Gözlerinde yıldızlar gezdirdiğin zamanlardı
Gövdenden gövdeme akan bir karanfil gecesi
Denizine geldiydim senin
Kendimi seninle değişmek için.
Birhan Keskin
Cümlesi öylece, sanki hava birden sıfırın altına düşmüş, sanki gökyüzü buz tutmuş gibi dondu. Havada asılı kalan cümlenin ortasından başlayarak çatlamasını, çatlayıp parçalanmasını ve ardından tüm parçaların yere düşmesini izledim. Bir cümle böyle somut hale gelmemeliydi. Hiçbir söz öbeği bu kadar gözle görünür değildi. Ama söyledikleri, söylerken sesindeki o acı, o kırılmışlık, o kimsesizlik ve çaresizlik, sözündeki örtünmüş sitem derime batıyordu. Aras sanki konuşmamıştı. Konuşmamıştı da ağzından çıkan binlerce küçük bıçak, binlerce küçük iğne son süratle etime girmiş, etimde ilerlemiş ve kalbime doluvermişti. Sanki havada buz tuttuktan sonra cam gibi parçalanan o cümle kırıklarıyla beraber kaburgalarımın arasına yerleşmişti.
Zaman birden yavaşladı. Saniyeler önümde duruyor, bana bakıyor ve süzülerek geçiyorlardı. Elimi uzatsam, parmaklarım hareket kabiliyetini yeniden kazansa ve elimi uzatabilsem, o saniyelerden birini yakalayabilirdim. Yakalar ve geri fırlatırdım. Bu an biterdi. Yakalar ve ileri fırlatırdım. Bu an bitmiş olurdu. Yakalar ve sonsuza kadar durdururdum. Bu anda sıkışıp kalırdık.
Bedenimdeki tüm kasları zorlayıp yutkundum. Ardından kesik bir nefes aldım. Kendimi geri çekip toplayabildiğim o birazcık gücümle Aras’ı ittim. Kaşlarım gözlerimin üstüne doğru eğilirken yüzümü buruşturdum. Anlamadığım için değil, ihtimalinden dahi deli gibi korktuğum için. Bunun olmaması için her şeyi yapabileceğim için. “Anlamıyorum Aras.” dedim. Diyebildim. Yıllarca, asırlarca öğrenmesinden deli gibi korkarak yaşamıştım. Hep.
Neden şimdi? Şimdi, neden?
Aras gözlerini kaldırdı. Gözleri, içinde ela bir deniz köpüren, dalgalarında boğulduğum gözleri, yüzümü ateşe verdi. Bakışlarında fırtınalar kopuyordu, mevsim güze dönüyor, kırmızı ve sarı yapraklar havada sallanarak dökülüyordu. O bana böyle bakarken gerçek tokat gibi çarpıyordu yüzüme. Gözlerinde gördüğüm her anlam çığ gibi büyüyor, ardından üstüme yıkılıyordu. Biraz daha geriledim. O da ellerini çekip beni serbest bıraktı. Tek eliyle yüzünü sıvazladı sertçe. Ne diyeceğini bilemiyor lakin konuşmak için çırpınıyor gibiydi. Sanki söylenecek o kadar çok şey vardı ki, konuşalacak o kadar konu vardı ki neresinden başlayacağını kestiremiyordu. Aklıma bir şey gelseydi, küçücük bir cümle gelseydi bu konuyu ebediyen kapatabilirdim. Sadece gülebilseydim bile belki biterdi.
Ama hiçbir şey yapamıyordum. Donmuş gibiydim. Ölmüş ve böyle, dimdik mumyalanmış gibiydim. İçimde tüm sesler susmuştu. Yalnızca Aras’ın öğrenme ihtimalinin, biliyor olma olasılığının o korkunç, dehşet verici çığlığı yankılanıyordu. Bütün sesler köşelerine çekilmiş, yalnızca o tüylerimi ürperten gürültü çınlıyordu.
