldü. “Annen bugün çok tuhaf. Sürekli bir konsey topluyor odasında.” Tuna da çenesini kaşıyıp güldü. “Ne konuşuyorlarmış? Ekonomi mi? Yoksa yeni silahları kime satsak diye mi konuşuyorlar?” Müge’yle aramıza girip kollarını ikimizin omzuna attı. “İtiraf etmenin zamanı geldi kızlar. Aslında biz mafyayız. Silah falan ticareti yapıyoruz. Hülya teyze de başımız.” Başını dramatik bir havayla sallayıp nefesini verdi. “Yani baronumuz.” Tek kaşını kaldırıp Müge’ye baktı. “Başımıza baron mu diyoruz?” Aynı anda gözlerimizi devirdik. “Senin tabanca tutuyor olman benim uçak kullanmamdan daha düşük bir ihtimal olduğu için daha iyi bir hikaye uydurmanı beklerdim.” dedi Müge alayla. “Ben tabanca tutuyorum demedim zaten. Ben ticareti yönetiyorum.” Onlar atışırken kaşlarımı çattım. Annem ciddi anlamda Aras’la ne konuşuyor olabilirdi ki? Hem de özel olarak? Bir de durup dururken. Tuna’nın kolunun altından çıktım. Gidip baksam iyi olacaktı bence. Kapıdan çıkıyordum ki neşeyle içeri giren Dicle abla kolumdan yakaladı. “A hepiniz buradayken söyleyeyim.” Diğerlerinin de bize dönmesini bekledi. “Akşam şu bizim Elmas teyzelerin düğünü varmış. Oraya gideceğiz.” “Ben gelmem.” Tuna başını art arda sallamaya başladı. “Hayatta gelmem. Kimse beni düğüne götüremez.” Dicle abla koluma girdi yavaşça. Diğer eliyle saçlarımı okşadı. “Sen de gelirsin, değil mi? Şöyle biraz kafamız dağılır hem.” “Yok, Katre kalsın.” Ağzımı açmak üzereyken annemin tatlı tınılarla odaya yayılan sesiyle duraksadım. İki adım arkamızda duruyordu. Başımı kaldırıp gülümseyen gözlerine baktım. “Yormayın çocuğumu Dicle. Yarın provaya gidecek zaten.” Yanımızdan geçip salona girdi. Koltuklardan birine oturdu dikkatle. “Aslında o kadar yorulmam.” Azarlayan bakışlarla yüzüme baktı. “Kendine dikkat etmen gerek kızım.” diye söylendi. “Zaten bir avuç bir şey kaldın.” Tuna üzgünce çöktü koltuğa. “Abla sen de bana böyle şeyler söyle bence.” Abartılı bir iç çekişle arkasına yaslandı. “Kendimi yorduğum zaman bir daha kendime gelemiyorum. Ben de avuç kadar kaldım bence.” Kirpiklerinin üzerine üzgünce baktı. “Hem daha ticari işlerim var.” Dicle abla başını sallayıp güldü. “Büyü artık biraz Tuna’cım. Sen geliyorsun.” Tuna tek kaşını kaldırıp ablasına baktı. “Aras?” “Aras Fırat’la buluşacakmış.” Dudaklarını birleştirdi. Ne yapabilirim der gibi ellerini iki yana açtı. “Yani bizi götürüp getirecek gönüllü bir kavalyeye ihtiyacımız var.” Annemle Müge keyifle gülerken Tuna yüzünü buruşturdu. “Kabak da yine benim başıma patladı yani. Neden şaşırıyorum acaba?” Tuna’nın mızmızlanmalarının sonunda tahmin ettiklerinden yarım saat sonra da olsa evden çıkabildiler. Yalnız kalmamam için Müge de kalmak istemişti. Ama annem, her nedense onun mutlaka gelmesi gerektiği konusunda o kadar ısrar etmişti ki Müge sonunda kabul etti. Çıkarken hala annemin onu neden götürmek istediğine anlam veremeyerek birbirimize bakıyorduk. Bütün ev sessizliğe bürünmüşken toprağı okşayan adımlarla bahçeye çıktım. Bu koca evde yalnızdım. Neredeyse nefesimin sesini bile duyabiliyordum. Aslında buna alışık sayılırdım. Bir süredir tek başıma yaşadığım göz önüne alınırsa bunun bana garip gelmemesi gerekirdi. Ama bu evde yalnız kalmak onunla aynı şey değildi. Bu ev daima kalabalık olmalıydı. İçinde hep birileri olmalı, neşeli sesleri bahçeye dalga dalga yayılmalıydı. Duvarlara sinmiş olan kahkahalar sanki oradan usul usul çıkıyor ve geceye karışıyordu. Yıllar önümden akıp geçiyordu. Tek tek anıyordum hepsini. Anılarımın tozlarını alıyor, başlarını okluyordum. Bu ev kalabalık olmalıydı. Mutlu, güler yüzlü insanlar dolaşmalıydı koridorlarında. Geceleri odalardan birinde ağlayan biri olmalıydı ya da. Uyuyanlar güzel rüyalar görmeli, uyuyamayan insanlar yürümeliydi gece yarılarında. Böyle çok kimsesizdi. Çok yalnızdı, eksikti. Derin bir nefes alıp verdim. Aynı anda evden tıkırtılar gelmeye başladı. Elimi korkuyla çarpmaya başlayan kalbime bastırdım. Yıldızları daha iyi görebilmek için salonun ışıklarını söndürmüştüm. Acaba hata mı yapmıştım? Hırsız olabilir miydi? Sessizce evin yalnızca bahçeye açılan kapısına doğru