Aras yavaşça başını salladı. Dudağının kenarı yavaşça yukarı kalktı. Bir gülüş hem böyle üzgün hem böyle mutlu görünemezdi. Görünmemeliydi. Bir gülüşe her duygu sığmazdı. Her duygu asılı kalmazdı. “Anladığını biliyorum.” diye başladı, “Yüzünde görüyorum. Sen de biliyorsun. Anlamadığına inanacağımı mı düşünüyorsun gerçekten?”
Düşüncelerim birden buzunu çözüp, kalıbın dışına çıkıp koşarak etrafa dağıldı. Beynimin içinde hiç susmayan sesler vardı. Ne yapacaktım? Ne yapabilirdim? Bunu hiç düşünmemiştim. Bir gün bile. Öğrenecek olursa şayet ne yaparım gibi bir planım olmamıştı. Aklımın ucundan bile geçmemişti. Zaten sonsuza kadar kaybettiğimi düşünmüştüm. Söylesem ne olurdu ki? Acaba duyunca neler düşünmüştü? Ne hissetmişti? Kızmış mıydı, üzülmüş müydü? Artık görüşmeyelim demeye mi gelmişti? Beni görme, seni görmeyeyim daha iyi, mi diyecekti? Ya da hesap mı soracaktı? Nasıl yaptın mı diyecekti? Neden yaptın mı?
Cümle kur. Bir şeyler söyle. Hayır, de.
Telkinlerim sonucu kurabildiğim tek cümle, “Aras, sen iyi misin?” oldu. Ne yapacağımı bilemiyordum. Ne diyebilirdim ki ona? Evet, seni sevdim çok pardon mu? Hadi ama…
Dudaklarında öylece asılı kalan gülümseme yerinde donup küçüldü. Elini yüzüme doğru uzattı. Nefessiz kalarak ne yapacağını bekledim. Sıcak parmakları önce elmacık kemiğime değdi. İçimde bir yer yıkılıp döküldü. İçimde bir ağaç söküldü. Kemiklerim titreyerek birbirine çarpıyordu. Parmak uçları yüzümden ayrılmadan bir hat boyunca ilerledi. Şakaklarıma değip orada asılı kalmış bir tutam saçı kulağımın arkasına itti. Bu doğal bir hareketti. Bu basit bir şeydi. Her zaman yapabilirdi. Bana ilk defa dokunuyor değildi. Öyleyse neden böyle oluyordu? Niçin kalbim ürkek bir kuş gibi çırpınmaya başlamıştı kafesinde? Niçin orada duramıyor, durmak istemiyor ve Aras’a konmak istiyordu? Neden elini tutup yüzüme bastırabilmek böylesine bir ihtiyaç haline dönüşmüştü birden? Nasıl?
Hızlanan nefeslerimi yoluna koymaya çalışarak bakışlarımı yüzüne kaydırdım. Gözleri sadece parmaklarını takip ediyordu. Parmaklarıyla etimi nasıl paramparça ettiğine tanık olmak istiyordu. “Katre, bak ben…” Derin bir nefes alıp verdi. Parmakları yüzümden ayrılırken ağlamak üzereydim. Tenimden ayrılan sıcaklığın yerine hava çarptı. “Ne söyleyeceğimi, nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum. Ama…”
Derin bir nefes alıp gülümsedim. Panik ruhumda dalga dalga yayılmaya başlamıştı. “Bugün hava çok sıcak.” Tek elimi göğsüme bastırdım, kalbimi yerinde tutabilmek için. Odadaki hava beni boğarak öldürmek üzereydi. “İçeride duramamıştım ben de. Bahçeye çıkıyorum.” Cevabını beklemeden ona arkamı dönüp bahçeye çıktım. Nabzımı boynumda hissedebiliyordum. Sanki kalbim ağzımın içinde atıyordu. Ilık bir rüzgar anında yüzüme çarpıp saçlarımı havalandırdı.
Şimdi odasına gidip yatsaydı ne güzel olurdu. Ya da düğüne gidenler aniden dönüp lambaları yaksalar belki içim de aydınlanırdı. Belki her şey eski haline döner ve birden güneş doğardı.
Ama Aras her zamanki gibi içimden geçenlerin tam aksini yaptı. Arkamdan bahçeye çıktığını duyuyordum. Sessizlik onu boğuyormuş gibi gürültülü bir nefes aldı. “Bence bu gece iyi olmayan sensin.” dedi. Sesi okşar gibi saçlarımın arasında dolaştı. Omzumun üstünden ona baktım. Kapıya yaslanmış dikkatle beni izliyordu. Gözlerinde hala aynı deniz aynı şekilde dalgalanıyordu. Üzerine batmakta olan güneşin allığı vuruyordu. Gözlerine baktıkça kendimi titremekten alıkoyamıyordum. Artık hep böyle mi olacaktı? Bana hep böyle mi bakacaktı? Şayet böyle olacaksa… Buna katlanamazdım. Dayanamazdım. Zaten ömrüm boyunca sürekli ona koşmamak için kendimi zor tutmuştum. Bana böyle bakarsa ayaklarıma nasıl engel olurdum?
“Düğüne neden gitmedin?”
Umursamazca omuz silktim. “Canım istemedi.”
Tek eliyle alnını kaşıdı yavaşça. “Neden izin vermiyorsun peki? Sana bir şey anlatmaya çalışıyorum. Bir şey konuşuyorum.”
Başımı havaya kaldırıp yıldız yüklü gökyüzüne baktım. Siyah bir çarşafa serpiştirilmiş minik çiçekler gibiydi yıldızlar. Yanıp sönüyorlardı. Diğer günlere nazaran daha parlak, daha aydınlık, daha yakınlardı. Demek ki yine acım varlığımı dağıtacaktı. Demek ki yine teselli için gelmişlerdi.
Kendimi daha fazla tutamazdım. Tek bir damla uzun zamandır bu anı bekliyormuş gibi gözümden usulca süzüldü. Artık zamanı gelmişti. İnceldiği yerden veya en sağlam olduğu yerden, yani mutlaka bir yerden kopacaktı. Veda marşı başlamıştı içimde. Ruhumda tam tam sesleri haykırışlara bürünmüştü. Beynimde aynı müzik dönüp duruyor, ruhumda yankılanıyordu ezgisi. Sanki içim öylesine boştu ki notalar boşlukta dağılıyordu.
Islak dudaklarıma aldırmadan gülümsedim. Gülümsemem bir goncanın açılışı gibi değil, bir sayfanın yırtılışı gibi büyüdü. “Tamam, seni dinliyorum o zaman. Ne konuşmak istiyorsan.”
Derin bir nefes alıp ilk kez görüyormuşum gibi bahçenin bir kenarında salınan çiçeklere bakmaya başladım. Bir zamanlar çiçeklere bakmaya bile dayanamıyordum. Ona hiç bakmıyordum. Ama yanıma doğru geldiğinin farkındaydım. Rüzgar ondan bana doğru esiyor, kokusunu ciğerlerime dolduruyordu. Bana doğru gelmesi göğüs kafesime kuşlar konmasına neden oluyordu. O kadar yavaş yürüyordu ki beklemek işkenceye dönüşüyordu. Her adımı toprağı titretiyormuş gibi yer ayaklarımın altından çekiliyordu.
Hafifçe iç çektim. Her şeyi biliyorsa, bilmemesi gereken ne varsa öğrendiyse, yani artık bir gizim kalmadıysa, her şey değişecekti. Dünyam yerinden oynayacak ve ardından farklı bir yörüngeye oturacaktı. Artık hiçbir şey asla eskisi gibi olamazdı. Peki, ne olacaktı? Ondan uzak durmayı denemiştim ama becerememiştim işte. Bu kez nasıl dayanacaktım? Nasıl katlanırdım?
Önümde durduğunda gözlerimi kapattım. Omuzlarımı dikleştirdim? Acaba ona kim söylemişti? Kendisi anlamış olamazdı. Bunca yıl anlamadıktan sonra birden gözüme bakıp anlayamazdı tabi ki.
Parmakları çeneme değdi. Çenemden tutup başımı yavaşça kaldırdı. Yıldızların altında bakışlarımız birbirine çarptı. Gözleri yıldızlardan daha parlak, daha aydınlık, daha yakındı. Gözleri ömrüme satır satır yazılan bir şiir gibiydi. Onu ne kadar sevdiğimi başka nasıl anlatabilirdim? “Ben nasıl başlamalıyım bilmiyorum aslında.” Başparmağı hafifçe çene çizgimde gezindi. “ Yani. Çok üzgünüm ama…” Sesinin tınıları bile acı çekiyordu. Sesinden havaya sıçrayan notalar bile hüzünle dolu, acıyla yüklüydü. Gözlerinden taşıyor, ellerinden tenime yayılıyordu. Sanki onun parmaklarından benim yüzüme büyük bir kütle acı akıyordu. Benim için önemli değildi. Ama onun acı çekiyor olmasına dayanamıyordum.
Ben onu seviyordum. O beni sevemiyordu.
Hem çok üzgündü demek. Yani bunun için söyleyebileceği tek şey üzgün olduğu muydu? Onu üzmüş müydü? İyi de buna gerek yoktu ki. Ben üzgün değildim onu sevdiğim için. Aşık olduğum için asla üzülmemiştim. Hiç pişman olmamıştım. İsyan etmemiştim. Onu sevmek başıma gelen en güzel şeydi. Aras mutlaka ne kadar imkansız olduğunu bildiği için üzülüyordu. Asla sevemeyeceğini ve bunun her defasında beni nasıl parçalayacağını bildiği için.
Daha önce ben de başkaları için üzülmüştüm. Onları sevemediğim için, asla sevemeyeceğim için. Ve bu acı verdiği için. O yüzden Aras’ı gayet iyi anlıyordum. Ama şimdi bu bahçede, bu dakikada karşı tarafın hislerini görüyordum tüm çıplaklığıyla. Deli gibi tutulduğunun sana bu hislerle bakıyor olması çok kötüydü. Çoktan bile daha fazla kötüydü. Bunu bana yapmamalıydı. Benim için üzülmemeliydi. Bana acımasına katlanamazdım. Teselli etmeye çalışmasına dayanamazdım.
Mutlaka kendini suçlamaya da başlamıştı. Yoksa neden özür dilesindi ki? Aras suçluluk hissediyorsa, suçlu olduğunu düşünüyorsa olur olmadık şeyler yapardı. Her şeyi yapabilirdi. Nelere kalkışabileceğini düşünmek istemiyordum. Hem ben zaten onu suçlamıyordum. Kabahati onda bulmuyordum. Onun da bunu yapmasına gerek yoktu. “Üzülmene gerek yok.” dedim yavaşça, “Bu benim tercihimdi. Senin üzülmen için bir sebep yok.” Kaşlarını kaldırıp bana baktı. Ani ışıltılar serpiştirilen gözleri, yüzünde peyda olan eşsiz gülümsemeyle birlikte nefesimi kesti. Gözlerindeki gökyüzünde havai fişekler patlıyordu durmadan. Şüphesi mi vardı? Muhtemelen. Dolaylı da olsa kabul etmiştim. Artık inkar etmenin bir anlamı yoktu zaten. İçim o denli doluydu ki dökmesem, dağılacaktı. “Hem zaten…” diye devam ettim, “Artık geçti.”
Parmaklarının sırtı titreyerek gözyaşlarımı sildi. Titreyen parmakları mıydı yoksa ben miydim? O bana dokunana kadar ağladığımın farkında bile değildim. “Ağlama artık lütfen.” Sesi yaralarıma sızmaya çalışır gibi duygu yüklüydü. İşin aslı beni yaralayan zaten sesiydi. Oydu. Ama Aras bunları bilmeden… Hayır, sanırım artık biliyordu. Ve bu beni öldürüyordu. Ben onu seviyordum ve o beni sevmiyordu. Artık ne yazık ki ikimiz de bunun böyle olduğunu biliyorduk.
Yüzümü çevirip ondan kurtardım. Kirpiklerimi kırpıştırarak aralarım gözlerimi. Bu kadar yakınımda olması bedenime değişik tepkiler vermesi için baskı yapıyordu. Sıcaklığını iliklerime kadar hissediyordum. Ondan yayılan sıcaklık damarlarımdaki kanın kaynamasına neden oluyordu. Kollarımı uzatıp ona sarılmak istiyordum, biraz önce yapabildiğim gibi. Daha önce yapabildiğim gibi. Bir daha asla yapamayacağım gibi.Başımı sallayıp derin nefesler aldım. “Ağlamıyorum ben zaten.”
Yavaşça saçlarımı okşadı. Sevgiyle gülümsedi. Bu beni daha da dağıttı. “Görebiliyorum.” diye mırıldandı. Ruh hali hızla değişirken gözlerimi kıstım. O da aynı benim gibi kıstı bakmaya doyamadığım, aynı zamanda bakmaya dayanamadığım gözlerini. “Düşünüyorum ama içinden çıkamıyorum Katre.”
“O zaman düşünme.” diye patladım sonunda. Saçlarım elinden dökülene kadar başımı geri çektim. “Anlamıyor musun bu benimle ilgiliydi. Bunun seni ilgilendiren bir kısmı yok Aras. Seninle bir ilgisi yok. Sen bir şey yaptığın ya da yapmadığın için değil. Bu benimle ilgili.” Kollarımı iki yana açtım. “Bu benim hikayem, benim masalım, benim kabusum… Bu benim düşüm, benim düşüşüm. Her şeyi benim.” Onun kendisini kötü hissetmesine dayanamazdım. “İyi ya da kötü her şeyi de kabulüm.”
Gerginleşen yüzüyle çenesini sıktı. Başını iki yana salladı. “Öyle olmadığını sen de biliyorsun.”
“Hayır, asıl tamamen öyle olduğunu sen bilmelisin.”
Bana doğru bir adım daha attı. Gözlerinden saçılan kararlı tınılar suratıma çarpıyordu. Geriledim. “Bana gerçek aşk asla bitmez derdin hatırlıyor musun?”
Burukça gülümseyip omuz silktim. Tabi ki hatırlıyordum. Onun Yasemin’e olan aşkının bitmeyeceğini de biliyordum. Beni avutmaya çalışmasını falan istemiyordum ki ben ondan. Tek başıma idare edebiliyordum. Bu kadarı bana yetiyordu. “Yanılmışım.” diye fısıldadım. “Her şey bitiyormuş Aras. Her şey bitebilirmiş. Bunu sen de biliyorsun. Vedadan bahsettiğin geceydi. O zaman sen söylemiştin her şey biter diye.”
“Katre…” Bana doğru bir adım daha atmak üzereydi, elimi kaldırıp onu durdurdum.
“Hiçbir şeyin önemi yok. Ne sanıyorsan tam olarak öyle değildir. Yani kendini suçlamana, kötü hissetmene hiç gerek yok. Gerçekten.” Gözlerimi havaya dikip soluklandım. “Beni avutmaya çalışmana da hiç gerek yok.”
Derin bir nefesi gürültüyle verdi. “Seni avutmaya çalıştığım yok zaten, Katre. Senin de konuşmama izin verdiğin yok.” Yükselmeye başlayan sesine karşı kaşlarımı çattım.
Bir dakika! Hayatındaki en önemli, en mahrem, en gizli sırrı öğrenmesinden en çok korktuğu kişiye söylenen bendim. Hayatının rotası tamamen şaşmış olan bendim. Yolunu, yönünü kaybetmiş olan da bendim. Burada sinirlenmesi gereken biri varsa, bana göre o da bendim. Aras ise gördüğüm kadarıyla sinirlenmeye başlayan kişi olmuştu. Bu adil miydi?
“Çünkü konuşmanı istemiyorum. Zaten her şeyi öğrenmişsin. Ne anlatacaksın? Ne söyleyebilirsin, Aras? Ne kadar üzüldüğünü mü, neler düşündüğünü mü? Ah yazık diye dövündüğünü mü? Ne konuşabilirsin ki Aras? Bunun üzerine söylenecek ne var?” diye bağırdım. Söylevim bittiğinde hafifçe titredim. Nefes alamıyordum. Ciğerlerimdeki hava alev almıştı.
Aras boyunun iki yana çevirip oynattı. Yüzüne gergin ifadesi, gözlerine ona tezat eski acısı geri dönmüştü. Üzgün müydü, kızgın mı?
“Sana kim söyledi peki?”
“Ne önemi var?”
“Önemi var. Çünkü bana bunu yapmaması gerekiyordu.”
“Katre biraz sakin olur musun?” diye mırıldandı. Benden böyle bir tepki beklemediğini anlayabiliyordum halinden. Mutlaka konuşurken ağlayıp teselli bekleyeceğimi düşünmüş olmalıydı. O da saçlarımı okşayıp vicdanını rahatlatacaktı. Hayır, buna asla izin vermeyecektim. Bana vicdan azabıyla yaklaşmasına göz yumamazdım. Kendime bunu yapamazdım.
Boş boş güldüm. Histerik bir kahkaha atmamak için alt dudağımı ısırdım. “Ben sakinim. Sadece sana anlatıyorum işte. Bilmek istemiyor muydun? O yüzden gelmedin mi? Bunun için konuşmaya çalışmıyor musun? Ben de anlatıyorum işte.”
Başını eğdi yavaşça. Tek eli saçlarının arasına girip onları karıştırdı. Aslında bana ne söyleyeceğini merak ediyordum. Konuş desem konuşacak neyi vardı? Tekrar özür mü dileyecekti? Ama duramıyordum. O kadar uzun süre, öyle uzun zaman susmuştum ki. Yıllarca tek kelime dahi edememiştim. Sesim asırlarca hiçbir duyguya kıyısından bile tutunmadan dolanmıştı havada. Hep bir şey beklemiştim belki de. Hep bir gün vaktimin gelmesini. Sonunda konuşmaya başlamışken susamazdım. Şimdi duramazdım. Durursam kanamaya başlayacaktım.
“Evet, doğru sana aşık olmuştum.”
Aniden başını kaldırıp bana baktı. Bakışlarındaki yıldızlar parıltılar halinde saçlarıma tutundu. Sanki başımdan aşağı yıldız tozu dökülüyordu. Sarıdan yeşile, kahverengiden siyaha her renk dalga dalga büyüdü gözlerinde. Yüzündeki ifadeye bakıp iç geçirdim. Aslında hep bunu söylememi ister gibiydi hali. Sanki yıllarca hep bunu beklemişti. İstemeye bile korktuğu şeyi öylece avcuna bırakıvermiştim sanki. Allah’ım nasıl da yalnızca görmek istediğimi görüyordum. Bu kadar mı umutsuz haldeydim? Bana tek bir güzel söz söylese kanacak durumda mıydım?
Hayır.
“Ama sonra olmayacağını gördüm Aras. Sonra geçti.” Başımla onayladım. “Gerçekten de her şey bitiyormuş. Öyle bitti.”
Yüzünü buruşturdu. Dişlerini sıktı. Çenesinde gerilen kaslardan, kaşlarındaki kavisten, aşağı doğru hafifçe bükülen dudağından anlıyordum acısını. İçinde her ne varsa içini deliyordu. Ben onun acısını kaburgamda yeşeriyormuş gibi tanıyordum. “Katre…” diye mırıldandı acıyla.
Söylemiştim işte daha ne istiyordu? Ne duymayı bekliyordu? Onu sevdiği kadar sevildiğini duymaya mı ihtiyacı vardı? Siz birini çok sevdiğiniz zaman başka biri de sizi öyle sevsin diye mi bekliyordunuz? Böyle mi oluyordu?
O koku şimdi yine aramızda silinmeyecek bir iz gibi yükseliyordu. İs gibi siniyordu üzerimize. “Zaten…” diye başladım aklımdan geçenler ben mani olamadan dilime akarken. Asla beklemediğim cümleyi kendi sesimden dinledim. “Levent’le evlenmek üzere olduğumu da söyledim zaten. Geçmiş gitmiş bir şeyi eşelemek çok anlamsız.”
Gözleri hızla koyulaşırken yanındaki sandalyeyi ani bir yumrukla yere devirdi Aras. “Allah kahretsin, Katre. Gerçekten mi? Yine mi Levent? Şimdi bile mi Levent?”
Kirpiklerimi kırpıştırıp yutkundum. Sesinden üzerime kıvılcımlar sıçrıyordu. Demin beni sakinleştirmeye çalışan adam gitmiş lavlarıyla beni yakan biri gelmişti yerine. Levent’in adını duyması bile onu bu kadar mı delirtiyordu? “Daha onu seviyorum bile diyemiyorsun.”
“Sevmiyorum da demedim ama.”
Tek elini yüzüne kapattı. “Beni delirtiyorsun. Çok kötü şeylere sebep olacaksın.”
Kaşlarımı kaldırdım. Konuyu değiştiremezdim. Derinlere bastırdığım her şey, gömdüğüm her şey yükselmişti. O denli yükselmişti ki şimdi söylemezsem derimi parçalayarak çıkacaklardı. O yüzden susamadım. Onun parlayan öfkesini umursamadım. “Hem madem başladık.” dedim son derece sakin. “Hepsini bilmelisin belki de.” Tek kaşını kaldırıp bana baktı. Artık önemli olan onun neyi bilip bilmediği değildi. Benim artık kendime saklayamayacaklarımdı. Yıllardır yapamamışım gibi derin, tutuk bir nefes aldım.
“Sanırım çok daha eski zamanlardı. Ne zamandı hatırlamıyorum bile. Neden onu da bilmiyorum. Yani bunu çok düşündüm ama hala emin değilim. Hiçbir sebebi yoktu. Ama sanki başka yolum yoktu, mutlaka gitmem gereken tek yoldu. İnamazsın Aras, o kadar yanlış geliyordu ki. Yine de bir yandan hayatımdaki en doğru şey de buymuş gibiydi.” Titreyen dudaklarımı ıslattım. Yaşlarım asırlardır bekliyormuş gibi dudaklarımın üstüne düştü. “Ama asıl sorun kendime yalan söylemedim. Söyleyemedim. Eğer kendimi kandırabilseydim çok daha önce biterdi. Hiç başlamazdı belki.”
Benimkilere benzeyen, benimkileri tanıyan yaşlarla perdelendi ela bir nehir gibi içdenizime akan gözleri. Elimi uzatıp kirpiklerine dokunmak istedim. Hafifçe gülümseyip omuz silktim. “Ama çocukluktu. Ya da artık orada kaldı.” dedim titreyen sesimle. Dolan gözlerimden süzülen damlalar dilimin yalanını arıtmak için yarışıyor gibiydi. Aslında ona sıkıca sarılabilmeyi ne kadar çok isterdim. Keşke, biteceğine inanıyor musun sahi? Bu asla bitmez diyebilseydim.
Ama o Yasemin’le dolup taşarken beni anlayamazdı. Bana istediğim gibi bakamazdı. Bana gelemezdi. Sevemezdi. Gözlerinde onu görmeye tahammül edemezdim artık. Bundan sonra dayanamazdım.
Senelerdir içimde biriken tüm irin gözlerimden, dilimden akarken bir adım daha geriledim. Acı çektiğini mi sanıyordu? Acı nasıl çekilir ona göstermek üzereydim.
“Evet, Yasemin varken, sen onunla evliyken, evlenmeden önce veyahut evlenmek üzereyken de doğruydu. Hatta ondan öncesinde de.” Başımı sağ omzuma eğdim. Ağlıyordum ama gülüyordum da. Baştan başa aşkın hamurundaki ikiliğe bulanmıştım. Baştan başa yıkıktım. Aras yüzünü buruşturup bakışlarını kaçırdı. Ondan taşanlarla benimle yarışma cüretinde bulunuyordu. Allah’ım ben böyle yanarken neden hala onu söndürmek için çırpınıyordu kalbim? Güçlükle yutkunmasını izledim. Başını kaldırıp bana baktı. O şey her neyse onu söylemek için dudaklarını araladı. Ondan önce davrandım. Henüz bitirmemiştim.
“Hayır, bir şey söyleme. Madem bir şeyler duymuşsun. Tamamını öğren. Şimdi, benden…” Derin bir nefes alıp verdim. “Tamam, evet… Yani… Doğru, ben seni seviyordum. Evet, aşık oldum. Önceden de bu yüzden hiç kimse olmadı, hiç kimse olamadı. Arda olmadı, Eren olmadı. Çünkü onları sevemiyordum. Çünkü ben zaten birini seviyordum.”
Gözlerini kapatıp başını iki yana salladı.
“Ama artık her şey değişti, Aras. Artık bitti.”
İki adımla bana iyice yaklaştı. Bedeninden yayılan sıcaklık yine damarlarıma sızmaya başladı. Geri çekilmem gerekirdi. Söyleyeceğim hiçbir şey kalmamıştı. Artık gitmem gerekiyordu. Lakin yapamıyordum. Kıpırdayamıyordum. Ona bir daha ne zaman böyle yakın olurdum, olabilirdim, bilmiyordum. Bir daha bu sıcaklıkla erir miydi tenim bilmiyordum. Eğer kaybedeceksem, eğer bu sonsa, bir daha asla bu kadar yakın olamayacaksa ruhlarımız ve tenlerimiz, biraz daha hissetmeliydim. Tüm hücrelerime hapsetmeliydim. Kokusunu ciğerlerime kazımalıydım. Hayatımın geri kalanı nasıl geçecekti yoksa?
Aras ruhunda yükselen bir uçurtma varmış gibi gökyüzüne baktı. Adem elması inip kalktı. Parmak uçlarım ona dokunma ihtiyacımla karıncalandı. Gözleri yavaşça gökten yüzüme indi. Derinlerine oklar fırlatıyor gibi gözlerime baktı. Başını bana doğru eğdi. “Bitti?” diye fısıldadı. “Bitti, öyle mi?”
Kendimi zorlayıp güldüm. Ağzımı açsam hıçkırabilirdim. Ya da göğsünü yumruklamaya başlayabilirdim. Göremiyor musun diye haykırabilirdim? Hala mı göremiyorsun? Her şeye rağmen mi? Neden bakmıyorsun? Bana neden bakmıyorsun?
Hiçbir şey demeden başımı salladım. Hiçbir şey aynı zamanda her şey olan, her duyguya tutunan o aynı gülüş gelip dudağına tutundu.
Sonra… Sonrası karanlıktı. Hayır, sonrası asıl aydınlıktı. Öyle ki ışık gözlerimi yaktı. Kör olduğuma emindim. Bu ışığa maruz kalan biri kör olmadan olmazdı. Nasıl dayansındı? Düşmemek için kollarına tutundum. Ölüyor muydum, Allah’ım? Sonunda ölmüş müydüm? Bu ölüş tamdı, tamamdı. Ölümüm başka nasıl olursa olsun eksik kalacaktı. Ama şimdi tamdı.
Kalbim göğüs kafesime yüklenmeden önce son gördüğüm dudaklarıydı. Ve sonra benimkilerin üzerine kapandı. Sıcaklığı her yerden üzerime saldırırken kaçamadım. Kaçamazdım. Ruhum renkli bir uçurtma gibi yükseldi. Göğe çıktığında Aras’ın biraz önce uğurladığı o uçurtmayı buldu. İkisi kuyruklarıyla birbirlerine dolanırken göğsümdeki ağrıyla olduğum yere yığılmak üzereydim. Ama beni tutuyordu. Beni tuttuğunu biliyordum. Onu kaburgalarımı aralayıp içime girmiş gibi hissediyordum.
Sonra zaman durdu. Sonunda durdu. Bu durağanlıkta kendimi yavaşça raylara bıraktım. Asla gelmeyeceğine inandığım tren gelip bana çarpmıştı. Anna Karenina da böyle mi hissetmişti? Aşk hep böyle mi yapıyordu? Sonunda uzun zaman önce atıldığım o uçaktan, gökyüzünü yırtan ve beni aşağı atan o uçaktan, düşmeyi bıraktım. Sonunda uçuyordum. Sonunda açmıştım. Belki sonum solmaktı, belki baharı bile göremeyecektim. Ama yine de açmıştım. Ben kuruyan bir çiçekmişim ve o da bir yudum suymuş gibi köklerime varıncaya dek içime çektim onu. Köklerimle tutundum.
Gözyaşlarım içimdeki tüm yıkımla ve bütün aşkla süzülürken yanaklarımdan, ilk defa onun da dudaklarını ıslatıyordu.