ilerledim. Karanlığa alışan gözlerimle içeriye göz gezdirdim. Hiçbir şey görünmüyordu. Derin nefeslerle sakinleştirmeye çalıştım kendimi. Belki de Tuna dayanamayıp geri dönmüştü. Ama sessiz sessiz ilerlemeyi tercih etmişti yani öyle mi? Hem de ışıkları bile yakmadan? İçeri girdim yavaşça. Korku filmlerinde tehlikenin üstüne üstüne giden insanlar gibi hissediyordum kendimi. İzlerken ne yapıyorsunuz, kaçın diye bağırıyor olsam da aslında tam olarak öyle olmuyordu. Ah tabi ki savaşmayı falan düşünmüyordum. Hayır, adamın kafasına vazoyla vurmayı falan da düşünmüyordum. Soğukkanlılığımı korumaya çalışarak birkaç adım daha attım. Aynı anda birine çarparak çığlık attım. “Katre, dur sakin ol.” Aras’ın kucaklayan sesi kulaklarıma dolduğunda, titreyen çenemi elimle tuttum. Kalbim kafese tıkılmış bir kuşun telaşıyla çarpıyordu. Elimi kaldırıp göğsüme bastırdım. “Ödümü kopardın.” diye fısıldadım. Sesim dahil bana ait olan her şey titriyordu. “Neden öyle hırsız gibi sessiz ve sinsi bir şekilde geliyorsun?” Başını eğip yavaşça güldü. Gülüşünde içli bir beste çınladı. Gülüşü tenime çarpıp oradan dağıldı. Gülüşü dokunabileceğim kadar yakındı. Evet, gülüşü neden bu kadar yakın? Derin bir nefes almaya çalışarak kendimi toparlamayı denedim. Çarpıştıktan sonra düşmemem için tutmuştu beni. Elinin biri hala belimdeydi. Tepeden tırnağa bütün bedenimle ürpererek titredim. Aras kırık bir tonla gülümsemeye çalıştı yeniden. Gözleri bir yere dalmıştı. Orada onu çok üzen, canını acıtan, içini döne döne oyan bir şey varmış gibiydi. “Evde olduğunu bilmiyordum.” “Ben de bu kadar erken döneceğini bilmiyordum.” Başımı kaldırıp gözlerine baktım. Bahçeden vuran ay ışığının altında olduğundan daha koyu, daha gölgeli görünüyordu. Gözlerinde ucundan tutunabileceğim, çekip alabileceğim kadar somut bir acı vardı. Bir nehir gibi üzerime doğru akmasına alışkındım. Ama bu gece gözlerinde başka bir şey vardı. Ruhundaki yaraları değil, ruhundaki eksikleri, yarımları, yamaları görüyordum. İnsan ne olur da böyle bir acıyı gözlerinde taşır az çok biliyordum. Bakışlarımı ondan ayıramadan gözlerini kapattı. Sanki bana baktığında, öylece durup gözlerini gözlerimden ayırmadığında bendeki her şeyi görüyordu. Onun ruhu benimle konuşuyorsa benimki ona neler anlatıyordu? Yalvarıyordu ara sıra biliyordum. Sesi o kadar şiddetliydi ki kulaklarımda uğulduyordu. O koyu, sisli ve yoğun acı, gözlerine öylece oturan acı gözkapakları kapanınca yerine sığamamış gibi yüzüne yayıldı. Onu böyle görmek istemiyordum. Elimi uzatıp onu üzen neyse parçalara ayırmak istiyordum. Bir şeyler söylemek istiyordum. Ama hala o kadar yakın duruyorduk ki sesime güvenemiyordum. Acaba o da nasıl titrediğimi hissediyor muydu? Ondan ayrılmak ve aramıza güvenli bir mesafe koyabilmek için geri adım attım. Aras da elini sırtıma kaydırıp kendine doğru çekti beni. Sıkıca sarıldı. Acısı tenimi deliyordu. İçindeki her neyse, bu sitem, bu matem, bu dert her kimeyse öyle yoğundu ki göğüs kafesinden kaburgalarıma çarpıyordu. Tek tek kırılıp düşüyordu her biri.  Tek tek kalbime saplanıyorlardı. Aras öyle bir duygu yoğunluğu içinde olmalıydı ki ruhum tepeden tırnağa, kökten uca ve baştan sona damgalanıyordu. O her neyle doluysa onunla doluyor sonra pimi çekilmiş gibi patlıyordu. İçimde taşıyamadığım yoğunluk gözlerime doldu. Dolan gözlerimden süzülen tuzlu damlalar gömleğini ıslatıyordu. Göğsümdeki ince ve gümüşten bağ onu yine sımsıkı sardı. Her şeyle birlikte. Her şeye rağmen. Ben yavaşça içimi çekerken Aras saçlarımı okşadı. Sanki saç tellerim her an kopacakmış gibi, sanki bir dokunuşuyla dağılacakmışım gibi yavaşça dolandı parmakları saçlarımın üzerinde. “Özür dilerim.” diye fısıldadı. “Ne için?” Sesim tahtaya sürülen tırnak gibi cızırtılı çıktı. Sesim kulaklarımı kanattı. Hıçkırmak istemiyordum. “Her şey için. Bunca zaman benim yüzümden yaşadığın ne varsa. Hepsi için. Durmadan geç kaldığım ya da erken geldiğim için.” O an hayatımda ikinci ve son kez ömrüm orta yerinden çatlamaya başladı. İlkinde açamamıştım. Bu kez tamamen solacaktım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE